Bir kaç gün sonra, eskisine nazaran daha az tedirgin ve daha çok stresli bir şekilde okula gitmeye devam ettim. O günden sonra ne siyah BMW'yi, ne de o gizemli yabancıyı bir daha hiç görmemiştim. İkisi arasında bir bağlantı kurmalı mıydım, hala tereddüt ediyordum ama bu iyiydi. Gerçekten iyi.
Dönem sonuna yaklaşırken okulda büyük bir gerilim hâkimdi. Girdiğimiz sınavlar resmen hepimizin canını okuyordu. Bir dönem daha dedim kendi kendime. Son bir dönem, sonra her şey çok farklı olacaktı.
Bugün öğlene kadar dersim olmadığı için biraz geç kalkma lüksüne sahiptim. Uyanmak için saate ihtiyacım olmadığından, aralık duran kalın perdelerimin arasından sızan gün ışığıyla biraz daha oyalanarak sonunda yataktan çıkmaya kendimi ikna ettim.
Dairenin içi oldukça sessizdi. Bu da Trisha'nın okula gitmek için erken saatlerde evden ayrıldığının habercisiydi. Genelde, evdeyken oldukça gürültücü biridir çünkü ve bu yüzden yokluğu anında fark edilir.
Yıllık ücretinin tamamının ödendiği ve yalnızca ikimize ait olan küçük bir dairede yaşıyorduk. Mülk, kampüsün içindeydi ve yalnızca özel öğrenciler bunlardan faydalanabilirdi. Banka hesabı kabarık olanlar.
Sonuçta, yurtta ve tanımadığım bir sürü kızın arasında yaşamaktansa böylesi oldukça konforlu ve rahattı. Trisha içinse tek sıkıntı, hafta sonları eğlenebilmek için şehir merkezine giden yirmi kilometrelik yolu gitmekti. Zaten genelde çok şeyden şikâyet ederdi. Görünmez bir omuz silktim. Ben pek fazla dışarı çıkmazdım, o yüzden bu onun problemiydi.
Ayaklarımla teperek yorganı üstümden attım ve kendimi zorla banyoya sürükleyerek kısa bir duş aldım.
Çıktığımda mutfak tezgâhında yarısı yenmiş bir sandviç ve yarım bardak portakal suyunu görünce yüzümü buruşturdum. Trisha, iri göğüslü, seksi bir kızıl olabilirdi, ama asla arkasını toplamayı beceremezdi. Belki de bu, o çok sevdiği poposunun normalden biraz fazla büyük olması yüzündendi. Onun bu dağınıklığı bazen beni çileden çıkarıyordu doğrusu.
Derin bir nefes alarak yarısı yenmiş yiyecekleri çöpe boşalttım, ardından tabakla bardağı durulayarak makineye yerleştirdim. Sonra da kendime yeni bir sandviçle bir fincan kahve hazırladım. Kafein; sabahları kendimi toplamama her zaman yardımcı olmuştur.
Basit kahvaltımı bitirdikten sonra tekrar odama döndüm ve aynamın önüne geçerek saçlarımı taramaya başladım. Masamın köşesine iliştirilen bir not kâğıdı dikkatimi çekti. Elime aldığımda bunun bir alışveriş listesi olduğunu fark ettim. Trisha, benden markete gitmemi ve ev için bir şeyler almamı istiyordu. Bu listeye ek olarak, onun bir kaç özel siparişini de almam için yanına bir kredi kartı iliştirmişti. Sıkıntıyla iç geçirdim ve kartı yerinde bırakıp, listeyi katlayıp yanıma alıp hazırlanmaya başladım.
Dar bir mavi kot pantolon üzerine, dizlerime gelecek kadar kemik rengi bol bir kazak giydim. Saçlarım oldukça uzundu. İnce telli olduğundan sürekli karışmasından nefret ediyordum. Fön makinesiyle şöyle bir düzleştirip bıraktım. Üzerime kısa bir deri ceket giyerek, soğuk hava için beremi ve atkımı yanıma aldım. Yatağın kenarına oturup botlarımı giyerken, telefonuma bir kısa mesaj geldi.
ATEŞ BÖCEĞİ: Uyandıysan sana bir alışveriş listesi bıraktım. Benim için halledebilir misin? Sen bir harikasın ;) oXo
Trisha, kendi sorduğu soruyu benim adıma yanıtlamıştı. Onaylayan bir cevap yazarken gülümsememe engel olamadım. Bazen beni kızdırsa da, bu kızın hayatımda olmasını seviyordum.
Listeyi arka cebime sıkıştırarak evden çıktım. Otobüs durağına kadar yürüdüğüm yol boyunca, aklımdan marketten alacaklarımı ve bu öğleden sonra gireceğim dersleri tek tek geçiriyordum. Kulaklığımda Lay Me Down çalıyordu ve yol boyunca da çalmaya devam etti.
Süpermarket kaldığımız yere sadece bir kaç durak uzaktaydı. Otobüsten indiğimde hava dondurucu derecede soğuktu. Kış resmen gelmişti. Rüzgârdan etkilenmemek için boynumdan çaprazlama asılan çantamı önüme çekerek kendime siper yapmaya çalışım ama pek faydası olmamıştı. Bu yüzden, yüzümü soğuktan koruyabilmek için başımı yere eğdim ve atkımı kızaran burnuma kadar çektim.
Sürgülü kapı açıldığında içerideki sıcak hava birden yüzüme çarpınca, inlememi bastırdım. Bu havada dışarıda olmak berbattı. Genelde fazla sıcakkanlı biri sayılmazdım, bu da herkesten çabuk üşümeme ve geç ısınmama neden oluyordu. Bir dahaki sefere eldivenlerimi de yanıma almayı aklıma not ederek, bir market arabası kapıp hızla reyonların arasında dolaşmaya başladım.
Trisha'nın ihtiyaçlarından önce evin eksiklerini halletmeliydim. Son bir kaç akşamdır dışarıdan yemek söylemiştik. Sabah baktığımda buzdolabı tamtakırdı. Dondurucu bölümüne gidip, bir kaç tane mikrodalgada hazırlanabilen hazır yiyeceklerden aldım. Dondurulmuş tavuk, pizza ve hamur işlerini ekledim. Bir kaç paket makarnayı ve tatlıyı da sepete attıktan sonra içecekleri hallettim. Ve elbette, Trisha ile film gecemizde ortak zevkimiz olan patlamış mısır ve cipsler. Bu hafta sonu için, Rock's&Book’s’dan harika bir film kiralamıştık. Uzun kış gecelerinde, özellikle Trisha'nın evde olduğu gecelerde birlikte iyi vakit geçirmemizi sağlıyordu. Geçen haftaki zombi maceramız yüzünden hala kırmızı et tüketmekte zorlanıyordum. O yüzden bu sefer bol aksiyonlu bir film seçmiştim. Paul, sakin yaşantıma biraz hareket getirebileceğini söyleyerek benimle dalga geçmişti. O ânı anımsayarak gülümsedim ve meyve reyonuna yöneldim.
Her zaman sevdiğim kırmızı parlak elmalardan, kesekâğıdına doldurmaya başlamıştım ki, aklıma bu elmalarla harika bir elmalı turta yapabileceğim fikri geldi. Akşamüstü eğer yorgun olmazsam, bunu yapabilirdim. Dördüncü elmaya da uzandığım anda bir el bana engel oldu. Uzun ve güçlü parmakların arasında sıkıca kavranmış, sarı kırçılları olan bir başka kırmızı elmaydı bu.
"İnsanlar kırmızı olanları en lezzetlileri sanır ama asıl gerçek farklıdır." dedi yine o tanıdık ses.
İrkilerek sesin sahibini görebilmek için kafamı hızla yukarı kaldırdım. Aynı yeşil gözler.
Kafede gördüğüm, daha doğrusu yanlışlıkla kollarına düştüğüm adam, şu an tam karşımda duruyor ve bana gülümseyerek bir elma uzatıyordu. Şu an belki daha da çok korkmalıydım. Korkuyordum da. Kalbimin hızla çarpmasının başka bir açıklaması olamazdı. Bu tıpkı, pamuk prensesin kandırılarak elmaya uzandığı sonra da zehirlendiği an gibiydi. Gerçi, zehirlenmem için önce elmayı yemem gerekirdi. Karşımdaki adam ise, kesinlikle çirkin ve yaşlı bir cadı değildi.
Elimi aralarında gezdirme isteği duyduğum, gür kumral saçlarından bir tutamı kaldırdığı kaşlarından birinin üzerine düşmüş, benden cevap bekliyordu.
"Bir de bunları deneyin." dediğinde çabucak kendime geldim. Gözlerimi hızla kırpıştırarak ondan başka bir yere odaklanmaya çalıştım. Elmalar. Evet, elmalara bakmalıydım.
Boğazımı temizleyerek, "Sağ olun ama ben kırmızı olanları tercih ediyorum." dedim. Sesim kendinden emin çıktığı için kendimle gurur duydum. Başka bir şey söyleme lütfen, diyerek içimden gitmesi için dua ediyordum. Elbette dilediğim gibi olmadı. Son zamanlarda Tanrıyla aram pek de iyi sayılmazdı.
Adam, ben titreyen ellerimle bir kaç meyve daha seçerken öylece karşımda dikiliyordu. Yoğun bakışlarının üzerimde gezindiğini hissedebiliyordum. Sanki ruhumu görmeye çalışıyormuş gibi bakması oldukça rahatsız ediciydi doğrusu. Yanaklarım yanmaya, göğsüm sıkışmaya başlarken yerimde rahatsızca kıpırdandım. Ağırlığımı bir ayağımdan diğerine vererek yaptığım işe odaklanmaya çalışmıştım.
Bana ne oluyordu böyle?
İçerideki hava birdenbire çekilmiş ve daha da ısınmaya başlamış gibi geldi ki, boynumdaki atkı yüzünden neredeyse boğulacağımı hissettim. Atkımı gevşetirken, kirpiklerimin altından çaktırmadan adama doğru bir bakış attım. Lanet olası, hâlâ bakıyordu.
"Denemekten korkmamalısın." dedi birdenbire. Sesi eğleniyor gibiydi.
Üzerinde yine harika bir deri ceket vardı. Bu kez devetüyü rengindeydi ve saçlarıyla muhteşem bir uyumu içerisindeydi. O an, içimi aniden bir panik dalgası kapladı. Ne kadar muhteşem olursa olsun, bu adamdan beni kendimi tetikte hissettiren bir şeyler var. Bana fazlasıyla esrarengiz ve... kusursuz görünmüştü. Takip edildiğim hissiyle bağlantılı olarak böyle düşünmem normaldi belki de. Gördüğüm her yabancıdan şüphe etmem gerçeğiyle bir kez daha yüzleştim ve "Hayır, teşekkürler." diyerek onu başımdan savuşturmayı denedim. Bir market arabası yoktu. Bu da alışveriş mi yapıyor, yoksa beni mi takip ediyor diye düşünmeme neden oldu.
Tuhaf bir şekilde başka bir şey söylemeden, stil sahibi adımlarıyla reyonların arasından geçerek yavaşça gözden kayboldu. Bıraktığı elmayı alabileyim diye market arabamın üzerine bırakmıştı. Neden bilmiyorum, onu da kâğıt torbamın içine attım. Sonra da tuttuğum nefesi dışarı bıraktım. Çok fazla heyecanlanmış ve paniğe kapılmıştım. Bunu yapmamalıydım. Panik, benim en büyük düşmanımdı.
Sebzelerin arasında kendimi biraz daha oyalayarak, kalbimin eski ritmine kavuşmasını bekledim. Bu adamı her gördüğümde böyle mi hissedecektim? Daha doğrusu; bu adamı daha ne kadar sık görmeye devam edecektim?
Çevreme bakındığımda, sabah saatlerinde gezinen bir kaç uyuşuk müşteri ve reyon görevlileri dışında başka kimseyi göremeyince hızla sepetimi kozmetik reyonuna çevirdim. Trisha'nın siparişlerini de hallettikten sonra artık gidebilirdim. Şu an, dışarıdaki o dondurucu havaya bile buradakinden daha çok ihtiyaç duyuyordum. Ciğerlerimdeki son nefesi de tüketmeden önce bunu yapmalıydım.
Arka cebimdeki listeye bir göz attım. Saç kremi, kulak çubuğu, diş ipi, hijyenik mendiller ve... Ne? Prezervatif mi? Tanrım... Gözlerim neredeyse yuvalarından dışarı fırlayacaktı. Trisha'nın benden prezervatif almamı istediğine inanamıyordum. Hayatında hiç prezervatif satın almamış biri olarak bunu nasıl becerebileceğimi düşünüyordu acaba? Of Trish, seni öldürmek için elimde yeterince sebep var artık.
Sıkıntıyla dişlerimi sıkarak, listede olan diğer şeyleri aldıktan sonra en son, o... şeylerin olduğu raflara çaktırmadan bakmaya çalıştım. Etrafta kimse beni görüyor mu diye kontrol ettim ve tıpkı acemi bir suçlu gibi paketlerden birini elime alıp gizlice inceledim. O kadar fazla çeşit vardı ki, neye göre seçeceğimi ve içlerinden hangisini almam gerektiğimi hiç bilmiyordum. Alnımda boncuk boncuk ter birikmişti. Her an dükkân sahibine yakalanma korkusu yaşayan bir hırsız gibi hissettim kendimi. Oysaki aldıklarımın parasını ödeyecektim.
Daha fazla gerilmemek için iç çektim. Bunu yapabilirdim. Eğer herkes yapabiliyorsa, bende neden yapmayayım diye düşünerek kendimi rahatlatmaya çalıştım. Cinsellikten uzak durmam, hayatın gerçeklerini görmezden gelmemi gerektirmiyordu. Sonuçta, bir ihtiyaç olmasa, bu tür şeyleri marketlerde satmazlardı değil mi?
Sonunda rastgele bir tanesini alıp sepete (aldıklarımın en dibine) yerleştirdikten sonra, üzerini bir tavuk paketiyle güzelce kapattım. Şükürler olsun. Kimseye görünmeden bu işi de halletmiştim. Kendimle gurur duyuyordum.
Tam arkamı dönüp oradan toz olmak üzereydim ki, bir başka beton duvara tosladım. Göğüs kafesimdeki son hava zerrecikleri de küçük bir inlemeyle bedenimi ter ketti. Duvar, bu kez elleriyle belimden tutarken gözlerimi yine sımsıkı kapattım.
"Olamaz. Yakalandım.”
Sıcak bir kahkaha başımın altında titreşerek beni kendime getirdiğinde gözlerimi yavaşça araladım. Burnumun dibinde sakallı bir çene ve eğlenerek kıvrılmış haylaz dudaklar vardı. Belimdeki ellerinin daha da sıkılaştığını fark ettim.
Üzerime eğilerek, “Evet yakalandın.” dedi. “Yaramazlık mı yapıyordun yoksa?”
“Bu sizi hiç ilgilendirmez.” Bir anda sinirim tepeme çıkmıştı.
"Korkuttuğum için üzgünüm." dedi sevimli sapık. Hiç de üzgün olduğunu zannetmiyordum. Hatta göğüslerim onunkilere baskı yaparken hâlinden oldukça hoşnut gibi görünüyordu. Atkı takmıyordu ve şu an çıplak boynunun ne kadar uzun ve leziz olduğunu görebiliyordum. Leziz mi? Ne saçmalıyordum ben!
"Her yerde karşıma çıkmak zorunda mısınız?" diye çıkıştım sonunda. Günlerdir onunla böyle tuhaf şekilde karşılaşmalardan ve saçma sapan yakınlaşmalardan sıkılmıştım artık. Bu adamın çevremde olması beni fazlasıyla geriyordu. Ve bu da bardağı taşıran son damla olmuştu artık.
"Sanırım, sorun ihtiyaç anlarında karşılaşmamız, öyle değil mi? Ya da çarpışmamız mı demeliyim?"
Yüzüne hayretle baktım. Gözlerinin kenarında gülerken küçük çizgiler beliriyordu ve kendinden emin, rahat duruşu beni daha da sinirlendiriyordu. Adam resmen benimle dalga geçiyordu. Gözlerimi, konuşurken inip kalkan âdemelmasına bakmamaya zorluyordum.
"Ah. Cidden mi? Birinden özellikle yardım istediğimi hiç hatırlamıyorum hâlbuki." dedim öfkeyle.
Geri çekilme çabamı bu kez savuşturmadı ve beni tutan kolları nazikçe gevşemeye başladı. Anında bir iki adım geriye atarak aramıza olabildiğince mesafe koymaya çalıştım.
"Aslında oldukça yardıma ihtiyacınız varmış gibi görünüyordu. Bende bu civardaydım hepsi bu. Bu alışveriş işini pek sık yapmadığınızı düşünüyorum." dedi alışveriş sepetimdeki tavuk paketlerini işaret ederek. “Ne diyorsunuz?”
Ben de onun baktığı yere göz gezdirerek sorunun ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.
“Neden bahsettiğinizi anlayamadım?” dedim ancak sonra fark ettiğim şeyle kaşlarımın çatıldığını hissettim. “Siz… Ne?”
Ama bu onu azıcık bile korkutmaya yetmemişti. Haylazca parlayan yeşil gözler üzerimde baştan aşağıya gezinirken lanet olası göğüs uçlarım gerilmeye başlamıştı. Kahretsin.
Benim gerginliğimin bütünüyle farkındaydı ve bundan sadistçe bir zevk aldığını düşünüyordum. Uzun boyu ve heybetli görüntüsü karşısında korkacağımı sanıyorsa yanılıyordu. Eğilerek sepetin üstünden bir iki parçayı kenara çekip altlara sakladığım prezervatif paketini çıkardı ve raftaki yerine koyarak oradan bir başka paket alıp sepete attı. Benim kocaman açılan gözlerimin içine bakarak sinsice göz kırptı.
"Bana güven," dedi. "Asıl aradığın şey bu…” sonra bana göz kırparak, “üstelik arkadaşının daha çok hoşuna gidecektir. Ve tabi senin de." diyerek hafifçe gülümsemişti.
Boynumdan yukarısı alev alev yanarken yüzünde beliren çapkın sırıtışa aptal gibi bakakaldım. Tanrım, şu an yok olmak istiyordum. Yerin yarılıp beni yutmasını diliyordum. Hayatımda hiç bu kadar utandığımı hatırlamıyordum. Göz ucuyla pakete baktığımda, üzerinde sadece bir marka adı ve XL yazısını görebildim. Şakaklarıma doğru müthiş bir ağrı saplanmıştı. Yanaklarım üzerlerinde yumurta pişirebileceğim kadar sıcakken, vücudumun geri kalanı buzullar kadar soğuktu.
Daha fazla rezil olmayı beklemeden, "Seni sersem!" diye homurdanarak onu şen kahkahalarıyla ardımda bırakıp, market arabamı hızla kasaya doğru sürmeye başladım.
Kasiyer kız beni görünce yüzüme afallamış gibi baktı. Yüzümdeki ifade ve sık soluklarımla büyük ihtimalle arkamda zombi kovalıyormuş görünüyordum ve bu hep o kahrolasıca Trisha'nın suçuydu. Bu gece, yemeğine zehir katarak onu sonsuz ölüm uykusuna yatırmayı planlıyordum.
Aldıklarımı kasadan tek tek geçiren kasiyeri, sabırsızlıkla ayağımın tekini öfkeli bir ritimle yere vurarak beklemeye devam ettim. Nihayet son parçayı da geçirdiğinde ona ödeme yapmak için cüzdanımdan para çıkarıyordum ki, bir kredi kartı burnumun ucundan kasiyer kıza uzatıldı.
"Buradan alın." diyen adama resmen ağzım açık bakakaldım.
"Yine mi siz? Artık bu kadarı da çok fazla! Siz kim oluyorsunuz da…"
"Lütfen, izin verirseniz yaptığım kabalığı düzeltmek istiyorum."
Ben de şu anda ona ağıza alınmayacak tüm küfürleri sıralamak istiyordum ama yapıyor muydum? Bu adam kendini ne sanıyordu Tanrı aşkına?
"Sizden hiç bir şey istemediğimi açıkça belirttiğimi sanıyorum. Beni rahat bırakın, yeter!"
Kasiyer ikimiz arasında kalmış gibiydi, ama daha çok yanımdaki adamdan etkilenmişe benziyordu. Kız resmen büyülenmiş gibi bakıyordu. Uzattığım para yerine sırf adamın parmaklarına dokunabilmek için onun kredi kartını uzanınca, öfkeden kan beynime sıçradı.
"Benim sıram ve benim param. Anlatabiliyor muyum?" diye her ikisine de çıkışınca, kasiyer kız adama özür diler gibi bakarak mahcup şekilde benim elimdeki parayı aldı ve kasadan çıkışımı sağladı. Eğer dediğimi yapmasaydı, yemin ediyorum tüm aldıklarımı başına geçirecektim. Öfkeyle doldurduğum poşetleri alarak doğruca çıkışa yöneldim. Sersem herif arkamdan kızı güldüren bir şeyler söyledikten sonra peşimden gelmeye başladı. Tabi ki, öyle yapacaktı.
Daha da hızlanmış, otoparkı ışınlanarak geçebilmenin yollarını düşünmeye başlamıştım ki, bir el kolumdan tutup beni geri çekti.
"Hey! Bir dakika."
"Yine ne var?" Elimdeki poşetlerin yere saçılmasına son anda engel olabildim. Rüzgâr yüzünden saçlarım yüzüme doğru uçuşmaya başladığında, eliyle yüzüme gelen saçları çekti ve dikkatle yüzümü inceledi.
"Neden benden sürekli kaçıp duruyorsun?”
“Sen neden sürekli karşıma çıkıp duruyorsun?”
“Yalnızca tesadüf olamaz mı?”
Ya tabi. "Bir sapık olmadığını nereden bileceğim?" diye anında cevabı yapıştırdım. Bunu neden söylediğimi bilmiyorum ama sanırım onu nihayet şaşırtmayı başarabilmiştim. Şaşkınlığını üzerinden çabucak atıp gözlerimi birer sanat şaheseri gibi incelemesi beni rahatsız etti. Şu an tenime değen ellerinin sıcaklığını düşünmenin sırası değildi. Kolumu ondan kurtarmayı denedim ama bana izin vermedi.
"Sadece arkadaş olmaya çalışıyordum." dedi yumuşak bir ses tonuyla.
"Yabancılarla arkadaş olmaktan hoşlanmam."
Güldü. "Herkes arkadaş olmadan önce birer yabancı değil midir zaten?" dediğinde buna verecek bir cevap bulamamıştım.
Kısmen haklı sayılırdı, ama bende haklıydım. Beni bir kere, hayır iki kere isteğim dışında durdurmaya kalkmış bir adama nasıl güvenebilirdim ki? Tamam. Belki olanlara her seferinde zemin hazırlayan kişi bendim fakat isteyerek yapmamıştım.
Sonunda pes ederek omuzlarımı rahatlattım ve ses tonumu biraz düşürerek, "Peki benden ne istiyorsunuz?" diye sordum.
"Öncelikle.” dedi yüzü aydınlanırken, “Şu sizli bizli konuşmaya bir son verelim. Sanırım araban yok. İzin ver, seni gideceğin yere kadar götüreyim. Böylece yolda biraz laflamış oluruz ve kendimi sana affettirebilirim." dediğinde tek kaşımı merakla havaya kaldırdım. Arabam olmadığını nereden biliyordu ki? ‘Muhtemelen otobüs durağına doğru yürümekte olduğun içindir.’ dedi iç sesim hemen.
"Ben adını bile bilmediğim insanların arabasına binmem." derken gözlerimi biraz daha kıstım. "Kimsin sen?"
"Adım Clayton." dedi, anında kendinden emin bir şekilde gözlerimin içine bakarak. "Jason Clayton."
Sıkmak için uzattığı eline baktım. Elimdeki poşetleri havaya kaldırdığımda gülerek hızla gözlerini devirdi.
"Pardon. Seni temin ederim sapık falan değilim." dedi ellerini havaya kaldırıp başını iki yana sallayarak. İşin doğrusu, bu halini oldukça sevimli bulmuştum. Üstelik galiba garip bir şekilde ona inanıyordum. Yani, onun kadar yakışıklı ve hoş birisinin eminim sapıklık yapmadan da etrafında bir sürü kadın oluyordur. Az önceki kasiyer kıza bile, parmağını şıklattığı anda hiç zorlanmadan sahip olabileceğine emindim. Neden bilmiyorum, teklifini kabul etmek istedim. Üstelik arabasını gerçekten çok merak ediyordum.
“Umarım siyah bir BMW’ en yoktur.”
“Anlayamadım, ne dedin?”
"Boş ver." dedim çabucak lafı geçiştirerek. "Benim adım da Lucy." durakladım. Soyadımı şimdilik bilmesine gerek yoktu. "Sadece Lucy."
Sanırım itiraz etmemi ve onu yine terslememi bekliyordu. Yüzü birdenbire daha da aydınlandı ve gülüşü bir anlık afallama sebep oldu. Bu kadar güzel gülebilen bir erkek görmemiştim hiç.
Elimdeki poşetleri alarak, "Pekâlâ, sadece Lucy." dedi. "Arabam şu tarafta!"
Şu an tek düşünebildiğim yakışıklı yüzünde kilitlendiğim gözleri olduğu için söylediklerini ikince kez tekrarladığında anlamıştım. Tam bir aptaldım.
Açık otoparkta ağır adımlarla arkasından yürürken, arabasının siyah bir BMW olmaması için içimden sürekli olarak dua ediyordum. Bunu neden yaptığımı bilmiyordum. Sanırım beni tedirgin eden şeyin o olduğunu bilmek istemiyordum. Kibar birine benziyordu. Biraz ukalaydı ama sevimliydi. Üstelik üzerine oturan kot pantolonunu içinde harika bir kıçı vardı.
Tanrım... gözlerimi kapatıp bir an beynime bu manzarayı unutması için reset atmayı denedim. Hangi ara bu kadar utanmaz bir kız olmuştum böyle? Bu adam beni resmen alt-üst ediyordu.
"Bir şey mi oldu?" diyerek kısa bir anlığına duraksayıp arkasını döndü.
"Iıı...hayır! Her şey yolunda. Neden?"
Garip garip yüzüme baktıktan sonra gülümseyerek yürümeye devam etti. "Bir an için, inlediğini duydum sandım." dediğinde olduğum yere çakılıp kalmıştım. Sessizce yutkundum ve tepkimi saklamak için, "Sadece çok soğuk.” dedim. “Bir üşüdüm hepsi bu." İnandığını varsayıyordum.
Arabasının bagajını açıp poşetleri yerleştirirken yerimden kıpırdayamadım. Gümüş bir Mustang. İçimin ne kadar rahatladığını anlatamam. Uzun ve derin bir soluk verme ihtiyacı duydum.
"Ben seni birazdan ısıtırım." diyerek yanıma gelince yeniden tüm bedenim yanmaya başladı. Ona sersem bir ifadeyle baktığımı görünce, gülümseyerek kapımı açtı. Söylediği her sözün altında seksle ilgili bir ima aradığım için aptal ya da azmış olmalıydım. Hep prezervatiflerin yüzündendi.
Benim için açık tuttuğu kapıya baktıktan sonra yavaşça ön koltuğa yerleştim. Döşeme deri olduğu için biraz soğuktu. Kıçımın üşümesine aldırmadan kapımı kapatmasına izin verdim. Biraz ürpermiştim. Emniyet kemerimi takarken azıcık tebessüm etmeyi denedim, ancak ne kadar başarılıydım emin değildim.
Arabanın ön tarafından dolaşıp şoför koltuğuna geçince bir anda kocaman olan arabanın içi, ufacık gibi gelmeye başlamıştı. Adam uzun bacakları ve geniş omuzlarıyla her yeri kaplamıştı sanki.
"Teklifimi kabul ettiğin için teşekkür ederim." dedi bana gülümseyerek. Artık bu sıcak tebessüme karşı bağışıklık kazanıyordum sanırım.
"Sorun değil." dedim ilgisiz gibi görünmeye çalışarak, sonra da gideceğimiz yeri tarif ettim. Bana anlayışlı bir bakış atıp motoru çalıştırdıktan hemen sonra ısıtıcıyı açtı.
Ben seni birazdan ısıtırım. Hayal kırıklığını göz ardı etmeye çalışarak arkama yaslandım. Bir iki dakika içinde döşemelerden yayılan sıcaklıkla buz kesen nazik popom ısınmaya başlamıştı. Gevşeyerek boynumdaki atkıyı da çıkardım.
"Eeee… kaçıncı sınıftasın?" diye bir soru sordu ilk kavşaktan dönerken.
"Bu sene son." dedim gururla. Ayrıca içimden tuhaf bir his onun bu gerçeği zaten bildiğini söylüyordu.
"Güzel. Gelecekle ilgili planların olmalı."
Vites değiştirirken, koluma sürtünen kolunu umursamamaya çalıştım.
"Herkes gibi."
"Kısa cevaplar vermeyi seviyorsun anlaşılan?"
“Lüzumsuz konuşmayı sevmiyorum diyelim.”
“Garip bir kızsın Lucy. Farklısın.”
Sessiz kaldım. Ona dönüp baktım ve ciddi ciddi tepeden tırnağa incelemeye başladım. Çok hoş bir adamdı. Üstelik insanı aptala çevirecek kadar hazır cevap ve yakışıklıydı. Giyinmeyi sevdiği pahalı zevklerinden belli oluyordu. Ayrıca mükemmel araba kullanıyordu. Böyle birinin benimle ne işi vardı peki? Çözemiyordum.
Ceketinin iç cebinden bir çikolata paketi çıkarınca, ona şaşkınlıkla bakakaldım. Marketten çikolata aldığını görmemiştim. Ya önceden vardı, ya da çıkmadan önce almıştı. Bu da kasiyer kızla neden kıkırdaştıklarını açıklıyordu.
"Yer misin?" dedi paketi bana doğru uzatarak. Ona kuşkuyla baktım.
"Önce elma, sonra çikolata? Sırada ne var? Şeker? Dondurma?"
Jason, gür bir kahkaha patlattı ve anında içim kıçımdan daha çok ısındı.
"Hayır Lucy. Sadece seni mutlu etmek istiyordum. Bir yerde çoğu kadının gergin olduklarında çikolatayla mutlu olduklarını okumuştum."
Bu adam hakkında bildiğim tek bir şey varsa, o da kadınları iyi çözdüğüydü. Yüzümdeki ifadeyi değiştirmeden çikolatayı elinden kaptım ve paketi açarak büyük bir ısırık aldım. “Bu kişiye göre değişir. Şanslısın ki ben çoğunluğa uyuyorum.” Hâlâ gülümsüyordu.
"Ne iş yapıyorsun, Clayton
“Tahmin et!”
Kiralık katil? Suikastçı? Beyaz kadın taciri? Uyuşturucu karteli üyesi? Hırsız? Sapık? “Pazarlamacı olamazsın değil mi Clayton?”
Jason alçak sesle gülerek, "Hayır. Botanikçiyim." dedi ve kısa bir an bana bakıp yola döndükten sonra. "Lütfen bana Jason de." dedi.
Vay canına. Bunu hiç beklemiyordum işte. Yani bu adamı güneşin altında, altında yalnızca bir kotla, terden sırılsıklam olmuş hâlde toza toprağa bulanmış elleriyle çiçeklerle uğraşırken düşünemiyordum bile. Erotik görüntüler beynimi istila edince, tüm hormonlarımı alt üst etmeden önce hemen aklımdaki ‘delete’ tuşuna bastım.
"Bitki fizyolojisi." diye açıklamaya devam etti Jason. “Doğadaki yararlı bitkileri araştıran bir şirkette çalışıyorum."
"Demek araştırmacısın?"
"Ayrıca, tüm aşamalarla yakından ilgileniyorum." dediğinde şaşırıp kalmıştım. Oysa ben adam hakkında neler düşünmüştüm. İçimden bir anda gülmek gelince kendimi tutamayıp kahkaha atmaya başladım. Sanırım sinirlerim bozulmuştu.
Gülüşümü dikkatle izledikten bir süre sonra tarif ettiğim sokaktan kampüsün yoluna giriş yaptı.
"Neden güldüğünü bilmek isterdim. Bu arada çok güzel güldüğünü söylemeliyim." dediğinde aniden ciddileştim. Artık gülmüyordum.
"Böyle bir işin olacağını hiç tahmin etmemiştim. Sakın yanlış anlam ama suikastçı ya da kiralık katile daha çok benziyorsun." diyerek tekrar güldüm. Fakat bu onu güldürmemişti. Sanırım şakanın dozunu kaçırmıştım.
Arabayı öyle acı bir frenle durdurdu ki, eğer emniyet kemeri takmamış olsaydık, kesin ön camdan dışarı fırlamıştık. Jason'ın elleri direksiyonu sıkarken kaskatı kesilmişti.
"Şakaydı." dedim, gerilen ortamı yumuşatmaya uğraşırken, ama bu çok kolay olmadı. Aksi gibi ancak içimdeki o tanıdık korku geri geldikten sonra Jason bana gülümsemeyi başarabildi.
"Tuhaf tepki verdiğim için özür dilerim." dedi çabucak. “Böyle düşünmekte haklı olabilirsin.” Hızla eski neşeli haline geri dönmeye çalışıyordu ama faydası yoktu. Tüm vücudum gerilmişti bir kere.
“Bak ne diyeceğim. Bence bu yanlış bir fikirdi.”
Başka bir şey söylemeden, kapıdan çıkarak bagajdan poşetlerimi almaya çalıştım. Jason arabadan inerek hızla yanıma geldi.
"Bak, seni korkuttuğum için özür dilerim. Şehirde yeniyim ve çevreyi gezdirecek birine ihtiyacım var." dedi çabucak. Paketleri alıp, ona bakmadan bagajı sertçe kapattım.
"Üzgünüm dostum, sanırım ben aradığın kişi değilim." dedim soğuk bir sesle.
Derin bir nefes verdi ve ben gitmeden önce yolumu kesti. Gözlerimin içine yalvarır gibi bakıp, başparmağıyla ağzımın kenarındaki bir şeyi sildi. Sanırım çikolata lekesiydi. Sonra da parmağını yaladı. Gözlerimi sonuna kadar açarak hareketi karşısında ne kadar şaşırdığımı anlamasını sağladım.
"En azından seni bir daha ne zaman görebileceğimi söyle bana?" diye sorunca kendimi toplayıp ona dik dik baktım.
"Sanırım, hiç bir zaman Clayton." dedim sertçe. "Bıraktığın için teşekkürler."
Yanında hızla geçip uzaklaştığımda arkamdan sessizce küfrettiğini duydum, ama dönüp bakmadan eve doğru yürümeye devam ettim. Bir süre sonra arabasının homurtusu yükseldi ve son sürat sokağı geçip gitti.
Ona güvenmemekte haklı olduğumu hissediyordum. Düzeltme: bunu biliyordum. Keşke neden onu geride bıraktığımda kendimden nefret ettiğimi ve daha iyi hissetmediğimi de bilebilseydim.