3.BÖLÜM

4331 Kelimeler
Eve geldiğimde hâlâ Jason denen adamı düşünüyordum. Az önce ona veda ettiğimi belirten bir konuşma yapmıştım ve yüzündeki ifadeyi bir türlü kafamdan silemiyordum. Kırılmış ve dehşete kapılmış görünüyordu. İstemeden onu incittiğimi düşündüm ve bu düşünceden anında nefret ettim. Bilerek asla birini incitebilecek bir insan değildim, yine de onun gibi birinin yanında kendimi tuhaf hissederek garip tavırlar sergilediğimin farkındaydım. Aynı anda hem korku hem de güven veren bir tarafı vardı bu adamın. Ve bu… tuhaftı. Duygusal anlamda bocaladığım anda anında savunma mekanizmamı aktif hale getirip hızla ondan kurtulmak istemiştim. Genelde yabancılara karşı hep soğuk ve mesafeli davranırdım ama Jason Clayton, ilk defa yaptığımdan pişmanlık duymama sebep olmuştu. Elimdeki poşetleri mutfağa bırakıp bir bardak su içerek, zihnimi de bedenim gibi arındırmayı denedim. Boğazım kurumuştu. Bu, onu son görüşüm olabilirdi ve içimi rahatlatması gerekirdi ama öyle değildi. Hem de hiç. Kararsız düşüncelerimi zihnimin gerisine yollayarak, aceleyle not kâğıtlarımı aldım ve öğleden sonraki ders programıma yetişebilmek için hızla evden çıktım. Belki derslerime yoğunlaşmayı başarabilirsem, o esrarengiz bakışlı adamı da hafızamdan silmeyi başarırdım. Beş saat boyunca bir dersten diğerine deli gibi koşturup durduktan sonra, sonunda metal dolapların önünde soluklandığımda, kendimi garip bir şekilde artık daha iyi hissediyordum. Kafamı meşgul etmek, kesinlikle iyi gelmişti. Not kâğıtlarında oluşan yığını kucağımdan düşürmemeye çalıştığım sırada Trisha gelerek yüzünde kocaman sırıtışıyla, “Selam.” dedi. “Nasıl geçti?” Aynı içtenlikle, "Selam" demeye çalışmıştım ama sesim soğuk ve umursamaz çıkmıştı. "Hey, bu ne surat böyle?" Tüm sabahını derslerle ve öğretmenlerle, öğleden sonrasını da araştırma ödevleri için kütüphanede geçirmiş birine göre oldukça enerjik ve dinamik görünüyordu doğrusu. Bunu nasıl başarıyordu hiç bilmiyordum ama bu Trisha’ya hayran olduğum noktalardan biriydi. Ders aralarındaki boşluklarda bir kaç kelime konuştuysak da bunlar genelde sınavlarla ilgili şeylerdi ve benden hep tek kelimelik cevaplar almıştı. Şimdi ise merak ettiği ruh halimin altını kazacaktı. Trisha önünde sonunda bana ne olduğunu anlattırmadan buradan gitsem iyi olacaktı. "Bir şeyim yok." diyerek omuz silktim ve kucağımdakileri düzenlemekle dünyanın en önemli işini yapıyormuşum gibi ilgilenmeye devam ettim. "Hayır, var!" diye ısrar etti. Sanırım onu inandıramamıştım. "Bu yüz ifadesini iyi biliyorum. Bir şey olmuş işte. Anlat hadi!" Onu ikna edebilmek için yüzüne daha sevimli ve masum bakışlarla bakmaya çalıştım. O da yosun rengi gözlerini bana kilitleyip meydan okudu. "Neler oluyor Lu?" Sesli bir iç çekip, gözlerimi devirerek koridora döndüm. "Sadece yorgunum, Trish." "Hayır, dur,” diyerek kolumu tuttu. “galiba ben ne olduğunu anladım." deyince bir anlığına paniklemiştim. Gerçekten anlamış olabilir mi diye yüzünü araştırdım. Gözlerimin şu anda bir kurbağanınkiler gibi kocaman açıldıklarından emindim. "Anladığın neymiş?" Trisha kollarını göğsünde çaprazlayarak bana bilmiş bir gülümseme gönderdi. Beni tuzağa düşürmüştü. Kahretsin. "Tam tahmin ettiğim gibi. Bana kızdın değil mi? “dedi sonunda. Anında rahat bir soluk verdim. Neyse ki, yanlış anlamıştı. "Sana yaptırdığım market alışverişi yüzünden bu haldesin? Ne oldu? Eline yüzüne mi bulaştırdın?" Ha. O da vardı tabi. "Hayır. Öyle bir şey olmadı, ama aslında haklısın. Listedeki son madde için sana fena halde kızgınım. Ve bil diye söylüyorum, bir daha asla benden bu tarz şeyler almamı istemeyeceksin." diye çıkıştım. O an yaşadığım panikle birlikte hissettiğim utanç ve öfkem geri gelmişti. “Tamam. Haklısın.” diyerek dudak büktü. "Yine de esas sorunun bu olmadığını anlayacak kadar yavaş tepki verdin." dedikten sonra kıkırdamaya başladı. "Hayır vermedim. Bu, gayet esaslı bir sorundu." Çantamdan bir paket naneli sakız çıkarıp ona uzattım." Ve kesinlikle tekrarlanmayacak bir sorun Trsiha." "Mesaj alınmıştır." Trisha pis pis sırıtarak sakızı ağzına attı. Konu kapanmıştı. Sonra da koluma girerek, kızıl saçları omzuma dökülecek şekilde başını omzuma yaslayıp, kedi gibi sırnaşmaya başladı. Birlikte kafeteryaya doğru yürümeye başladık. Her zaman eve gitmeden önce mutlaka oraya uğrardık. Trisha, ona uzun süre kızgın kalamayacağımı biliyordu ve bu yüzden bazen şansını fazla zorluyordu. Ama bazı konularda sınırları belirlemekte fayda vardı ki, arkadaşına prezervatif aldırmak da bu sınırlardan biriydi artık. "O zaman geriye tek bir seçenek kalıyor." Merakla ona doğru döndüm. Konuyu kapattığımızı sanıyordum. Trisha yanından geçen bir grup kıza selam vermek için el salladığında konuşmamız bölündü ama benimle aynı senkronda yürümeye devam etti. "Sana attığım mesaj yüzünden bana kızgınsın." "Hangi mesaj?" dedim. Sabah attığı alışveriş mesajından bahsediyor olamazdı. O konuyu daha yeni konuşmuştuk. Başka herhangi bir mesaj attığını da hatırlamıyordum. "Şimdi de anlamamış gibi mi yapacaksın? Bu Cuma akşamı, Day&Night'a gidiyoruz. Cami ve Tim'e senin de benimle geleceğine dair söz verdim." Yüz ifademden durumdan habersiz olduğumu anladığında şaşırma sırası Trisha'ya geçmişti. Kaşları alın çizgisine kadar kalktı. "Yoksa henüz okumadın mı?" Kafa karışıklığımı gidermek için çatılan kaşlarımın altından gözlerimi bir kaç kere kırpıştırdım. Camilla ve Timothy, Trisha'nın hiç ayrılmadığı en yakın arkadaşlarıydı. Genelde parti, bar gibi organizasyonlarda ona eşlik eden sadık bir ekiptiler. Okuldayken bazen oturup sohbet ettiğimiz olurdu. Yine de, onlara da en az diğerlerine olduğu kadar yakın sayılırdım. Ama şu an düşündüğüm şey Camilla ve Timothy ile bir şeyler içmek değildi. Hayır. Duraksadığımda hızla ceplerimi yoklayıp cep telefonumu bulmaya çalışıyordum. Trisha gözlerini devirdi. Yürümeyi bıraktığımız için duvar dibindeki bir kaç kız ve erkekten oluşan gruba selam vererek onlarla konuşmaya başladı. Konuştukları her neyse dinlemiyordum, çünkü şu anda ufak çaplı bir panik atak geçiriyordum. Cep telefonum yoktu. Onu bir türlü bulamıyordum. Çantamın en dip köşelerine ve ceketimin iç ceplerine bile bakmıştım, ama yoktu işte. Nefesim daralıyor, kalp atışlarım hızlanıyordu. Telaşla yaptığım hareketleri sonunda fark eden Trisha, nihayet dönüp baktı. "Hey, neyin var? Suratın bembeyaz olmuş." Çantamın son cep gözüne de baktıktan sonra korkuyla iç geçirdim. "Telefonumu bulamıyorum Trish. Sanırım onu kaybettim." "Ah, lanet olsun." Trisha bir küfür daha savurup, çantamı elimden alıp kendisi aramaya başladı. Çıkışı kapattığımız için birkaç kişiden azar işittik. Yol ortasında durmaya devam edersek, öğrencilerin ayaklarının altında her an ezilme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilirdik. Bir kaç omuz darbesiyle sarsıldıktan sonra köşeye çekilmeyi başardık. Kalabalık bir anda artmış, dersi biten tüm öğrenciler koridorda bir zombi sürüsü gibi dalgalar halinde yürümeye başlamıştı. "Sanırım haklısın." diyerek, bildiğim şeyi yineleyerek beni daha da derin bir umutsuzluğa itti. "Nerede düşürmüş olabilirsin ki? Belki de alışverişten sonra evde bırakmışsındır. Eve uğramıştın değil mi?" “Evet” dedim heyecanla. Bu doğru olabilirdi ve eve doğru koşturmadan önce öyle olması için içimden tüm bildiğim azizlere dua etmeye başladım. En son markete girerken cebimde olduğundan emindim. Eğer gerçekten evde düşürdüysem bu sorun değildi. Ama geriye kalan iki seçenekten birisi markette düşürmüş olma ihtimalimdi. Diğeri ise... Jason'ın arabasıydı. Son seçeneği düşündüğüm anda içimi bir ürperti kapladı. Adamı resmen terslemiş, üstüne bir daha görüşmek istemediğimi açıkça belli etmiştim. Telefonumu onun arabasında düşürmüş olsam bile, ona ulaşabilmemin hiç bir yolu yoktu. Kahretsin. "Umarım evdedir." diyerek kendi kendimi teselli ederek, dağıttığımız çantamı toparlayıp omzuma attım ve hızlı adımlarla çıkışa doğru yürümeye başladım. Trisha arkamdan, “Ben kafeye gidiyorum.” diye bağırdı. Karşılık olarak elimi boşlukta salladım Koşturarak evin merdivenlerini ikişer ikişer tırmanmaya başladım. Kapının önüne geldiğimde, son nefesimi vermek üzereydim. Ciğerlerim ve genzim, soğuk havada koşturduğum için her soluk alıp verişimde yanıyordu. Anahtarı kilide sokup çevirdim ve nefes bile almadan hızla evi aramaya başladım. Yarım saatin sonunda, evin tuvalet deliği de dâhil her köşesine bakmıştım ve sonunda salonla mutfağı birbirine bağlayan holde, omuzlarımı düşürerek yere yığıldım. Lanet olası telefon, market poşetlerinin içinde bile yoktu. Üstelik şu an markete gidip, telefonumu soramayacak kadar yorgundum. Camdan dışarı baktığımda havanın çoktan kararmış olduğunu görüp inledim. Ne halt edecektim ben şimdi? Bir süre sonra Trisha döndüğünde, beni koltuğa uzanmış vaziyette yarı baygın halde buldu. Televizyonun açık olmadığını görünce yanıma gelerek tepemde dikildi. "Onu bulamadın değil mi?" Kafamı, olumsuz anlamda iki yana salladım. Çaresizliğim yüzümden okunuyor olmalıydı. "Kahretsin." Yanımdaki koltuğa boş bir çuval gibi yığıldı. "Ne yapacaksın şimdi?" Trisha gelene kadar bende tavandaki boya çatlaklarını incelerken tam olarak aynı şeyi düşünüyordum. "Hiç bir fikrim yok," dedim ve sonra yavaşça yerimden doğruldum. Sırtımı koltuğa yaslayarak, başımı geriye attım. "Sanırım sabah ilk iş olarak markete gidip kayıp bir cep telefonu bulup bulmadıklarını soracağım. Umutlu değilim gerçi. Biri bulup çoktan icabına bakmıştır belki de. “omuz silktim."...sanırım yeni bir cep telefonuna ve hatta ihtiyacım olacak." Trisha yanıma oturup benimle aynı pozisyonu alarak ayaklarını sehpaya uzattı. "Dert etme, yenisinin sorun olacağını sanmam. Sen gittikten sonra telefonunu kontrol ettim. Kapalıydı." “Hunk ulaşamadığında bu bir sorun olabilir.” “Ah evet, onu unutmuştum.” “Her neyse.” Gözlerimi tekrar açmama sebep olan, "Bana hâlâ kızgın mısın?" sorusu oldu. Ona dönüp baktım. Yüzünde, suçlu olduğu zamanlarda takındığı o yavru köpek bakışı vardı. Gülümseyerek başımı iki yana salladım. "Elbette değilim. Asla sana gerçek anlamda kızgın olamam zaten." Trisha, zıplayarak kanepenin sallanmasını sağlayan bir çığlık attı. "Teşekkür ederim, teşekkür ederim, teşekkür ederim Lucy. Ateşböceğini kırmayacağını biliyordum. Bizimle kulübe gelmeyi kabul edeceğini biliyordum." “Hey. Ben öyle bir şey söylemedim.” “Ama sen az önce dedin ki…” “Sadece sana kızgın olmadığımı söyledim. Seninle kulübe gelirim demedim.” Trisha dudaklarını büzüştürünce ona kaşlarımı çatarak yan gözle baktım. İstediği kadar surat yapabilirdi. Cuma akşamları ve hafta sonları pek sık dışarı çıkmazdım, hele de kendi programım değilse asla. Öte yandan Trisha'yı gece yarısına kadar dışarıda yalnız bırakma fikrinden de hoşlanmıyordum. Elbette Cam ve Tim yanındayken yalnız sayılmazdı. Yine de burada ailelerimizden kilometrelerce uzakta birbirimizden başka kimsemiz yoktu ve iki genç kız için Portland, oldukça kalabalık ve tehlikeli bir şehirdi. Özellikle gece hayatını fazla seven bir arkadaşa sahip olduğunuzda işler daha zordu. Zaman zaman ona ayak uydurmakta zorlanıyordum doğrusu "Tamam, surat yapma hadi. Bunu düşüneceğim." dedim gözlerimi kapatarak. "Hadi ama Lu..."diye anında sızlanmaya başladı. Bundan sonra ne geleceğini iyi biliyordum. Bana genç ve güzel olduğumuzu ve hayatın güzelliklerini yaşamak için daha kaç defa bu fırsatları yakalayabileceğimizden dem vurarak beni ikna etmeye çalışacaktı. Sonunda ne kadar gönülsüz olsam da bunu başaracaktı. "Sana kaç kere üniversitedeki zamanlarımızın bir daha ele geçmeyecek fırsatlar olduğundan bahsetmem gerekecek..." İşte başlıyoruz. "...bir kaç kadeh içip dans edip eğleneceğiz, ne var bunda? Üstelik Tim, yanında bir arkadaşını da getirebileceğini söyledi. Belki ben de şu bardaki yakışıklıyı tavlarım ve üç çift birlikte takılırız, olmaz mı? Iyy. "Tim benim için birini mi getirecek dedin?" Tanrım, bu tam da o hergeleden beklenecek hareketti. Hızla gözlerimi devirdim ve yerimden yıldırım gibi fırlamıştım. "Düşünmeme gerek kalmadı, ben gelmiyorum." Ellerimi itiraz kabul etmeyecek şekilde havadaydı. Odama gitmek üzereydim ki, Trisha arkamdan seslenerek beni durdurdu. "Lütfen Lu, benim hatırım için. Söz veriyorum bir daha asla senin adına kararlar almayacağım. Son zamanlarda oldukça gerginsin ve biraz gevşemeye ihtiyacın olduğunu düşünmüştüm. Hem istemezsen onunla konuşmak zorunda değilsin." “Bu planlarından sıkılmaya başladım Trish.” “Haklısın.” dedi. Su işlerken yakalanmış çocuk gibi gözlerini kaçırdı. “Bir daha olmayacak, söz veriyorum.” Ona hak vermediğim söylenemezdi. Son zamanlarda gergin olduğum doğruydu. Şu siyah araba ve yeni tanıştığım yabancı beni iyice serseme çevirmişlerdi doğrusu. Cep telefonumun kaybolduğunu bile ancak saatler sonra fark edebilmiştim. Bu gidişe hızla bir dur demem gerekiyordu. Trisha'nın acındıran gözlerine baktıktan sonra, pes ederek omuzlarımı düşürdüm ve başımı salladım. "Pekâlâ. Öyle olsun." Trisha'nın yüzü anında aydınlanmış ve dudaklarına suratını ortadan ikiye bölen bir sırıtış oturmuştu. "Ama" diyerek tek parmağımı uyarırcasına kaldırdım. "...unutma, bana öz verdin. Bundan sonra kendi başına plan yapmak yok." Bir elini kalbine götürerek diğerini havaya kaldırdı ve "Söz!" diye bağırdı. Trisha'ya sözlerini tutma konusunda ne kadar güvenebilirdim bilmiyordum, ama şimdilik ona inanmaktan başka çarem yoktu. "Ben odama gidiyorum." "Harika! Ben ikimize pizza söylerken sende git dinlen biraz." Kafamı odamın kapısından geri çıkararak ona ters bir bakış attım. "Pizza filan söylemiyorsun. Poşetlerden birinde makarna olacaktı. Düşündüm de, ne zamandır elinden spagetti yemedik?" Tek kaşımı imayla havaya kaldırdığımı görünce bunun bir ricadan çok emir olduğunu anlayan Trisha iç geçirdi. Sonra da oflayarak elindeki telefonu sertçe masaya bırakıp mutfağa gitti. Onu bu şekilde acı çekerken gördüğüm için vicdanımın rahatsız olması gerekiyordu ama kendimi oldukça rahatlamış hissediyordum. "İşe market poşetlerini dolaba yerleştirmekle başlayabilirsin Ateşböceği.” diye seslendim odamdan. “Ne de olsa bu günler bir daha geri gelmez, öyle değil mi?" Mutfaktan çığlık sesini duyduğumda kendi kendime sırıttım. Kim demiş intikam soğuk yenen bir yemektir diye? Trisha'nın hazırladığı spagetti fena sayılmazdı. En azından dondurulmuş gıdalardan çok daha sağlıklıydı. Tüm günün yorgunluğundan sonra acıkmış olduğumu fark ettim. Yanında biraz ananas suyu ve kuru meyve salatası da hazırlamıştı. Tabağımı ileri iterek doyduğumu belli edercesine karnımı ovaladım. "Bu işte oldukça iyisin Ateşböceğim." Trisha onu onurlandıran sözlerimden sonra gururla sırıttı. "Bira?" "Bilmiyorum. Neyi kutluyoruz?" Trisha, yerinden kalkıp buzdolabından iki soğuk bira çıkardı ve birini açıp bana uzattı. "Şimdilik, hiçbir şey. Ama belki bana anlatacağın şeyler vardır ve biraz destek iyi olur diye düşündüm." Ah. Bu bakışı tanıyordum. Trish’nın okuldaki yarım kalan konuşmamızın peşini bırakmayacağını tahmin etmeliydim. Onun tuttuğunu koparan bir kız olması ikinci sevdiğim özelliğiydi. Fakat ona Jason Clayton adındaki gizemli yabancıdan bahsedip bahsetmemekte kararsızdım. Düşüncelerimi okumuş gibi tek kaşını beklentiyle havaya kaldırdı. "Canının neden sıkkın olduğunu bana anlatmayacak mısın? Bana kızgın değilsin, o kısmını anladık. Cep telefonunu kaybettiğini de sana hatırlatana kadar farkında değildin. Peki, o halde, sebep ne?" "Tamam." dedim sonunda pes ederek ve Budweiser'ımdan cesaret verici büyük bir yudum aldım. Lafa nereden başlayacağımı bekleyen Trsiha arkasına yaslanıp tüm dikkatini bana vermişti. Bende, Jason Clayton denen adamla karşılaştığım ilk andan bu yana olan biteni tüm detaylarıyla ona anlatmaya başladım. Adamın gizemli hâlinin bana ürkütücü geldiğini, onun yanında kendimi nasıl tuhaf hissettiğimden söz ettim. Siyah arabadan ve bana hissettirdiklerinden özellikle bahsetmemiştim. Trisha'nın şimdilik boşu boşuna telaşa kapılmasına gerek yoktu. Beni hiç bölmeden dinledikten sonra, başını arkaya atıp gür bir kahkaha patlatmasını beklemiyordum doğrusu. "Ne?" dedim şaşırarak. “Neden gülüyorsun şimdi?” En sonunda kendini engelleyebilmek için eliyle ağzını kapatmak zorunda kalmıştı. Başını özür dilercesine iki yana salladı. "Ah bebeğim. Üzgünüm ama bu gerçekten komikti. Zavallı çocuk, neye uğradığını şaşırmış olmalı." Kim? Jason mı zavallı çocuktu? Ağzımdan itiraz dolu bir homurtu çıkardım ve biramdan bir yudum daha aldım. "İnan bana o adam her şey olabilir Trisha, ama kesinlikle zavallı olamaz." "Onu bilemem. Seni oldukça etkilediğine eminim ama." "Bu da nereden çıktı şimdi?" Yüzüm aniden yanmaya başladı. "Şu suratının haline bir bak," diyerek kafamı daha da karıştırdı." Ondan bahsederken resmen kulaklarına kadar kızardın." Elim istemsizce kulağıma gidince, Trsiha tekrar kahkaha atmaya başladı. "Kes şunu. Bu, tamamen biranın suçu." "Tabi bebeğim. Günah işlediğinde de suçu şeytana atmak kolaydır zaten." Bu saçmalıkları daha fazla dinleyemeyecektim. Bu yüzden de yerimden kalkarak boş tabağımı ve bardağımı alıp lavaboya götürdüm. Sonra da durulayarak makineye attım. Trisha yanıma gelip aynı işlemi kendi tabağı ve bardağına uygularken bana bir omuz attı. "Hey," dedi dikkatimi çekmeye çalışarak. "Birinden hoşlanmak, dünyanın sonu demek değil, biliyorsun değil mi? Kendini fazla kapatıyorsun Lucy. Herkesten zarar gelecek korkusuyla yaşayamazsın. Bunu yapmaktan vazgeçmezsen, hayatının sonuna kadar yapayalnız kalırsın. Ve ona ya da her hangi birine, vakti geldiğinde bir şans vermediğin için sonradan çok pişman olabilirsin. Eğer şu an pişman değilsen." Sert bakışlarımdan etkilenmeyen Trisha işine devam etti ve sonra da ağzında rastlantı aşklarla ilgili bir şarkı mırıldanarak odasına gitti. Kendimle baş başa kaldığımda lavaboya dayanarak düşünmeye başladım. Aklımda son söylediği kelimeler dönüp duruyordu. Birine güvenmek... Bir gün, bunu gerçekten yapabilmeyi öyle çok isterdim ki. Belki de, Trisha haklıydı. İnsanlara karşı çok kuralcı ve mesafeli olmak beni paronayaklaştırmıştı. Üstelik bu, gittikçe daha mutsuz ve yalnız biri olmama sebep oluyordu. Derin bir iç çektim. Böyle olmasını ben istememiştim. Ertesi gün sabah dersinden önce süpermarkete giderek cep telefonumu aramakla işe başladım. Ne yazık ki, kimse kayıp bir telefona rastlamamıştı. İçimden kendime söverek geriye döndüm. Nasıl bu kadar dikkatsiz olabilmiştim? Trisha ile okuldan erken döndüğümüzde tüm öğleden sonramızı evi temizleyerek geçirmiştik. Akşam dışarı çıkacağımız için biraz gergindim ve bununla birlikte cep telefonumun hâlâ kayıp ve kapalı olmasının acısını deterjanlardan ve temizlik bezlerinden çıkarmıştım. Trisha'nın bundan hoşlanmadığını biliyordum ama ahır gibi bir yerde de yaşayamazdım doğrusu. Bana direttiği emri vakiler yüzünden daha kaç defa cezalandırılacağına dair sızlanmaları da işe yaramamıştı ve sonunda mis gibi kokan ve tertemiz evimizde karşılıklı koltuklarda oturmuş huzur içinde yorgunluk kahvemizi yudumluyorduk. Trisha bana kısık gözlerle bakıyordu. “Yine ne oldu?” "Canımı okuduğun için mutlu olmalısın." dedi sitem dolu çıkan sesiyle. Onu haklı çıkaran bir sırıtışla gülümsedim. "Zeki olduğunu sanıyorsun ama benim zekâmı küçümsüyorsun." "Ne demek şimdi bu?" "Akşama hazırlanmana bizzat yardım edeceğim demek." "Ne? Hayır, tatlım. Asla olmaz. Kendimi senin ellerine en son teslim ettiğimde tam bir şov kızına dönüştürmüştün beni." Trisha, beni tedirgin edecek şekilde sinsice gülümseyerek fincanını sehpaya bırakıp hızla yerinden fırladı. "Bu sefer öyle olmayacak.” dedi odasına doğru koştururken. "Bana güven." "Hayır, Trisha!” diye bağırdım arkasından. “Kendi kendine planlar yapmaman konusunda anlaştığımızı sanıyordum." "Bu plan yapmak sayılmaz, önceden haber veriyorum." Gözlerimi devirerek kanepeye iyice gömülüp kahvemden bir yudum daha aldım. Trisha’nın sözlerine güvenmemem konusunda bir kez daha haklı çıkmaktan nefret ediyordum. Yaklaşık bir saat sonra Timothy ve Camilla bizi almaya gelmişti. Timothy'nin külüstür ama sevimli, Chevy marka vişne rengi kamyonetinin arka koltuğuna oturduğumuzda sinirden köpürmekle, soğuktan donmak arasında kalmıştım. Trisha ona yaptığım tüm itirazlara rağmen, ince telli saçlarımı krepe atarak tepemde kabarık bir atkuyruğuyla toplamıştı. Gözlerime gölgeli bir makyaj yapmış, üzerime dizlerimde biten ten rengi bir elbise giydirmişti. Elbisenin kumaşı hem çok ince hem de vücut hatlarımı tamamıyla saracak türdendi. Askılı elbisenin üzerine üşümemem için giydirdiği kürk mont beni hapşırtıyordu. Şu anda, bir yılbaşı hindisi kadar kabarık görünüyor olmalıydım. Giydiklerim içinde tek minnettar olduklarım, Christian Louboutin botlardı. En azından rahatlardı. Yine de dişlerimin zangırdamasına bir türlü engel olamıyorlardı. Bu tüylü ceketi giymeyi de reddetseydim, bir karış elbiseyle soğuktan donabilirdim. "Tavşan gibi titremeyi keser misin artık? Rujunu süremiyorum." Eğer konuşabilseydim, şu an Amerikan filmlerini aratmayan bir dizi yüz kızartıcı küfür sıralardım. Fakat çenem kitlendiği için sadece dişlerimi gösterip hırlamakla yetindim. Timothy gülmemek için dudaklarını birbirine sıkı sıkıya bastırmış dikiz aynasından bize bakıyordu. Camilla öyle bir nezakete gerek bile duymadan kıkır kıkır gülüyordu. Hepsinden nefret ediyordum. Sonunda Das&Night’in kapısının önüne geldiğimizde, soğuktan ayak parmaklarımı hissedemez olmuştum. "Gel buraya!" diyen Trisha'ya baktığımda bana uzandı ve şeftali rengi rujumun taşan yerlerini parmağıyla düzeltti. Eh, titreyen dudaklarıma bunu yapmak biraz zahmetli bir işti tabi. Kıpırdamamam için beni defalarca uyardıktan sonra, sonunda işini bitirip geriye çekilerek eseriyle gurur duyan bir ressam gibi gülümsedi.  “İnan bana, harika görünüyorsun." Ben ise hiç öyle zannetmiyordum. Daha çok sokakta kalmış donmak üzere olan, titrek bir kedi yavrusu gibi hissediyordum kendimi. Trisha kayık yakalı siyah elbisesinin eteklerini düzeltti. İçinde adeta bir tanrıça gibiydi. Sürdüğü koyu kırmızı ruju, dalgalandırdığı kızıl saçlarıyla tam bir uyum içindeydi. Dizlerine kadar gelen çizmeleri keşke ben giyseydim diye geçirdim içimden. Bacaklarım resmen buz kesmişti. "Hadi gidelim." diyen Camilla, Tim’in koluna girerek ön kapıdan içeri girdiğinde, hemen arkalarındaydık. Kapıdaki kas yığını korumaları tanıyorlardı anlaşılan. Bize kimlik filan sormamışlardı. Gerçi çoğumuz yasal yaş sınırının üstünde sayılırdık. Camilla hariç. O henüz birinci sınıftı ve yirmi birini doldurmamıştı. İçerisi patlama sonrası bir dolu insanın hayatta kaldığı oda gibi duman altıydı ama en azından dışarıdan daha sıcaktı. Kulak zarımda tepinen yüksek baslı müziği de saymazsak fena bir yer sayılmazdı. Buraya daha önce de bir kaç defa gelmiştim. Yine Trisha'nın ısrarıyla tabi. Yanar-döner toplarla ışıklandırılan sahne ve çoğu karanlık köşelere yerleştirilen masalarla, kulüp tıklım tıklımdı. İnsan selinin arasında kendimize yol açmayı başararak bize ayrılan masaya doğru yürürken, bacaklarımdaki kanın tekrar dolaşıma geçmesine sevinmiştim. Timothy sevgilisiyle sarmaş dolaş karşımızdaki koltuğa yerleşirken biz de Trisha ile yan yana oturduk. Camilla, açık sarı yapay sarı saçlara sahip ufak tefek bir albinoydu. Minyon bedeninde fazla cesur giyiniyordu. Altındaki lacivert mini etek ve içini belli eden krem rengi kolsuz gömlek bunun kanıtıydı. Gözlerimi, eteğiyle aynı renk ceketinin arasından görünen ve vücuduna göre fazla iri olan göğüslerinden ayıramıyordum. Garson kızlardan birine el işareti yapan Timothy, "Ee, ne içiyoruz?" diye sordu. Arkaya taradığı dalgalı saçlarıyla aynı renk koyu renk bir deri ceket giymişti. İçinde aynı renklerde kareli bir gömlek vardı. Altındaki eskitilmiş kota imrenmemek elde değildi. Şu anda bacaklarımda olmasını istediğim tek şey bir pantolondu. Garson yanımıza geldiğinde hala birbirimize bakıp karar vermeye çalışıyorduk. "Bira olabilir." diye bir teklifte bulundum, herkes bana kararsız ve daha iyisi olabilir bakışı attı. "Bence biradan farklı bir şey içmelisin." dedi Trsiha ve ardından," Bize iki Cosmo.“ dedi. İtiraz etmedim. İçki içkiydi sonuçta. Timothy ve Camilla’nın de siparişlerini alan garson hızla yanımızdan ayrıldı. İçerisi ısındıkça kıyafetlerin üzerine giyilen ceketler teker teker çıkmaya başlamıştı. Ben ise beni ısıtan tek şeye veda etmeye henüz hazır değildim. Şu lanet elbisenin eteği de kıpırdandıkça yukarıya doğru tırmanmasaydı rahatıma diyecek yoktu aslında. İçkiler geldikten sonra masada yüksek sesli müziğe rağmen neşeli bir sohbet başlamıştı. Okuldan ve sonrasında yapılacaklardan bahsettik. Timothy tıpkı buna benzer bir gece kulübü işletmek istiyordu. Cam ise onun yanında barmaid olarak çalışacaktı. Bize son okul dedikodularını anlattı. İlk senesiydi ama daha şimdiden tüm okulu avucunun içi gibi ezberlemişti. Kahkaha attıran bir iki hikâyeden sonra, içimi ısıtan içkinin de sayesinde ceketimi çıkarmış ve kendimi muhabbete kaptırmıştım. Trisha, birbiri ardına çalan son moda şarkılar yüzünden yerinde duramıyordu. Ona bakıp gülümsüyordum ki, "Telefonunu bulabildin mi?" diye bir soru sordu Timothy. "Maalesef. Hiç bir haber yok. Sanırım hafta başında yeni bir hat çıkartmam gerekecek." Camilla, "Üzülme, “dedi."...zaten iki gündür telefon hatlarında bir sorun var." "Evet." diyerek onu onayladı Trisha. "Kampüs civarında şebeke sinyalleri ve internette bir kopukluk varmış sanırım. Neyse ki, akşamki buluşma saati için önceden haberleşmiştik." Şaşkınlıkla omuz silktim. Şu an telefonumun kapalı olmasının sebebi şebeke sorunu olabilirdi tabi. Küçük bir umut da olsa, sorun çözüldükten ona tekrar ulaşma şansı bulabilirdim belki. Bir süre sonra konu değişmiş, bende yavaş yavaş havaya girmiştim. Oturduğum yerde ellerim ve bedenim müziğe uyumlu hareket ediyordu artık. Timothy'nin anlattığı bir şakaya güldüğüm sırada, masamızın üstüne bir gölge düştü ve yüzümdeki gülümseme yavaş yavaş soldu. "Hey Curtis!" dedi Timothy. “N’aber Tim?” Timothy, yerinden kalkıp masamıza gelen uzun boylu kumral çocuğu erkekçe selamladıktan sonra yerine oturdu. Camilla ile el sıkışan çocuk bizim tarafa döndü. "Selam ben Trisha," diyerek kendini tanıttı Trish. Hemen sonra yerinden kalktı. "ve üzgünüm ama dans etmeye gidiyorum. Daha fazla dayanamayacağım." Trisha’yı öldürecektim. Onun bıraktığı boşluğa teklifsiz yerleşen Curtis, bana bakıp sırıttı. Yok artık! Timothy'nin bana attığı bakışlardan ve en yakın arkadaşımın apar topar piste kaçışından, bu çocuğun o çocuk olduğunu anlamıştım. Bakışlarımı tehlikeli şekilde karartarak karşımdaki çifte baktım. Pek etkilenmişe benzemiyorlardı. "Curtis, bu Lucy." diye bizi tanıştırdı Camilla. Kuru kuru bir, "Selam." dedim sadece. Sonra da surat asarak dikkatimi elimdeki kadehe çevirdim. Tüm neşem kaçmıştı. Curtis, Camilla ve Timothy ile sohbet etmeye devam ederken ben pistte kendisi gibi bir dans meraklısı adama yapışmış olan Trisha'yı izliyordum. Adama biraz daha sürtünmeye devam ederse, aralarında kıvılcım çıkaracaktı. Curtis denen çocuğun sohbet esnasında aramızdaki boşluğu kapatmaya çalıştığı da gözümden kaçmamıştı. Duvar dibine yaklaşabildiğim kadar yaklaşarak aramızdaki mesafeyi korumaya çalışıyordum. Camilla dans etmek istediğini söyleyince Timothy seve seve kabul etti. Birlikte masadan kalktıklarında arkalarından sessizce küfrettim. Yüksel sesle de etseydim bu gürültüde duyulmazdı gerçi. Bunu bizi baş başa bırakmak için yaptıklarını biliyordum. Harika. Öldüreceğim insanların sayısı üç olmuştu. Bakışlarım kadehimdeki kırmızı renkli sıvıdaydı. Kadehi çevirdim ve korktuğum şeyin başıma gelmemesi için içimden dua ettim. Curtis, bana biraz daha sokularak, "Bana biraz kendinden bahsetsene Lu." dedi. Tanrı ile aram cidden iyi değildi, bunu bu günlerde hiç bir duamın kabul olmamasından anlıyordum. "Öncelikle adım Lucy." dedim. “Lu değil.” Sonra da hızla içimden gözlerimi devirdim. Bunu, adımı daha önceden bilen her erkeğe söylemeyi alışkanlık haline getirmiştim ki, bu da beni a-sosyal, sohbet başlatmakta başarısız biri gibi gösteriyordu artık. Curtis, anlayışlı bir şekilde gülümsedi. Sohbetten kulağıma çalındığı kadarıyla son sınıf ekonomi öğrencisiydi ve amatör olarak futbol oynuyordu. Aslında yakından bakıldığında oldukça… hoş bir çocuktu ama yine de bir türlü kendimi onun yanında rahat hissedemiyordum. "Onu biliyorum. Güzel isim Lucy. Ne gibi şeylerden hoşlanırsın? Tim bana, bir müzik markette çalıştığını söylemişti. Kitap, kahve ve müzik. Ben de bu üçlüden çok hoşlanırım." dedi. Bana göz kırptı ama daha önce fark ettiğim şey sanırım ağzının koktuğuydu. "Ne güzel." diyebildim zorlukla. Tanrım biraz daha yaklaşırsa kusacaktım. Biraz gevşe Lucy, çok gerginsin. İç sesime kulak vererek biraz daha ilgiliymiş gibi görünmeye çalıştım. Trisha haklıydı. İnsanlarla arama mesafe koyarak ömrümün sonuna kadar yalnız bir bakire olarak yaşayamazdım. Derin bir nefes aldım ve sohbeti akışına bıraktım. Curtis, bana kendi yaptığı maketlerden ve balık tutmanın inceliklerinden bahsettiği ana kadar iyi gidiyor gibiydik aslında. Ama sonra, babasının garajında yaptığı ve yakalandığı ilk seks deneyimini anlatmaya başlayınca bende ipler tamamen koptu. Yerimden bir anda fırlayarak ayağa kalktım. "Bir şey mi oldu?" dedi geri çekilerek. Sonunda onu şaşırtmayı başarmıştım. Evet, eğer hemen yanından uzaklaşmazsam, seni kendi kadehinde boğabilirim. "Hayır. Sadece içki almaya gidecektim." diyerek ona kayıtsız bir gülümseme yollayıp, boşalan üçüncü kadehimi havaya kaldırdım. "Ben getirebilirim istersen, ya da garsonu çağırabiliriz." "Hayır. Yani evet, bunu yapabiliriz tabi ama sanırım bacaklarım uyuştu ve biraz yürümeye ihtiyacım var." İyi kurtarıştı Lucy. Kendime içimden bir beşlik çaktım. Curtis, başka bir şey söylemedi fakat bana yol vermek için ayağa kalkarken asılan suratından gönülsüz olduğu belliydi. Aynı surat ifadesine bürünmemek için tüm irademi kullanmam gerekti. Tanrım, sonunda genzimi yakan sigara dumanına rağmen nefes alabildiğimi hissediyordum. Kalabalığın arasından sıyrılarak boş bulduğum küçücük bir bar taburesine, oturmaktan ve Curtis'in saçmalıklarını dinlemekten, beynimle birlikte uyuşan popomu güzelce yerleştirdikten sonra barmene seslendim. Benim yaşlarımda, esmer, uzun boylu ve yakışıklı bir çocuktu. Bana geniş bir gülümsemeyle sırıtıp,  "Senin için ne yapabilirim güzellik?" diye sordu. Sıcak tavrı hoşuma gitmişti. Trisha’nın bu çocuk dururken pistte neden başka biriyle dans ettiğini merak ediyordum. Ama öte yandan bu çocuğu neden kafasına takıp durduğunu artık biliyordum. Gerçekten hoş çocuktu. "Biradan daha sert bir şeyin var mı? Üç tane Cosmo içtim ama bana mısın demedi." Barmen çocuk başını sallayıp anlayışla gülümsedi ve "Hemen geliyor," diyerek arkasını dönüp şişeleri ve bardakları ustaca karıştırarak, bir kokteyl hazırlamaya girişti. Bardağı tezgâhta bana doğru iterken göz kırptı. "Bir de bunu dene bakalım. İsmi cehennem." "Vay canına. Teşekkürler." diyerek kadehi elime aldım ve içindeki gök kuşağı renklerinden zarar gelmeyeceğini düşünerek içeceğimden koca bir yudum aldım. Tadı fena değildi ve kesinlikle biradan daha sertti. Ancak bir süre sonra boğazım, sıvı alev yutmuşum gibi yanmaya başlamıştı. Adının neden Cehennem olduğunu şimdi anlıyordum. Tanrım, vücut ısımın bir anda yükselmeye başladığını hissediyordum. Resmen saç diplerime kadar alev alev yanıyordum. Sertçe öksürmeye başladım. Gözyaşları göz pınarlarımı yakarken barmenin uzakta olup bu halimi görmediği için içimden şükrettim. Yine de ikinci yudumu alabilecek cesareti kendimde bulamıyordum. Yanan ağzımı kapatmaya çalışırken arkamda bir gölge, ensemde ise alevlerden daha sıcak bir nefes hissettim. Ardından bulanık gözlerle bir peçetenin bana doğru uzandığını görür gibi oldum. Kim olduğuna bakmadan peçeteyi alıp öksürmeye devam ettim. Gözlerim, boğazımdaki acıdan dolayı yaşarmaya devam ediyordu. "Yabancısı olduğun şeyler hakkında daha dikkatlisin sanıyordum?" Duyduğum sesle olduğum yerde kaskatı kesildim. Taburemden inmeden yavaşça tanıdık sese doğru yöneldim. Gözlerimin bulanıklığını gidermek için bir kaç defa kırpıştırmam gerekmişti, fakat kim olduğunu anlamam için net bir görüşe ihtiyacım yoktu. Öksürük krizim kesildiğinde ve görüntü netleştiğinde, içimden şansıma defalarca küfrediyordum. Jason Clayton ve onun muhteşem yakışıklı yüzü, şu an tam karşımda duruyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE