Sanırım takip ediliyordum. Hayır. Bundan neredeyse emindim. Yaklaşık bir haftadır siyah bir BMV tarafından gittiğim her yerde, adım adım takip ediliyordum.
Bu bir paranoya da olabilirdi belki ama genelde hislerimde pek yanılmazdım. Okulda, dışarıda ve kitapçıda, sokağın karşısında hep aynı arabayı -üstelik defalarca- görmek rastlantı olamazdı.
Bu tür arabalardan nefret ederdim. Gizemli ve soğuk görünen siyah filmli camlar, aynı soğuklukta ve renkte gıcır gıcır metal kaporta ve pahalı jantlar... Duruşuyla bile içimi ürpertmeye yetiyordu. Hiç bir zaman iyi bir haber getirmezlerdi. Kötü haber ise; sanırım şu an benim peşimdelerdi.
"İnsanlar özgürlüklerini ya da eziyetlerini dilediklerince seçip almaya başlar ve Cennet'in kapısında olur olmaz ruhlar sıraya girmek için itişip kakışırlar. Ama Kıyamet Günü bir türlü gelmek bilmez."
Bayan Dowsan’ın İncil'den yüksek sesle okuduğu bir alıntı sonunda dikkatimi camdan çekerek derse vermeyi başarmıştı. Hızlıca yerimde dikleştim. Söylediği sözler içimi ürpertmişti. Konumuzla alakası yoktu ama bazen sınıfın onu dinleyip dinlemediğini ölçmek için, arada böyle şeyler yapardı.
Orta yaşını yeni geçmiş, sıkıcı kıyafetler giyen, zayıf, cildi, altındaki damarları gösterecek kadar ince ve beyaz tenli bir kadındı. Dedikodulara göre hâlâ bakireydi. Gerçi bu bizi ilgilendirmezdi fakat Trisha onun sırf seks yapmadığı için sürekli birilerini öldürecekmiş gibi sinirle dolaştığını söylüyordu. Ne diyebilirdim ki, Bayan Dowsan koyu bir Katolik’ti ve geleneklere fazlasıyla düşkün biriydi. Edebiyattan zerre kadar anladığını sanmıyordum ama buna rağmen ilk dönem finallerinden önce iyi bir not alabilmek için ona ihtiyacım vardı.
Yan tarafımda oturan Trisha, sakızını şişirip patlattıktan sonra bana bakıp göz kırptıktan. Dersi dinlemediğimin o da farkındaydı. Genelde o da sınıfın çoğunluğunun yaptığı gibi kulaklıklarını takıp, Bayan Dowsan'ın saçmalıklarını duymazlıktan gelirdi. Edebiyatta onun kadar iyi olmadığım için bu onun sorunu değildi tabi. Trisha ile derslerimizin çoğu iyiydi. Fena değiller için ise, yardımlaşıyorduk.
Ev arkadaşım, daha çok erkeklerle ve gece hayatının çılgın partileriyle ilgilenmekten hoşlanıyordu. Benim aksime ilgiyi üzerinde toplamayı severdi. Sınıfın, hatta okulun en sosyal öğrencilerinden biriydi. Kızıla çalan bakır rengi saçları ve yosun yeşili gözleriyle oldukça dikkat çekici bir kızdı. Düzgün fiziğinden bahsetmeme gerek yok herhalde. İri göğüsler, incecik bir bel, dolgun kalçalar... Kısaca erkekleri etrafında pervane edecek her türlü ekipmana sahipti diyebiliriz.
Liseden sonra üniversiteye de aynı okula gidiyorduk. Sumner Özel Üniversitesi babamın sonsuz desteği sayesinde bizi aynı bölüme kabul etmişti. Trisha’nın psikoloji okumak istediğini hiç tahmin edemezdim ama beni şaşırtmıştı.
Trisha ile aynı evi paylaşıyor, ortak bir sürü şey yapıyorduk ancak farklı dünyalarda yaşıyor sayılırdık. Benim sessiz sakin yaşantımın aksine, onun gürültülü ve hızlı bir yaşamı vardı.
Ailelerimiz eski dosttu. Anlayacağınız arkadaşlığımız epey eskiye dayandığı için onunla ilgili hemen her şeyi bilirdim. Hangi tür filmlerden hoşlandığını, fastfooddan, makyaja malzemelerine ve metal müziğe olan düşkünlüğünü, çıktığı erkekleri, sırada hangisiyle çıkacağını, hatta bacağının iç kısmına yaptırdığı dövmeden bile haberim vardı. Benden özellikle saklıyordu ama duştan çıktığı bir gün şans eseri görmüştüm. Böyle şeylerden hoşlanmadığım için söylememiş olmalıydı. Yine de, küçük Ateşböceği dövmesi ona yakışmıştı doğrusu.
Bayan Dowsan iç karartıcı dersinin sonlarına gelirken önümdeki kâğıda döndüm. Boş kâğıdın ortasına karaladığım deniz fenerini inceleyip kalemimle üstünden tekrar tekrar geçtim. Bir gün çok uzakta bir deniz fenerinin olduğu sakin bir kasabada, tek başıma ve dünyanın bütün bu zımbırtılarında uzakta yaşamayı hayal ediyordum.
Kalabalık şehirler bana göre değildi. Bazen tüm şehir sokakları insanlarla dolardı ve sanki içlerinde nefes alamadığımı hissederdim. Ne zaman kendimi böyle hissetsem, bulduğum ilk kâğıt parçasına bir deniz feneri çiziyordum. Güçlü beyaz duvarlarına dalgaların çarptığı, beyaz gövdesi üzerine kırmızı şeritleri olan, yıkılmadan yıllarca tek başına dimdik durabilen, mağrur ve yalnız bir deniz feneri.
Bayan Dowsan ders bitti dediği anda tüm amfi aynı anda sesli olarak nefesini verdi ve hepsi birden ayaklanarak çıkışa doğru koşturmaya başladı. İşkence sona ermişti.
Trisha bana "Kafeye geçiyorum, geliyor musun?" diye sorunca dönüp ona bakıp dudak büzdüm.
"Kütüphaneye uğramam lazım. Son sosyoloji sınavı için kaynak bulmalıyım."
Trsiha, nasıl istersen anlamında omuz silkti ve çantasının kulpunu omzuna atıp, diğerlerine yetişti.
Hemen arkasından kalkıp kitaplarımı ve kalemlerimi çantama tıktım, en son masada çizdiğim kâğıt parçası kalmıştı. Onu avucumda buruşturduktan sonra dönüp camdan dışarı baktım. Araba gitmişti.
……
Tüm öğleden sonramı kitapların arasında geçirdikten sonra, son dersimden çıkıp hızla kampüsten dışarıya doğru yürümeye başladım. Kitaplarla aram fazlasıyla iyiydi. Onlarla, insanlarla olduğundan çok daha iyi anlaşıyordum. Bana aptalca sorular sormuyor, hayal kırıklığına uğratmıyor, kısacası zarar veremiyorlardı. Bu yüzden, duvarlar dolusu kitap olan bir odadan çıkıp, bir diğerine girmek beni boğmak yerine rahatlatıyordu.
Kasım ayına bir hafta vardı ve hava oldukça soğuktu. Kaşe montuma daha sıkı sarınıp, saçlarımın yarısını örten beremi kulaklarıma kadar indirdim. Altımda mavi bir kot ve ayaklarımı sıcak tutacak botlar vardı. Sırt çantam kalçama kadar sarktığı için yürürken kalçama vuruyordu. Kucağımdaki kitap yığınına can simidi gibi sarılmıştım. Etrafa çaktırmadan bakınarak, gözlerimle siyah BMW'yi arıyordum. Ortalıkta görünmüyordu. Şükürler olsun.
Derin bir soluk alıp verince, ağzımdan çıkan sıcak buhar soğuk havaya karışmıştı. Eğer hızlanmazsam donacaktım. O yüzden üniversitenin bir kilometre kadar uzağındaki müzik markete doğru adımlarımı hızlandırdım. Araba kullanmayı bir türlü öğrenememiştim. Ne zaman başına otursam heyecan yapıyor, viteslerin ve pedalların yerlerini şaşırıyordum. Trisha’nın okulda kalması gerekiyordu. Otobüse binmek için ise mesafe çok kısaydı.
Yürürken okuldan öğrenciler ve bir kaç öğretmenin yanından geçmiştim. Yanımda Trisha olsaydı eğer, eminim laf atmadan geçmezlerdi. Ancak, daha önce de dediğim gibi ben pek farkında olunacak bir tip değildim.
Taş kaldırımı hızlıca geçip, tabelasında kocaman harflerle Rock's&Book’s yazan dükkâna girdim. Burası hem bir kafe, hem kitapçı hem de bir müzik marketti. Haftanın belirli günlerinde part-time olarak çalışıyordum. Paraya ihtiyacım yoktu ama bana kendimi işe yarar hissettiriyordu. İnsanlarla iletişimim iyi olmasa da kitaplarla ve müzikle ilgili şeyleri severdim. Böylelikle kendimi -özellikle de beynimi- meşgul etmiş oluyordum.
Kahverengi demir kapıdan içeri girdiğim anda her zamanki müşteri zilimiz şıngırdadı. Kasada duran Paul, kafasını kaldırıp beni görünce gülümsedi. Justin'in sesi girdiğim anda hoş bir oda parfümü etkisiyle beni sarmaladı. Paul, tam bir Justin Timberlake hayranıydı ve son günlerde bu parçayı belki milyon defa çalmıştı.
"Hoş geldin Lu."
Adımlarımı onun olduğu tarafa doğru hızlandırıp önünde durmadan önce, "Hoş bulduk Paul." dedim ve kucağımdaki kitapları tezgâhın arkasına bırakarak üzerimdeki fazlalıklardan hemen kurtulmaya giriştim.
Paul, da benim gibi son sınıf öğrencisiydi. Ancak burslu okuduğu için paraya benden çok daha fazla ihtiyacı vardı. Babasını çok küçük yaşta kaybetmişti. Annesi bir kumarhanede kurpiyerlik yapıyordu. Bu yüzden üniversite masrafları için ilk senesinden itibaren ek işlerde çalışmaya başlamıştı.
Böyle düşündüğüm zamanalar hesabımda ömrümün sonuna kadar yetecek param olduğu için kendimi kötü hissetmeden duramıyordum. Elimden geldiğince sade bir yaşam sürdürdüğüm için insanlara pek farkında olmazdı gerçi. Kıyafete ve eğlenmeye pek sık para harcamazdım. Aynı şekilde diğer kızlar gibi alışveriş manyağı da değildim ve kozmetiği de aynı miktarda az tüketirdim. Bu yüzden, Trish'den başka kimse maddi durumumun gerçek yüzünü bilmezdi.
Alt dolaplardan birinden temiz bir önlük çıkarırken, "Günün nasıl geçti?" diye sordu Paul. Her zaman nasıl olduğumu soracak kadar ilgili biriydi. Sırtım ona dönük hâlde göremeyeceğini bilerek gülümsedim. Bazı insanların önemsediği biri olmak güzeldi.
"Fena değildi." diyerek onu geçiştirdim. O ise SexyBack şarkısıyla uyumlu olarak yerinde kıpırdanmaya ve kalçalarını sallamaya devam etti.
Üzerinde kitap ve kahve resmi olan siyah önlüğümü boynumdan geçirip, bağcıklarını belimde sıkıca doladım. Sonra da, saçımı atkuyruğu yaparak tezgâhın arkasından çıktım. Öğrenciler dağılmaya başladığı için kafe yavaş yavaş dolmaya başlıyordu.
"Ee, nereden başlıyorum?"
Paul sırıttı ve hesap makinesine ve faturalara geri dönmeden önce başıyla yan tarafı işaret etti.
"Allison, gelene kadar şu kolilerdeki kitapları ve CD’leri yerleştirmeye ne dersin?"
Paul'un söylediğini yapmadan önce ona bir asker selamı çaktım ve o da başını iki yana sallayarak gülmeye devam etti.
Allison, bizimle birlikte kafede çalışan ikinci part-time öğrenciydi. Paul ve benim gibi iş saatlerine pek önem vermediğinden, genellikle dükkân sahibi Bay Salow'a karşı onu hep biz idare etmek zorunda kalırdık. Bay Salow biraz aksi bir ihtiyardı. İşleri aksamadığı sürece pek sızlanmaz ve şükürler olsun ki genellikle dükkânda durmazdı. Kafenin hemen hemen tüm yükü Paul'un omuzlarındaydı. Hem okulu hem de burayı hiç aksatmadan idare edebildiği için ona hayran olmamak elde değildi.
Dik kahverengi saçları ve aynı renk gözleriyle, uzun boylu ve hoş bir çocuktu. Kafeye gelen kızların yüzde seksenin buraya onun için geldiklerine emindim. Dinamikti. Esprili ve eğlenceliydi. Gelen müşterilerde bunu fark etmiş olmalıydı çünkü iş bana kalsa Bay Salow kesin batardı. Onu bir kızla sarmaş dolaş hiç görmemiştim. Bu yüzden çıktığı biri var mı emin değildim ama Allison onunla sürekli flört halinde olduğundan, bazen aralarında bir şey olup olmadığını merak etmeden duramıyordum.
Paul’un karşılık verdiğin ve beni ilgilendirdiğinden değildi gerçi, sadece basit bir merak işte.
Merdivenden bir iki basamak çıkarak kucağımdaki kitapları raflara sırasıyla yerleştirmeye başladım. Yeni kitapların kokusuna daima bayılırdım. Bazen bir kitaptan yüzlerce almak gibi saçma sapan bir hisle baş etmek zorunda kalıyordum. Ya da kitap kokusu olan bir parfüm icat eden biri olursa kesin şişeler dolusu alırdı. Bu öylesine çarpık bir aşktı.
Kapı zili şıngırdadı ve içeriye telaşla birinin koşuşturduğunu duydum. Kim olduğunu öğrenmek için dönüp bakmama gerek yoktu. Allison, nefes nefese koşturarak doğruca Paul'un yanında aldı soluğu.
"Ah, çok üzgünüm Paulo, gerçekten özür dilerim" ona her zaman, uyurken sarıldığı oyuncak ayısının adıyla seslenirdi. Ayıyı doğum gününde Allison’a Paul vermişti ve kız zavallı kız bunun romantik olduğunu düşünüyordu. Ben olsam herhalde şahsıma hakaretten dava açardım.
"...yine aptal alarm yüzünden işe geç kaldım."
Şu anda alt dudağını öne doğru uzatarak büzdüğüne yüz dolarına bahse girerim. Paul, ona yine tekrarlamamasını söyleyecek ve Allison da hevesle başını sallayıp yapmayacağını söyleyecekti. Elbette, yalnızca bir sonraki sefere kadar. Bu ufak tefek esmerin ikna becerilerini ayakta alkışlıyordum. Allison bir şeyi isterse sonunda mutlaka elde ederdi. Bu hep böyleydi. Trisha ile fazlasıyla ortak yönleri vardı.
Allison, azar işitmekten kurtulmanın sevinciyle çabucak müşterilerle ilgilenmeye başladı. Fazla masa olmadığından, çay ve kahve servisi için her zaman tek kişi yeterli oluyordu.
Raflarda işim bittikten sonra cd tezgâhına yöneldim ve haftalık kontrolleri yaptım. Eksik olan boşlukları yenileriyle doldururken aniden All tepemde belirdi.
"Sana geçen gün bahsettiğim şu yakışıklı çocuğu hatırlıyor musun?" dedi CD’leri benimle birlikte düzeltiyormuş gibi yaparken. “Dün gece onunla çıktım.”
"Senin adına sevindim.” derken şaşırmış gibi yapmaya çalıştım ama sanırım pek başarılı olamamıştım. Yüzüm gülmeyle ekşime arası bir hal almıştı. “Bir de hangi çocuk olduğunu söylersen sevinçten takla atabilirim. Geçen hafta o kadar çok yakışıklı çocuktan bahsettin ki.”
Allison, inlemeyle karışık iç geçirdi. "Of Lucy. Hangisi olduğunu gayet iyi biliyorsun. Biyoloji sınıfındaki esmer tabi ki.” Birden hayallere dalmış gibi baktı. “Çok tatlı öpüşüyordu ve sandığımdan da büyük bir şeyi vardı."
Boğazımı gürültülü bir şekilde temizleyerek diğer sıraya geçtim. “Tanır aşkına Allison.”
Allison'un rahat konuşmaları beni hep rahatsız etmiştir. Trisha da böyle muhabbetlere bayılırdı ancak, onunla kendi mahremimizde konuşmak başkaydı, halka açık bir müzik marketin ortasında Allison gibi biriyle konuşmak başka. Çalan müzik sesine şükrediyordum ve Tanrı’ya daha fazla ileri gitmemesi için dua ediyordum.
"Eminim öyledir," diye mırıldanarak onu başımdan savuşturmayı denedim ama oralı bile değildi.
"Cidden Lu, bir görseydin. Adı neydi? Hah evet. Bradley! Önce bir şeyler içmeye gittik ve ardından beni arkadaşlarıyla kaldığı eve götürdü. Evde yalnızdık tabi."
Allison, dinlemeye hiç de hevesli olmadığım tek gecelik seks hayatını anlatıp durmaya devam ederken, gözlerim büyük camlardan yolun karşısına takıldı ve anında buz gibi bir ürpertiyle irkildiğimi hissettim.
İrkildiğimi fark eden Allison, “O kadar da kötü değildi inan bana.” dedi. “Gerçi çok daha iyi deneyimlerim olmuştu.”
Kahretsin. Kulaklarım onu duyamayacak kadar uğuldamaya başladı. Siyah BMW buradaydı. Yolun tam karşısına park etmişti. Tüm vücudumun bir anda gerildiğini hissettim. Gözlerimi arabadan ayıramıyordum. Bu arabanın ya da içindekiler her kimse benimle dertleri neydi? Kaskatı kesildiğimi anlayan Allison,
"Bir şey mi oldu Lu? Sen neye bakıyorsun öyle?" deyince kendime geldim.
Hızla kendimi toparlayarak, "Hiç... Hiç bir şey." dedim. Allison'ın siyah kavisli kaşlarından biri merakla havaya kalkmıştı. Başını baktığım yöne çevirmeden önce onun dikkatini dağıtmak için, "Ne diyordun?" diyerek konuyu tekrar ona döndürmeye çalıştım. “Demek iyi sevişiyordu ha?”
Nihayet, tüm o saçma sapan sohbetimize kaldığımız yerden devam edemeden Paul Allison’ı çağırdı ve kız hızla yanımdan ayrıldı. Tanrıya şükürler olsun. Tuttuğum soluğu derin nefeslerle geri almaya çalıştım. Uzun süredir tuttuğumun farkında bile değildim. Bu kez tüm benliğimle camdan dışarıya bakmamak için kendimle adeta savaş veriyordum.
Kapı zili tekrar şıngırdadığında, Paul ile Allison küçük bir tartışmanın eşiğindeydi. Paul, konuşarak işi aksatmaması için Allison'a bilindik nutuklarından birini çekiyordu yine.
Etrafta gezinip CD’lere bakan müşterileri rahatsız etmeden elimde kalan fazlalıkları alt dolaplara tıkıştırmaya çalışıyordum ama ellerim zangır zangır titriyordu. Aklım hâlâ siyah BMW'deydi.
Ben yerime dönmeden önce arabanın gitmiş olması için dua ediyordum. Bunun saçma bir tesadüften başka bir şey olmaması için dua ediyordum. Kucağımda kalan son kutuyla birlikte tam çömeldiğim yerden kalkmıştım ki, farkında olmadan bir duvara tosladım.
Duvarın kolları vardı ve ben düşmeden evvel beni o kollarla sıkı sıkıya sardı. Kucağımdaki koli benimle aynı şansa sahip değildi ne yazık ki. Yere saçılan cd kutularının çıkardığı sesleri kulaklarımla duyuyor ama gözlerimi sıkıca yumduğum için herhangi bir tepki veremiyordum. Sonunda gözlerimi aralayıp kimin beni yakaladığına baktım.
Kollarında olduğum kişiyi görebilmek için kafamı biraz daha fazla kaldırmam gerekmişti. Adamın boyu neredeyse 1.90 'dı. Elerim siyah deri montunun yakalarına hiç bırakmayacakmış gibi yapıştığından parmaklarımın üzerinde yükselmek zorunda kalmıştım. Ceketinin içinde kırmızı kareli bir oduncu gömleği vardı. Boğazına siyah bir atkı sarılıydı, o yüzden yutkunduğunda âdemelması görünmüyordu. Saçları oldukça iri telli ve sanki parmaklarıyla öylesine taranmış gibiydi. Geniş omuzları vardı ve ellerimin altındaki sert göğsünden ne kadar kaslı olduğunu fark etmemek imkânsızdı. İnlememek için sesli şekilde tekrar yutkunduğumda, bana karanlık ve etkileyici bir gülümseme bahşetti.
Köşeli çenesindeki dolgun dudaklarına kaydı bakışlarım ve sanırım sesli şekilde yutkundum. Dudaklarının kalınlığı ve şekli mükemmeldi. Etrafında bir kaç günlük sakalı olan yakışıklı yüzüne bakmaktan kendimi alamıyordum.
Kafamı biraz daha kaldırdım ve o anda hayatımda hiç görmediğim güzellikte gözlerle karşılaştım. Işık oyunlarıyla yeşilin en tatlı tonuydu bu. Ayrıca içinde kahverengi pigmentler de vardı ve Tanrım, etrafını süsleyen kirpikler benimkiler kadar gür ve uzundu. Yeşil gözleri tıpkı durgun bir su gibilerdi ve bana baktıkça aniden canlanıvermişti.
"İyi misin?" diye sordu adam, sesi de tıpkı bakışları gibi yumuşacıktı ve anında içimi ısıtmıştı.
"Ben, şey i-iyiyim." İyi de laf mı? Şu anda tek kelime ile mükemmeldim.
Ortalığın sessizleştiğini ve tüm gözlerin üzerimize çevrildiğini yeni fark etmiştim. Çalan müziğin sesi bile susmuştu. Peki, bu içimde çalan şarkının sesi nereden geliyordu. Şu an kendi çalıştığım dükkânın orta yerinde bir yabancının kolları arasında duruyordum ve garip bir şekilde bundan hiç ama hiç rahatsızlık duymuyordum.
“Emin misin? Biraz solgun görünüyorsun.”
Başımı hızla sallayarak, “İyiyim ben.” dedim. Adam bir kez daha gülü. Kahrolası gülüşü.
İstemeyerek de olsa adamın kollarından yavaşça uzaklaştım ve kollarının yokluğunu anında hissederek ellerimi vücuduma doladım. Muhtemelen Paul ve Allison dâhil tüm kafe ne yaptığımı çözmeye çalışıyordu. Yüzüm yanmaya başlayınca hızlıca özür dileyip, saçılan CD’leri toplamak için dizlerimizin üzerine çöktüm.
Sessizlik içinde bekleye yabancının tepemden dikilip, bana dik dik baktığının farkındaydım ama şu anda kafamı kaldırıp ona bakmak istemiyordum. Sonra içimi aniden bir ürperti kapladı. Zehir gibi bir düşünce hızla beynime yayılınca aklım başıma geldi.
Bu adamı tanımıyordum ve buraya ilk kez geldiğinden emindim. Onu daha önce ne kafede ne de bu civarda hiç görmemiştim. Az önce kapımda beliren BMW’yi düşününce ellerim yeniden titremeye defalarca düşürdüğü kutuları tekrar tekrar toplamaya çalıştı. Parmaklarım tutmuyordu sanki.
"Dur da sana yardım edeyim." dedi adam ve o iri cüssesiyle yanıma çömeldi.
“Teşekkürler ama bunu yapmanıza hiç gerek yok.” Dedim ama daha fazla itiraz etmemiştim. Bir an evvel işimi bitirip buradan gitmek niyetindeydim.
“Ama yapmak istiyorum.” Diye cevap verdim.
Göz ucuyla çaktırmadan baktığımda adamın bana değil tüm ilgisini topladığı CD’lere verdiğini fark ettim. Pahalı olduğu belli olan deri botlar ve eskimiş gibi görüne bir kot giymişti. Biraz daha yaklaştığı anda odunumsu kokusu burun deliklerimden içeri doğru ilahi bir şekilde süzüldü. Gözlerimi kapatıp, kokusunu doyasıya içime çekmemek için kendime direndim. Sandal ağacı ve sedirin ve adını bilmediğim başka bir baharatın karışımı gibiydi. Beni sersemleten şeyin bu koku olduğuna kendimi ikna etmeye çalıştım. Baharatlarla aram pek iyi sayılmazdı ama yine de onda güzel kokuyordu.
İşimiz bitince hızla bir teşekkür mırıldanıp çabucak doğruldum. Sesim umduğumdan da zayıf çıkmıştı. Paul,
"Yardıma ihtiyacın var mı Lucy?" diye seslendiğinde adam da benimle birlikte yerinden doğrulmuştu.
“Hallettim, sağ ol.” Yabancı yüzüme dik dik bakınca, “Yani hallettik.” diye düzelttim hemen.
“Sen öyle diyorsan.”
Sesindeki alaycılığı ve bir parça huzursuzluğu duyabiliyordum. Sersem şey. Adamın adımı öğrenmesine izin verdiği için, içimden Paul’un boğazını sıkmak geçiyordu.
Yerde kalan son bir kutuya yöneldiğimizde yabancıyla göz göze geldik. Tanrım, o bakışlarda kaybolabilirdim. Bana öyle sıcak bir şekilde gülümsedi ki, bir an elimi ayağımı nereye koyacağımı bilemedim.
Sonunda kendimi toparlayarak geriye çekildim. Eline dokunmadığım için kendimi şanslı hissediyordum. Eğer bir bakışıyla kimyamı bu şekilde alt üst edebiliyorsa, dokunuşunu düşünmek bile istemiyordum.
Fısıltı halinde çıkan sesimle kuru bir teşekkür daha edip, kucağımdaki koliyle ayağa kalktım ve hızla ondan uzaklaştım. Yerinden doğrulurken arkamdan baktığına yüzde yüz emindim. Sırtımda bakışlarıyla bir delik açtığını hissedebiliyordum.
Koliyi arka tarafa götürdüğümde, sırtımı deponun soğuk duvarlarına yaslayıp nefes almaya çalıştım. O kadar sık nefes alıyordum ki neredeyse panik atak geçirecektim. Ayaklarımın dibine çökerek elimle çarpan kalbimi susturmayı denedim. Bugün kafam fazlasıyla doluydu ve az önce yaşadığım tüm o şey, tam bir saçmalıktı. Sanırım, takip edilme paranoyası sinirlerimi epeyce bozmuştu.
Depoda yaklaşık yarım saat oyalandıktan ve sakinleştikten sonra ön tarafa geri döndüm. Kitaplığa ve müzik standına göz gezdirdiğimde adamı görememiştim. İçimdeki rahatlama mıydı, yoksa sıkıntı mı, emin değildim. Camdan dışarıya baktığımda BMW de ortalıkta yoktu.
"Arkada her şey yolunda mı?"
Paul'un ukala sesiyle kaşlarımı havaya kaldırdım.
"Neden olmasın ki?"
"Bilmem. Bir an akşama kadar oradan hiç çıkmayacaksın sandım."
Benimle resmen dalga geçiyordu. Gözlerimi kısıp, ona ölümcül bakışlar göndererek karşılık verdim. Hiç oralı olmadı. Allison, neşeyle yanımıza gelip,
"Az önceki yabancı seni sordu?" dedi. Önce anlayamadığım için gözlerimi kırpıştırdım. Ardından Allison'ın omzunun üstünden baktım ve çarpıştığım adamın kafeteryada kahve içip, bir derginin sayfalarını karıştırdığını fark ettim. Lanet olsun. Gitmemiş.
"B-beni mi?" Sonunda kekelemeden konuşabilmek harikaydı. Allison, pis pis sırıtarak bana, ‘seni küçük şanslı sürtük’ der gibi bakıyordu.
"Ne istiyormuş?" fazla meraklı çıkan sesim yüzünden kendimden nefret ediyordum. Allison, şehvetli bakışlarını önce yabancıya ardından bana çevirdi.
"Seninle çıkmak istiyormuş?"
"Ne dedin sen?"
Allison'ın aptal sırıtışı yüzüne yayılınca benimle dalga geçtiğini anlamıştım. Benimle uğraşmak hoşuna gidiyordu.
Paul’a, "Gördün mü?" dedi ,sanki bir şeyi kanıtlamak istermiş gibi bakarak. "Sana söylemiştim. Ondan etkilendi."
"Bu doğru mu Lu?" dedi Paul, bana bakmadan. Neden yüzüme bakmıyordu? Yoksa o da gülmemek için kendini zor mu tutuyordu?
"Siz ikiniz de kafayı yemişsiniz."
Dişlerimi sıkarak homurdandım. Sonra da önlüğümü çıkarıp yerine astıktan sonra montumu ve çantamı aldım.
“Hey, bir dakika. Sadece şaka yapıyorduk Lu.”
"Ben çıkıyorum.”
Paul ve Allison, şaşkınlıkla bakışırken, onların özür dilemesine fırsat vermeden yabancının keskin bakışlarının önünden hızla geçerek kapıdan dışarı çıktım. Ancak soğuk hava yüzüme çarptığında yanaklarımın alev alev yandığını hissedebiliyordum. Bir an önce hoşlanmadığım bu histen kurtulmak zorundaydım. Bir yabancı asla beni bu hâle getirmemeliydi.
Kararmaya başlayan havadan öfkemi gizlemesini umarak, hızlı adımlarla evimin yolunu tuttum.