Güçlü spot ışıklarının altında, Jason'ın bakışları beni delip geçecek kadar keskindi. Gözlerime kilitlendiği ilk beş saniyede bunu fark ederek yerimde huzursuzca kıpırdandım. Nereden çıktığını sormak gereksizdi. Çünkü nedense Jason Clayton son bir kaç gündür benim olduğum her yerdeydi.
"Değişen bir şey yok. Yabancı cisimlere karşı hala dikkatliyim.” diyerek sorusunu yanıtladım. Konuşurken ona bakmamaya ve sesimin titrememesine özen gösteriyordum. Neden heyecanlandığımı ben de bilmiyordum. Sanki kötü bir şey yaparken yakalanmış azar işitmeyi bekleyen bir çocuk gibi utanmam gereksizdi.
"Hem o kadar da fena değil.” Kişisel alanımı işgal edecek kadar bana biraz daha sokulduktan sonra, tek kolunu tezgâha yaslayarak yüzümü incelemeye başladı.
“Cesursun. Bunu sevdim.”
Kirpiklerimin altından ona baktığımda, kollarını sıvadığı siyah balıkçı yaka bir kazak ve aynı renk kot pantolon giydiğini gördüm. Kazağının kumaşı, geniş omuzlarını sımsıkı sarmış ve kaslı göğsü, adamın güç gerektiren sporlara olan ilgisini en göz alıcı şekilde ortaya koymuştu. Ayağında, şu motorcuların giydiği bol metalli, çivili botlardan vardı ve son gördüğümden bu yana tıraş olmadığı halde, mis gibi tıraş losyonu kokuyordu. Onda beni bu kadar etkileyen ne vardı anlayamıyordum. Sıradan 1.90’lık bir adamdı işte.
"Gergin görünüyorsun. Sorun erkek arkadaşın mı?" dediğinde, şaşırarak onu incelemeyi bırakıp gözlerine baktım. Kahve ve yeşilin en muhteşem uyumuydu. İçleri haylaz pırıltılarla parlıyordu. Erkeksi baharat kokusu burun direklerimi doldurmuştu. Biçimli dudaklarına alaycı bir tebessüm yerleştirdi. Böyle güldüğü zamanlar ondan nefret ediyordum.
"Neden bahsettiğini anlayamadım."
Daha iyi anlamam için arkasında kalan masamızı başıyla işaret edince, geniş omzunun üzerinden bakmak için boynumu uzatmak zorunda kaldım. Tek başına oturan ve sıkılmış gibi sağa sola bakınan Curtis'i gördüğümde kimden bahsettiğini anlamıştım. Curtis'in gözleri beni arıyordu ve Jason Clayton benim onunla -Tanrı korusun- birlikte olduğumuzu sanıyordu. Bir yandan böyle düşünmesine yetecek kadar uzun süredir bizi izlediğini bilmek egoma iyi gelmişti doğrusu. Öte yandan içimi bir huzursuzluk kapladı. Rahatlamaya çalışarak içkimden içiyormuş gibi dudaklarımı kadehin etrafında gezdirdim. İçip içmemekte kararsızdım. Aldığım büyükçe yudumdan sonra hâlâ boğazım alev alev yanıyordu.
"Curtis mi?" dedim hayretle ve tekrar başımı iki yana sallayarak önüme döndüm. “Ah o önemli biri değil.”
"Erkek arkadaşının adı Curtis mi?"
Bunu sanki dünyanın en imkânsız şeyiymiş gibi söylemesi beni sinirlendirmişti. Ne yani benim bir erkek arkadaşımın olması bu kadar mı inanılmazdı? Bu düşünceyle içime zehirli bir ok gibi yayılan öfkemle o şapşalın erkek arkadaşım olmadığını söylemekten vazgeçtim. Onu ilgilendirmezdi sonuçta.
"Onunla yeni tanıştık.” dedim ve kadehimi döndürerek oynamaya devam ettim.
“Ve?”
“Ve o iyi birine benziyor.” Dünyanın en büyük yalancısıydım.
Bir oyun oynuyormuşuz gibi o soru sorarken ben kafamı çeviriyordum, ben konuşurken de o. Jason'ın güldüğünü göremesem de hissetmiştim. Bana o kadar yakın duruyordu ki, çevremizdeki gürültüye rağmen nefes alış verişini duyabiliyordum.
Barmeni çağırarak bir kadeh viski istedi. Vay, adamımız sıkı içiciymiş doğrusu.
Işık oyunlarıyla koyulaşan gözlerinin, yüzümde, saçlarımda, elbisemde ve bacaklarımda gezindiğini hissetmek, vücut ısımı yavaş yavaş yükseltiyor, içkimi bir kerede kafama dikmemek için sarf ettiğim tüm direnci yerle bir ediyordu. Müzik daha yavaş bir tempoda çalmaya başladığında artık birbirimizi daha rahat duyabilecek mesafede olmamıza rağmen, Jason hâlâ bana çok yakın oturuyordu.
Ismarladığım içkimden yeni bir yudum almamak için resmen kendimle savaş veriyordum. Onun önünde tekrar bir öksürük krizine girmeye ve kendimi bir kez daha rezil etmeye hiç niyetim yoktu çünkü.
“Bu, bu gece buradan birlikte ayrılacağınız anlamına mı geliyor?”
Ona tuhaf bir bakış attım ama barmene teşekkür etmekle meşgul olduğu için beni fark etmedi.
“Bu seni hiç ilgilendirmez anlamına geliyor.” dedim bana tekrar döndüğünde. Terslemem hoşuna gitmiş olacak ki sırıtmaya başladı. Sonra da bardağından hatırı sayılır bir yudum aldı.
“Haklısın. Beni ilgilendirmez tabi. Ben sadece eğer onunla çıkacaksan seni yanlış yönlendirmiş olabileceğimden endişe ediyordum.”
"O niye?" diye sormak zorunda kaldım. Sırf beni konuşturmak ve dikkatimi kendisine çekmek için böyle şeyler söylediğinin farkındaydım aslında ve bu çabasını cidden takdir ediyordum. Ancak ısrarcı insanlar, bende hep tetikte olma isteği uyandırırdı.
"Markette almaya çalıştığın şeyin boyutlarında sana yardım ederken sanırım..."dedi ve Curtis'e doğru bakıp pis pis sırıttıktan sonra bana dönerek."...yanılmış olabilirim."
Aman tanrım. Konuştuğumuz şeyin aptal bir prezervatif kutusu ve Curtis'in hiç görmediğim, büyük ihtimalle de asla görmeyeceğim şeyinin ebatları olduğunu anlayınca yüzüme birden ateş bastı. Gözlerim, cehennemden bir yudum aldıktan sonraki gibi yuvalarından fırlayacakmış gibi açılmıştı.
“Tanrım." diye inledim. “Bunu kastetmedin.”
“Neden? Yoksa yanlış bir şey mi söyledim? Prezervatifler onun için sanıyordum.”
“Bu seni hiç ilgilendirmez.” Onunla bu konu hakkında daha fazla konuşmak istemiyordum. Yanaklarım utançtan giderek daha çok kızarıyordu. "İnsanların seks hayatlarıyla uğraşmaktan başka işin yok mu senin?" Sonunda patlamıştım işte. Bu adam aptal sorularıyla sabrımı giderek zorluyordu.
Tekrar gülerek içkisinden bir yudum daha aldı. Gıcık.
"Kızma hemen. Sadece şaka yapıyordum."
Bu şaka bile olsa ki, değildi çok fazlaydı. Benden dünün intikamını aldığını biliyordum. Yanında daha fazla kalamayacağımı düşünerek yerimden fırladım. Bir an önce bu adamdan ve bende uyandırdığı tuhaf duygulardan uzaklaşmam gerekiyordu. İçmeyi düşünmediğim kadehim elimdeydi.
"Artık gitmeliyim." dedim. "Erkek arkadaşımı yeterince beklettim."
Kolumu, dirseğimden kavrayarak gitmeme engel oldu. Az kalsın içkimi dökmeme sebep oluyordu. Taburede otururken boy farkımız eşitti. Ama şimdi, ayağımdaki topuklulara rağmen yüzüne bakabilmek için kafamı yukarı kaldırmam gerekmişti.
"Onu bu kadar çok mu önemsiyorsun?"
Kısık sesi yutkunmama sebep oldu ve ağzım açık halde, karanlık gözlerine bakakaldım. Yeşil rengin koyulaşarak birden nasıl böyle kahverengiye dönüşebildiğini çözmeye çalışıyordum. Vücudundan yayılan testosteron hormonunun yoğunluğundan tüm bedenim resmen elektriklenmeye başlamıştı. Bakışlarında çözemedim fırtına bulutları saklıydı.
"Neden olmasın.” tekrar yutkundum.
Her hareketimi kusursuzca takip ettiğinden emindim ve bu da huzursuzluğumu ikiye katlıyordu. Uzanıp bardağı elimden aldı.
"En azından sana, bu kadar sert bir içkiyle geceye devam etmemeni tavsiye edebilir miyim?" dedi yumuşak bir sesle. "Yoksa sabah olduğunda başına gelenleri hatırlamayacak kadar sarhoş olacaksın."
Kafamı, içki bardağımı elimden alıp, bıraktığı tezgâhtan ona çevirdiğimde tekrar göz göze geldik. İtiraz etmek ve onun problemi olmadığını söylemek istiyordum fakat bir yanım bunu yapmayı reddediyordu. Özellikle bana böyle bakarken. Önemsiyormuş gibi...
Benimle ilgilenmesi hoşuma gitmişti. Uzun zamandır kimse beni böyle düşünmemişti. Öte yandan eminim barda beni gördüğü anda, öksürükten boğulacağımı ve gerçek anlamda cehennemi boylayacağımı düşünerek bana acımış olmalıydı. Şimdi de sarhoş olup kendimi rezil etmemden korkuyordu.
“Tamam.” dedim. Sesim neredeyse fısıltı halinde çıkmıştı.
Çıkık elmacık kemiklerine uzanan kirli sakalının çevrelediği seksi dudakları bir gülümsemeyle yukarı kıvrıldı. İçki bardağımı daha hafif bir tanesiyle değiştirmesi için barmene emir verdi. Sessiz kabullenişimden dolayı yüzüne yayılan gülümsemeyi izlerken, içimde bir şeylerin kaynayıp bacaklarımın arasına doğru akmaya başladığını hissettim. Dudaklarım resmen kurumuştu. Cehennem etkisi olmalıydı bu. Alt dudağımı ıslatmak için dilimi kullandım ve bakışlarının anında gözlerimden dudaklarıma kaymasıyla ufak bir tatmin hissi yaşadım.
"Bu arada,” dedi dudaklarıma bakmaya devam ederek. “Az kalsın unutuyordum. Bende sana ait olan bir şey var. Ve onu almadan gitmene asla izin veremem."
Ses tonu iyice alçalmıştı. Hain kalbim bir anda küt küt atmaya başladı. Aramızdaki mesafe yok denecek kadar azdı ve sert göğsü göğüslerime temas etmek üzereydi. Göğüs uçlarım bu mesafeyi azaltmak için yeterince çaba sarf ediyorlardı ama arada fazlaca kumaş parçası vardı.
"N-neymiş o?" diye soludum. Kahretsin. Sesimin titremesine engel olamıyordum. Aynı şekilde ellerim ve dudaklarımın da titrediğinden emindim.
Bana günah dolu bir bakış attıktan sonra biraz daha yaklaşınca, sertleşen göğüs uçlarımı fark etmesinden korktuğum için sırtımı canımı acıtacak şekilde arkamdaki tezgâha yapıştırdım.
Elini cebine atarak küçük bir şey çıkarıp avuçlarıma bıraktı. O an tek düşünebildiğim şey kocaman avucunun ateş gibi sıcacık olduğuydu. Bu yüzden metalin soğukluğunu hemen hissedemedim. Sonra başımı eğip baktım. Cep telefonum.
İçimdeki ağır başlı yanım başka ne olacaktı diyerek takla atan kalbimi yatıştırdı. Hayal kırıklığımı gizlemeyi başararak gülümsedim. Demek telefonum tam bir gün boyunca ondaydı. Şimdi ona bir de teşekkür borçluydum. Harika.
"Onu nerede buldun?”
“Arabamda düşürmüşsün.” dedi. “Burada olduğunu mesajlarından birini okuyarak öğrenebildim. Umarım bana kızmamışsındır.”
Jason konuşurken, kapalı olan telefonumu açmaya çalışarak elimi elinden bilerek kurtardım. Nabzımın hızlandığını fark etmesini istemiyordum.
“Neden daha önce getirmedin?”
“Arabamda olduğunu geç fark ettim. Telefonunu kurcaladığım için bana kızdın mı?”
"Hayır, ama mesajlarımı okumak yerine rehberdeki numaralardan birini aramayı deneyebilirdin.”
“Belki de haklısın. Ama o anda mesaj sesini duyunca sanırım kendime engel olamadım.”
Bunu o kadar masumane bir şekilde söylemişti ki, doğru olduğuna inanmak istedim.
Ona kuşkuyla bakınca gülümsedi.
"Sana ait olduğunu görür görmez anladım. Senden sonra arabama kimseyi almamıştım." dedi. Ciddi miydi? Buna inanmak oldukça güçtü. Yine de bu tuhaf bir biçimde hoşuma gitmişti.
"Gelen çağrılara cevap verip vermemekte kararsızdım. Erkek arkadaşın ya da ailenden birileri olabilirdi. Bunun iyi bir fikir olmadığını biliyorum. Seni kızdırmak istememiştim."
"Kızdırmadın.” derin bir nefes aldım. “Sadece bu kadar zaman onu bulup bana ulaştırmamış olmana şaşırdım. Dünden beri telefonumu sormadığım hiçbir yer kalmadı.”
"Bunu yapmak için evinin, dolayısıyla okulunun etrafında dolaşmak zorunda kalacaktım. Ki, mecbur olsaydım inan bana, bunu da yapardım. Sonra Ateşböceğim adlı kişi sana mesaj atınca bu gece burada olacağınızı öğrendim. Sene bir kez daha görebilmek için şansımı denemek istedim."
Onu dinlerken, sesinin ne kadar yumuşak ve kulağa hoş geldiğini fark etmiştim. En anlamsız sözcükler bile onun ağzından bir şiir gibi çıkabiliyordu, ya da ben kafayı bulduğum için öyle zannediyordum. Dudaklarını takip ettiğimi anlayınca Jason duraksayarak gülümsedi. Gözlerimi hızla kırpıştırarak boğazımı temizledim.
"Teşekkürler ederim Jason ama hiç olmadı çalıştığım kafeye de bırakabilirdin. Buraya kadar gelmene gerek yoktu."
Başını biraz daha eğerek dudaklarıma yakın bir mesafede durdu. "O zaman seni tekrar görme fırsatını elde edebilir miydim emin değildim." diye fısıldadı.
Sıcak nefesi yüzümü yalayıp geçerken dengede durmakta zorlanıyordum. Geriye çekilmeye çalışırken sırtımı tezgâha daha çok bastırdım. Tanrım, onu gördüğüm günden beri neyim vardı benim?
"Adımın dudaklarından dökülmesine bayılıyorum. İlk adımı kullandığına göre, artık aramız daha iyi diyebilir miyiz?" diye sordu.
“Evet. İyiyiz.”
Gözlerimiz bir dakika kadar birbirine kilitli kaldı. İkimizden biri bir şey söylemeye ve anın büyüsünü bozmaya korkuyor gibiydi. Tanrım, beni öpecek miydi? Bu kadar insanın içinde hem de? Aptalca bir fikir olduğunu bildiğim hâlde, o anda bunu yapmasını istediğimi fark ettim. Bir yabancının beni öpmesini istiyordum. Azgın feromanlarım beni ona doğru çekiyordu resmen. Evet, yapabilirdim. Parmak uçlarımda biraz yükselmem yeterliydi.
"Selam Lu!" diyen Trisha'nın sesiyle hayal dünyamdan çıkıp hızla gözlerimi kırpıştırdım. İkimiz de transtan çıkmışçasına irkildik. Jason, aramıza mesafe koymak ve gelen kişiyi görmek için isteksizce geriye çekilince neredeyse öfkeden çığlık atacaktım.
Arkadaşıma bomboş bir sele, "Sana da selam." dedim.
Trisha'nın araştırmacı gözleri hızla harekete geçmiş ve ikimizi de incelemeye başlamıştı. Bakışlarındaki şeytani pırıltılar bana, ne haltlar karıştırdığımı anladığını söylüyordu. Oysa bir şey yaptığımız falan yoktu. En azından, az öncesine kadar.
Trisha, "Bizi tanıştırmayacak mısın?" derken, sessizce yanımda duran Jason'a çapkınca bir gülüş fırlattı. İçimde bir anda oluşan kıskançlık hissine anlam veremesem de dediğini yaptım. Neydi bu aç bakışların amacı şimdi? Trisha kendine yeni bir av mı arıyordu?
"Elbette. Üzgünüm." diyerek sahte bir hayıflanma sesi çıkardım. "Bu bey, Bay Clayton. Sana arabasıyla market poşetlerimi taşımamda yardımcı olduğundan bahsetmiştim." dedim daha iyi anlaması için. Trisha'nın gözleri anında koskocaman açıldı. "Bu da en yakın arkadaşım Bayan... ııı... Campbell."
Arkadaşım, Jason'ı moleküllerine ayırmayı bitirdikten sonra içten gelen bir kahkaha patlatınca kaşlarım biraz daha çatıldı. Üstelik Jason'ın da onu baştan ayağa süzgeçten geçirmesi tepemin tasını attırıyordu.
"Bay ve Bayan mı tatlım?" diyebildi sonunda Trisha. Nihayet gülmeye bir ara verdi ve "Bu resmiyet de neyin nesi?" dedi. Kendimi birden en yakın arkadaşımı boğma isteğime engel olmaya çalışırken buldum. Jason'ın eğleniyormuş ve halinden memnunmuş gibi sırıtması, bir gecede iki cinayet işleyebileceğime işaretti.
"Sen ona aldırma Clayton. Lucy böyledir. Ben Trish,” diyerek gözlerini ciğer görmüş kedi gibi süzen arkadaşıma, “Bana Jason diyebilirsin." diyerek elini uzattı Jason.
Aralarında öfkemi kontrol etmekte zorlanan kişinin bir tek ben olduğumu fark ettim. Ayrıca bana ne oluyordu yahu? İkisinden birini kıskanmak için hiç bir sebebim yoktu ki. Kıskanmak... diyen iç sesimi başımı iki yana sallayarak savuşturdum.
Trisha, muhteşem kalçalarını aramıza sokarak barmene seslendi ve bir bira istedi. Ona da aynı seksi bakışları kullandığı gözümden kaçmamıştı. Avuçlarım terlemeye başlamıştı. Avuçlarım acıyınca tırnaklarımı etime geçirdiğimi fark ettim.
Jason'ın meraklı bakışlarını üzerimde hissediyordum. Tepkilerimi çözmeye çalışıyordu muhtemelen. Kendimi daha kontrollü olmaya zorlayarak parmaklarımı gevşettim.
Trisha, bana göz kırptıktan sonra dirseklerini tezgâha yaslayarak Jason'a döndü.
"Demek sen, Luca’nın bahsettiği şu bahçıvansın?"
Ah, lanet. Trisha ne saçmalıyordu böyle. Ben böyle bir şey söylememiştim ki. Jason'ın vereceği tepkiyi beklerken yüzüme masum bir tebessüm ifade vermeye çalıştım. Tam kendimi savunmak için ağzımı açacaktım ki,
"Botanikçi." diye düzeltti Jason. Sert tepki vermemiş olması iyiye işaretti, ancak hesapçı bakışları hâlâ benim üzerimdeydi. Şu an, yerin yedi katının da açılmasını ve beni içine yutmasını diliyordum.
"Sen de şu mesajlarda adı geçen Ateş böceği olmalısın." deyince Trisha ile aynı anda şaşırıp kaldık. Ateş böceği, yalnızca Trisha ile benim aramda bir takma isimdi. Bu adam, bunu nereden biliyordu peki? Onu iki dakika öncesine kadar tanımıyordu ki!
“Bunu nasıl anladın?” Soru Trisha’dan gelmişti.
“Ağzımdan aldın.”
Jason ikimize de aynı sakinlikle bakıp gülümsedi. “Mesajlardan birinin altında fotoğrafını gördüm.”
Trisha ile göz göze geldik.
“Yalnızca tek bir mesaj okuduğunu sanıyordum.”
“Ben öyle bir şey demedim.” Adi herifin hiç utanması yoktu. Bakışlarımla onu öldürmeye çalıştıktan sonra sohbetten uzaklaşmadan açılan telefonumu göz ucuyla karıştırmaya başladım. Telefonumun bitik bataryası dışında herhangi bir sorunu yok gibi görünüyordu. Galerimdeki aptal birkaç fotoğrafı da günler önce sildiğim için tanrıya şükrettim Trisha bilmem kaçıncı kez artık kulağıma sinir bozucu gelen kahkahasıyla Jason’ın koluna dokununca kaşlarımı kaldırıp dikkatimi yeniden ikisine vermeye başladım.
"Demek sana benden söz etti. Buna şaşırdım işte." diyordu bana bakarak.
En yakın arkadaşımın bu gece ne yapmaya çalıştığını çözemiyordum ama kesinlikle çok fazla içtiğine emindim. Şu an hem kendini hem de beni rezil ettiğinin farkında değildi. Jason kendinden emin bir tonda,
"Hayır," dedi. Sonra da omuz silkerek. "Senden bir kere bile bahsettiğini hatırlamıyorum, ama benim hakkımda konuşmuş olmanız hoşuma gitti."
İşte, Trisha buna bozulmuştu. Bunu gelen içkisinden büyük bir yudum almasından ve barmeni görmezden gelmesinden anlamıştım. Şişeyi sertçe tezgâha bıraktı ve Jason'a meydan okuyan gözlerle baktı.
Onlar konuşurken telefonumun mesaj kısmına girdim ve Trisha'dan önceki gün gelen mesajı hızla okudum.
Cuma akşamı Tim ve Cami'yle Day&Night'e gidiyoruz. Ateş böceğini yalnız bırakmayacağını bildiğimden senin de geleceğini söyledim. İtiraz kabul etmiyorum ;) xox
"...demek onun telefonunu bulup getirdin." diyerek gülen Trisha'nın sesiyle tekrar onlara döndüm. Sohbet esnasında biraz fazla yakınlaşmış olduklarını fark edince de yerimde dikleştim. Trisha eğlenmeyi severdi. Özellikle de erkekleri baştan çıkarmayı kendine garip bir şekilde misyon edinmişti. Ancak, bana yakınlaşmak isteyen -her ne kadar bu çok sık olmasa da- bir erkeğe kancayı takacak kadar basit bir kadın da değildi.
"Dünyada böyle centilmenlerin kaldığını bilmek güzel.”
En yakın dostum, potansiyel erkek arkadaşıma kur mu yapıyordu, yoksa gözlerim yanlış mı görüyordu?
Bir dakika. Jason ne zaman benim erkek arkadaşım olmuştu ki? Onun bu konuda hiçbir potansiyeli yoktu.
İzin verseydin olacaktı seni aptal, diyen iç sesime sesini kesmesini söyledim. Jason, Trisha'nın ilgisinden memnun hâlde sırıtıyordu. Eh, benim gibi bir buzdolabıyla vaktini harcayacağına, elbette şömine ateşi kadar sıcak Trisha'yı tercih edecekti. Erkeklerin doğası böyleydi.
Ona çok mu sert davranmış ve gerçekten fırsatı kaçırmış mıydım?
"Benim ateş kızılı saçlarım ve insanların ufkunu açan bir ışığım olduğunu düşündüğü için Lucy bana hep 'Ateş böceği' der."
Kıkırdayan Trisha'yı kısık gözlerle izliyordum. Hiç de öyle bir anlamı yoktu. Bunu resmen şu anda o koca poposundan uydurmuştu. Cehennem kadehim yerinde duruyor mu diye yan gözle baktım. Ya içecek, ya da karşımda dikilip kıkırdayan iki gerzeğin üzerine dökecektim. Ama bunu yaparsam bir şekilde tepki vermiş görünecek ve kafalarda soru işareti bırakmış olacaktım. Kahretsin.
"Senin bir lakabın yok mu Lucy?"
Jason vereceğim cevabı merakla bakarken, Trisha bana bakıp kötü kötü sırıtıyordu. Ona sakın dercesine bakıp, kaşlarımı uyarırcasına kaldırdım. Bana taktığı ismi şu anda ona söylerse, yemin ediyorum Trish'i bu gece öldürürdüm.
"Aslında bir tane var ama bunu isterse Lucy sana kendisi söyler." diyen arkadaşıma zorlukla gülümsedim. Tanrı'ya şükür.
"Bence de. Ve ben istemiyorum. Hiç gereği yok." diyerek yerimde kıpırdandım.
"Eee? Sen dans pistine dönmüyor musun Trish?" diyerek arkadaşımı da ait olduğu yere göndermeyi denedim. Trisha’nın daha fazla ortalığı karıştırmasına izin veremezdim. Tepkim karşısında tek kaşını kaldırarak gülümsedi. Sonra da Jason'a dönüp, "Eveeet dans." dedi. Kelimeleri uzatmasından sarhoş olduğuna ikna olmuştum. Yine de dans pistindeyken daha az konuşuyor ve daha az saçmalıyordu. Gözlerinde parlayan ışıktansa hiç hoşlanmamıştım.
"...neden sen de bana katılmıyorsun Jason?" diye sorduğunda olduğum yerde donup kaldım. Jason da en az benim kadar şaşkın görünüyordu. Bir tepki vermem mi iyi olurdu yoksa vermemem mi? Jason önce bana ardından Trisha'ya baktı. Sanki ağzımdan çıkacak tek bir şey bekliyormuş gibiydi. Hayır ya da saçmalama gibi olumsuz bir kelime. Cevap vermedim.
“Benimle dans mı etmek istiyorsun?”
Trisha, “Eveet.” diye yeniledi cümlesini. “Sence bir sakıncası var mı Lu?” diyerek bana döndüğünde aptal gibi başımı iki yana salladım. İkisine de bu tatmin hissini yaşatmayacaktım.
Sessizlik uzayıp giderken, müzik sesi yükseldi ve Flori Da - GDFR kulaklarımızda tempolu basıyla çalmaya başladı. Her bir bas sesi, kalbimin ritmiyle uyum içindeyken, heyecanım nefesimde düğümlendi. Karşımda duran ikili birden hareketlendi ve Trisha, Jason'ın elini tutarak onu piste doğru sürüklemeye başladı. Onlar giderken içimde kullanmayı unuttuğum bir şeylerin kırılma sesini duyduğuma yemin edebilirdim.
Jason, Trisha'nın ardında giderken dönüp bana baktığında yüzümü ifadesiz tutmaya çalıştım. Hatta biraz zorlayarak ona tebessüm göndermeyi bile başardım. Trisha, masamızın olduğu tarafa doğru bağırarak, "Hey Curtis,” dedi." Neden sende Lucy'i dansa kaldırmıyorsun?"
Barda olduğumu fark eden Curtis, gülümseyerek bana doğru gelmeye başlayınca, içimden Trisha'ya sayısız küfürler yağdırmaya başladım. Hayır, asıl Jason’ı dansa kaldırmayı teklif ettiğinde başlamıştım. Bunu yaptığına gerçekten inanamıyordum.
Curtis yanıma gelerek bana nerede olduğumu, dakikalardır beni beklediğini ve merak ettiğini söyledi. Laf. Eğer gerçekten merak etseydi beni bu küçücük barda bulması çok da zor olmazdı. Kulaklarım uğuldamaya başladığından sonraki sözlerini duyamadım. Trisha ve Jason birbirine sarılmış, pistin ortasında dans ederken tüm bedenim adeta bir heykel gibi kaskatı kesilmişti.
Ben daha ne olduğunu anlayamadan Curtis beni de beraberinde piste sürükledi ve kollarının arasına çekerek ileri geri sallamaya başladı. Oyuncak bir bebekmişim gibi bedenime yön vermesine izin veriyordum ama ruhum kesinlikle başka bir dansın gölgesindeydi.
Jason önce bizi fark etmedi. Yüksek sesli müzik yüzünden Trisha'nın kulağına eğilip bir şeyler söylüyor, Trisha da buna kahkahalarla gülüyordu. Sonra aynı şeyi diğeri yapıyordu. İçimde kıvılcımlanan öfkem bir çığ gibi büyüyordu. Hangisine daha çok kızgın olduğuma karar veremiyordum bir türlü. Günlerdir beni tavlamak için uğraştıktan sonra -üstelik bu kadar yaklaşmışken- her şeyi berbat eden Jason’a mı? Yoksa en yakın arkadaşım olan ve beni sırtımdan bıçaklayan Ateşböceği Trisha'ya mı? Onun kanatlarını tek tek yolmazsam bana da Lucy...
"Çok güzelsin biliyor musun?" diyen Curtis'in sözleri beynimde adeta şimşekler çaktırdı. Şu anda bu sözleri duymak istediğim en son kişi bile değildi. Benden etkilendiğini düşünmek çok güzel bir duyguydu ancak nedense bunu şu an istemediğimi fark ettim. Eli belimden aşağıya doğru kayınca ondan biraz uzak durmam gerektiğine karar verdim. Eğer izin verseydim kıçımı mıncıklayacak gibiydi.
Bu arada Trisha'nın dans esnasında yaptığı figürler dudak uçuklatacak cinstendi. Kusursuz vücudunda, kollarındaki adama temas etmedik hiç bir yer bırakmamıştı. Jason'ın kolları ise onun incecik belinde duruyordu ve ayakta bir sağa bir sola sallanıyordu sadece. Onun da, Curtis'in beni okşamaya çalıştığı gibi Trisha'yıa dokunmamış olması içimi az da olsa rahatlattı.
Bir süre sonra hareketli ve kışkırtıcı müzik, tekrar yavaş ve romantik bir melodiye dönüştü. Çiftler bir birine biraz daha yaklaştı. İşte o an Jason ile göz göze geldim. Bana sanki ruhumu okurcasına bakması gözlerimi yaşartmıştı. Kollarında olduğum adam yüzünden kaşlarının çatıldığını görmek güzeldi. En azından huzursuz olan bir tek ben değildim. Beni kıskanmış olabilir miydi? Bunu gerçekten istiyordum. Beni kıskanmasını ve gelip beni Curtis'in kollarından çekip kurtarmasını. Ama yapmadı. Trisha'nın ısrarcı kolları boynundaydı ve minik hareketlerle sarhoş arkadaşımı pistte döndürüyordu.
Sonra aniden başka bir şey oldu. Curtis sert yerlerini benim yumuşak yerlerime bastırırken kulağıma, "Böyle daha iyi mi?" diye fısıldadı.
Ve gözlerimin arkasında yüksek voltajlı bir ışık patlayarak beynimde bir flashback (geçmişe dönüş) canlandı. Artık baktığım yerde sahne ve dans eden çiftleri değil eski evimizin merdivenlerini görüyordum.
Vakit, gece yarısı olduğundan ortalık çok fazla karanlıktı. Korktuğum için ışıkları yakmadan merdivenleri çıplak ayaklarımla hızla tırmanmaya başladım. Kolumun altına sıkıştırdığım oyuncak bebeğimin düşmemesi için sıkı sıkıya tutarken, diğer elimle ucuna basmamak için geceliğimin eteğini kaldırıyordum. Ayaklarım soğuk mermer taşlar yüzünden üşüdüğü halde, minik bedenim gördüğüm kâbustan dolayı titriyordu.
Şu an tek yapmak istediğim, annemin güvenli ve şefkatli kolları arasında olmak ve beni teselli eden sesini duymaktı. Nefesimi kontrol altına almaya çalışarak koşturarak üst kata çıktım ve annemin odasının önüne kadar hiç durmadan yürüdüm.
Kapısı azıcık aralıktı ve içeriden tuhaf sesler geliyordu. Bu çok garipti. Çünkü o gece babam iş için şehir dışına çıkmıştı. Seslerin ne olduğunu merak ederek annemin iyi olup olmadığını öğrenmek için kapıyı yavaşça ittim. Gördüğüm manzara karşısında ise donup kalmıştım.
Annem tamamen çıplaktı. Ve yatakta bir başka çıplak adamla sarmaş dolaştı. Nefesim boğazımda düğümlenirken onların çıkardığı sesleri duymamak için kulaklarımı tıkamak istedim.
İkisi de nefes nefeseydi ve adam anneme, "Böyle daha iyi mi?" diyordu. Sesini tanıdığımda titrek bir nefes verdim ve ağzımdan küçük bir çığlık kopmasını engelleyemedim. Kendi çığlığımı duymamak için ellerimle kulaklarımı kapatıyordum. Bebeğim ayaklarımın dibine düşmüştü. Yataktakilerin panikle benim olduğum tarafa dönmüştü.
Annem, beyaz çarşaflardan birini üzerine dolayarak bana doğru gelirken ağlıyordu.
“Ah bebeğim. Gel buraya!”
Gözüm yataktaki adama kaydı. Saçı başı dağılmıştı. Bedeninin alt tarafı örtülerin altında kalmadı için çıplaktı. Yüzünde kibirli bir gülümsemeyle bana bakıyordu. Ve bakışlarında öfke vardı. O an benden nefret ettiğini biliyordum. Ama ben ondan daha çok nefret ediyordum. Annem ona bağırarak bir şeyler söylüyordu. Küçük kalbim yerinden çıkacakmış gibi atarken, son anda annemin bana yaklaştığını görüp kaçmaya başladım.
Oradan ve o iğrenç görüntüden kaçıp uzaklaşmalıydım. Ama yapamıyordum. Gördüğüm sahne, kısa bir film gibi sürekli zihnimde dönüp duruyordu. Annemin ağlayarak arkamdan koştuğunu duysam da durmamıştım. Burnumu çektiğimde gözlerimden yaşlar boşaldığını ancak fark edebilmiştim. İhanet duygusu kalbimi parça parça etmişti.
Çıktığım merdivenlerden koşarak indim ve odama girip kapıyı arkamdan çarparak kilitledim. Diğer taraftan annemin yalvaran sesi ve yumrukları yükseliyordu. Onu duymak istemiyordum. Bahanelerini dinlemek istemiyordum. Babama ve bize ihanetine kılıf uydurmasına izin veremezdim.
Yatağıma girdim ve yastığımla kulaklarımı tıkayarak cenin pozisyonuna geçtim. O an, nefret ettiğim kadından yani, öz annemden uzak olmak dışında başka hiçbir şey istememiştim. Ve o adam... ondan da kesinlikle nefret ediyordum.
"Hey Lucy, sen iyi misin?"
Curtis'in sesiyle kendime geldim ve etrafıma hızla bakınınca hala barda olduğumuzu fark ettim. Day&Night'e geri dönmüştüm. Dans pistinin ortasındaydık ve Curtis durmuş, endişe ve korkuyla yüzüme bakıyordu.
"Sen titriyorsun."
"Ben... iyiyim." dedim, ama sesim aksini söylüyordu.
“Emin misin?”
Elini yüzüme değdirmeye çalışınca başımı hızla geri çektim. Bakışlarım dans eden diğer çifte kaydığında Jason da endişeli gözlerle bizi izliyordu. Yaşadığım anıların kâbus gibi tam da o anda aklıma gelmesi çok kötü olmuştu. Terlediğimi fark ederek Curtis'in kollarından hızla kurtuldum.
"Üzgünüm, ben… ben gitsem iyi olacak."
Curtis'den bir cevap beklemeden hızla Trisha ve Jason'ın yanına doğru yürüdüm. Jason benim geldiğimi görünce dansı durdurarak Trisha'dan bir adım uzaklaştı.
"Sorun ne?"
Ben daha bir şey söylemeden soru soran Jason'ı görmezden gelerek Trisha'ya, "Gidelim mi artık?" dedim.
Trisha, midesindeki alkolün tesiriyle sürekli olarak gülümsüyordu fakat gitmek fikrinden hoşlanmamış olacak ki, anında yüzünü buruşturdu. "Daha yeni gelmiştik Luu." diyerek tekrar dansa etmeye çalıştı ancak Jason ona izin vermedi. Öfkeli bakışları benimle ardımda bıraktığım Curtis arasında gidip gelmişti.
Ancak, "Sen iyi misin?" dediğinde tekrar Jason'ın yüzüne bakabildim. Gözlerinde rahatsız olmuş bir ifade vardı.
"İyiyim." dedim sertçe ve" sadece gitmek istiyorum." diyerek Trisha'ya baktım. "Sen gelsen de, gelmesen de."
Trisha öfkelendiğimi anladıktan sonra başını suçlu gibi yere eğdi. Ancak onun pişmanlıklarıyla uğraşacak durumda değildim. Midemden acı bir safra tadı hızla ağzıma doğru hızla yükseliyordu.
"Eve yalnız dönme. Clayton seni bırakır." Bir rica değildi. Jason'a dik dik baktım. Ona tekrar ismiyle seslenmediğim için kızmıştı sanırım. Kıçımın kenarı. "Dikkatli kullan ve daha fazla içmesine izin verme."
Tipik bir ebeveyn gibi talimatlarım sıraladıktan sonra cevap vermesine fırsat vermeden masama yürüyerek ceketimle çantamı aldım.
Birbirinin içine düşen Camilla ve Timothy çifti beni son anda fark ederek öpüşmelerine ara verdi.
Timothy, "Nereye gidiyorsun Lucy?" diye sordu.
"Eve." dedim ceketimi üzerime beceriksizce giymeye çalışırken. Telefonumu çantama attıktan sonra da masaya bir miktar para bıraktım. “Kendimi pek iyi hissetmiyorum.”
"Yalnız mı dönüyorsun? Ya Trsiha?" Camilla’nın Trisha için endişelenmesine hiç gerek yoktu. Arkadaşım emin ellerdeydi ve keyfi yerindeydi. O ve Jason'a içtenlikle mutluluklar dileyebilirdik. Hayır, dileyemezdim. Sinirliydim ve saçmalıyordum. Ne düşündüğümden bile emin değildim. Bir an durup arkama baktım ve Curtis, Trisha ve Jason'ın masamıza doğru gelmekte olduğun görüp küfrettim. Trisha'nın yüzündeki ifadeden ne bok yediğini anladığını varsayıyordum.
"Seni evine bırakayım." dedi Jason. Ona hayretle baktım. Hâlâ bana emirler yağdırabileceğini mi sanıyordu?
“Yardımına ihtiyacım yok.” dedim keskin bir reddedişle. "Sen Trisha ile kal."
Trisha, omuzları düşmüş hâlde sessizce koltuğa çökerken bu kez teklif Curtis'den geldi.
"O hâlde izin ver, sana ben eşlik edeyim?"
Jason, Curtis'e öldürecekmiş gibi baktı. Curtis sertçe yutkunarak bir adım geriledi. İkisine de lanet olsun.
Tekrar, "Gerek yok.” dedim. “Bir taksiyle giderim." Tartışmanın bitmiş olmasını diliyordum ancak Timothy,
"Bekle!" diyerek son anda beni durdurdu. Dönüp onlara baktım. Suçlarcasına Trisha’ya bakıyorlardı.
"Cami ile ben de eve gitmek üzereydik. Seni giderken bırakırız." deyince, bu kez itiraz etmedim. Gece yarısı eve taksiyle dönmeye meraklı değildim ama ruh halimi düşünecek olursak, burada daha fazla kalmak da istemiyordum. Timothy'nin eski kamyonetiyle dönmek, diğer ikisiyle gitmekten daha iyiydi.
"Tamam." dedim ve hızlanarak çıkışa doğru ilerledim. Camilla ve Timothy bağırarak arkamdan koşturuyordu ancak onları beklemeye hiç niyetim yoktu. Boğulacak gibiydim. Temiz hava almalıydım.
Otoparka doğru yürürken daha fazla dayanamadım ve bir ağacın dibine midemde ne var ne yoksa çıkartmaya başladım. Timothy ve Camilla koşarak gelirken elimle durmalarını işaret ettim. Öğürürken gözlerimden akan yaşları gizleyebilmeme sevinmiştim. Timothy, arabadan bir şişe su çıkarıp bana uzattı. Minnetle serin suyu kana kana içtim.
Tanrım, her şey üst üste gelmişti ve kendimi bok gibi hissediyordum. Kamyonetin arka koltuğuna çöktüğümde, aynadan bana bakışlarını gördüğümde içimden bir ses Timothy ve Camilla’nın beni eve bıraktıktan sonra Trisha'ya hesap sormak için geri döneceklerini söylüyordu. Siktir et! İstediklerini yapabilirlerdi. Benim bir daha gelmeyeceğim kesindi.