BENİM OLANI KİMSE ALAMAZ

1144 Kelimeler
Gökhan’ın silahını indirmesi bir lütuf değil, Zülal için müebbet bir hapis cezasının onanmasıydı. Avlunun ortasında yağmurun altında dimdik duran o adam, abisini ölümün kıyısından çekip almıştı ama karşılığında Zülal’in ruhunu tamamen karanlığa gömmüştü. Zülal balkondan içeri girdiğinde dizlerinin bağı çözüldü. Soğuk mermer zemin, zümrüt yeşili elbisesinin içinde titreyen bedenini bir nebze olsun serinletmedi. Aşağıda motor sesleri uzaklaşırken, Zülal’in zihninde tek bir isim yankılanıyordu Yusuf. Gökhan’ın "sakat" diye aşağıladığı, bacağını kırdığı ama kalbindeki yerini bir milim bile sarsamadığı tek adam. Zülal, Gökhan’ın odaya gelmesini beklemeden yerinden kalktı. Kapı artık kilitli değildi; Gökhan aşağıda zaferinin tadını çıkarıyordu. Ama Zülal biliyordu ki Yusuf, sevdiği kadını o canavarın elinde bırakmayacaktı. Konaktan birkaç kilometre ötede, dağ yolunun kıyısındaki eski bir bağ evinde gaz lambasının titrek ışığı iki adamın yüzüne vuruyordu. Yusuf, bacağındaki sargıya aldırmadan masaya tutunarak ayakta durmaya çalışıyordu. Yanında ise Zülal’in küçük ağabeyi Ali vardı. Ali, az önce konak avlusunda yaşanan o aşağılanmayı hazmedemiyordu. "Gördün mü Yusuf?" dedi Ali, yumruğunu masaya vurarak. "Kardeşimi bir mal gibi sergiledi. 'O benim karım' dediğinde babamın bile sesi çıkmadı. O herif Zülal’i sadece Zerda’nın intikamı için değil, bizi yok etmek için tutuyor orada." Yusuf’un gözleri kan çanağına dönmüştü. Acı sadece bacağında değil, gururundaydı. "Gökhan o silahı indirdiğinde merhamet etmedi Ali. O herkesin önünde gücünü gösterdi. Zülal’i o zindandan alacağız. Ama bu sefer silahla kapıya dayanarak değil. Gökhan’ı en zayıf yerinden, o kibrinden vuracağız." Ali, Yusuf’a doğru eğildi. "Nasıl olacak o iş? Konak kuşatılmış gibi korunuyor. Hamit Ağa’nın itleri her köşe başında." Yusuf sinsice gülümsedi. Bu gülümseme, aşkın değil, intikamın karıştığı kirli bir plandı. "Gökhan yarın akşam aşiret işleri için şehre inecek. Haberi bana içeriden geldi. Konakta sadece yaşlılar ve birkaç muhafız kalacak. Zülal’e haber uçurmamız lazım. Onu arka bahçedeki eski kuyu tarafından çıkaracağız. Ama asıl mesele onu çıkarmak değil, Gökhan’ı o yolda pusuya düşürmek." Ali duraksadı. "Öldürecek miyiz?" "Hayır," dedi Yusuf, dişlerini sıkarak. "Ölmek kurtuluştur. Onu en büyük korkusuyla yüzleştireceğiz. Sevdiği kadını koruyamadığı gibi, 'karım' dediği kadını da elinden nasıl kaçırdığını tüm bölgeye izleteceğiz. Rezil rüsva olacak. Zülal benim yanımda olduğunda, Gökhan’ın o heybetli duruşundan eser kalmayacak. O zaman kan davası değil, onur davası başlayacak ve o onur Gökhan’da yok." Aynı saatlerde Gökhan odaya girdi. Üzerinden sular damlıyordu. Ceketini yere fırlattı ve yatağın kenarında, sırtı dönük oturan Zülal’e baktı. Zülal’in omuzları dikti; az önceki ağlama nöbeti yerini buz gibi bir nefret kemikliğine bırakmıştı. "Abin yaşıyorsa, bu senin sayende," dedi Gökhan, sesi odanın içinde yankılanarak. "Ama bir daha o kapıya gelirse, Zülal, yemin ederim ki cesedini ellerinle yıkarsın." Zülal yavaşça ayağa kalktı. Elbisesinin ağır işlemeleri yerlerde sürüklendi. Gökhan’ın tam karşısına dikildi. Aralarındaki mesafe o kadar azdı ki, Gökhan genç kızın gözlerindeki o saf nefreti tüm çıplaklığıyla görebiliyordu. "Bana bir borç yüklemeye çalışma Gökhan," dedi Zülal, sesi hiç titremeden. "Sen abimi benim için değil, Zerda’nın hayali izin vermediği için vurmadın. Sen vicdanınla boğuşuyorsun. Ama şunu bil o kapıya bin kere de gelseler, ben senin asla 'karın' olmayacağım. Sen bu konakta bir cesetle yaşıyorsun. Kalbi Yusuf için atan, ruhu seninle aynı havayı solumaktan iğrenen bir cesetle." Gökhan’ın gözleri karardı. Zülal’in kolunu kavrayıp onu kendine doğru çekti. "Yusuf mu? O sakat herif için mi bu direncin? O seni koruyamadı bile! Seni benim kucağıma bıraktı ve kaçtı!" "Kaçmadı!" diye bağırdı Zülal. "Geldi! Canı pahasına geldi! Sen ise sadece zorla tutmayı bilirsin. Bir gün Gökhan... Bir gün bu kapılar açılacak ve ben arkama bile bakmadan gideceğim. O zaman senin o büyük adın, o şanın şerefin yerle bir olacak." Gökhan onu sertçe yatağa doğru itti. "O gün gelmeyecek. Sen bu duvarların arasında yaşlanacaksın. Şimdi uyu... Yarın yeni bir hayat başlıyor. Artık 'esir' değilsin, bu konağın hanımısın. Ve bu rolü öyle bir oynayacaksın ki, herkes buna inanacak." Gökhan odadan çıkıp kapıyı dışarıdan kilitlediğinde, Zülal yastığının altına gizlediği küçük kağıt parçasını çıkardı. Akşamki arbede sırasında kahyanın karısı Esma, eline tutuşturmuştu bu notu. Notta sadece üç kelime yazıyordu. Yarın gece, kuyu. Zülal, notu göğsüne bastırdı. Kalbi yerinden çıkacak gibi atıyordu. Yusuf onu bekliyordu. O sakat haliyle, o yaralı bacağıyla onu kurtarmaya gelecekti. Gökhan’ın ona sunduğu o zümrüt yeşili hayat, Yusuf’un vadettiği bir lokma kuru ekmekten daha değersizdi. Ertesi gün konakta garip bir hazırlık vardı. Gökhan, babası Hamit Ağa ile çalışma odasında kapalı kapılar ardında konuşuyordu. Ali ise bu sırada bağ evinde planın son detaylarını gözden geçiriyordu. Yusuf’un planı basitti ama risk büyüktü. Zülal’i konaktan kaçırıp sınırın ötesine, akrabalarının yanına geçireceklerdi. Ancak Ali’nin içini kemiren bir şey vardı. Yusuf’un gözlerindeki o intikam hırsı, Zülal’e olan aşkından daha mı büyüktü? "Yusuf," dedi Ali, tüfeğini temizlerken. "Zülal’i aldıktan sonra duracağız, değil mi? Sadece gideceğiz. Gökhan’ın peşimize düşeceğini biliyorsun." Yusuf, pencereden dışarıya, kararan gökyüzüne baktı. "Gökhan peşimize düşecek elbet. Ama o peşimize düştüğünde, o çok sevdiği konak alevler içinde olacak Ali. Kardeşini alacağız ama onun dünyasını da başına yıkacağız. Bu iş sadece bir kaçış değil, bir yıkım olacak." Ali yutkundu. Yusuf’un bu kadar ileri gideceğini tahmin etmemişti. Ama artık geri dönüş yoktu. Kardeşinin o konakta her geçen gün eridiğini biliyordu. Gökhan’ın dokunuşunun Zülal için ölümden beter olduğunu hissediyordu. Gece yarısı olduğunda konak derin bir sessizliğe büründü. Gökhan, planlandığı gibi akşam saatlerinde şehre gitmişti. Zülal, odasında üzerine koyu renkli, sade bir ferace geçirdi. Mücevherleri, o pahalı elbiseleri masanın üzerine öylece bıraktı. Onlar Gökhan’ın esaretinin sembolleriydi. Yavaşça kapıya yöneldi. Esma, kapıyı önceden aralık bırakmıştı. Koridorda süzülürken kalbi boğazında atıyordu. Merdivenleri parmak uçlarında indi. Mutfak kapısından arka bahçeye sızdı. Yağmur durmuştu ama yerler çamurluydu. Karanlığın içinde eski kuyunun olduğu yere doğru ilerledi. Kuyunun başında bir karaltı belirdi. Zülal nefesini tuttu. "Zülal?" diye fısıldadı bir ses. "Yusuf!" Zülal kendini o sesin sahibinin kollarına attı. Yusuf, bacağı yüzünden hafifçe sendeledi ama onu sımsıkı tuttu. "Buradayım güzelim, buradayım. Geçti." "Gidelim Yusuf, ne olur gidelim buradan. O gelmeden..." Tam o sırada bahçenin diğer ucundan bir ışık patladı. Bir projektör, kaçak aşıkların üzerine çevrildi. Zülal çığlık atarak Yusuf’a sokuldu. "Gitmek o kadar kolay mı sanıyordunuz?" Bu ses Gökhan’ın sesiydi. Ama Gökhan şehirde olmalıydı. Karanlığın içinden onlarca silahlı adam ve en önde Gökhan belirdi. Gökhan’ın yüzünde ne öfke vardı ne de şaşkınlık; sadece derin, hayal kırıklığıyla karışık bir nefret. "Ali’yi bağ evinde paketledik Zülal," dedi Gökhan, ağır adımlarla onlara yaklaşarak. "Senin o kahraman abin, planı sattı sanma. Bizim kahya her şeyi çoktan anlatmıştı zaten." Yusuf, Zülal’i arkasına alıp silahını çekmeye çalıştı ama bacağındaki ağrı ve üzerine doğrultulan onlarca namlu onu durdurdu. "Bırak onu Gökhan!" diye bağırdı Zülal. "Onun bir suçu yok, ben istedim! Ben kaçmak istedim!" Gökhan, Yusuf’un tam önünde durdu. Silahının namlusuyla Yusuf’un sakat bacağına vurdu. Yusuf acıyla yere yığıldı. "Aşkınız beni duygulandırdı," dedi Gökhan, alaycı bir tonla. "Ama unuttuğun bir şey var Zülal. Bu topraklarda kaçış yoktur. Hele benim olan bir şeyin kaçışı, sadece mezara olur." Gökhan, Zülal’i saçlarından yakalayıp kendine çekti. Yusuf yerde kıvranırken, Gökhan karısının kulağına fısıldadı: "Şimdi izle Zülal. Sevdiğin adamın nasıl bir zavallı olduğunu izle. Ve şunu unutma bu gece sadece Yusuf’un bacağı değil, senin tüm umutların kırılacak." Zülal’in feryadı konak duvarlarında yankılanırken, Gökhan’ın gözlerindeki o kor ateş, artık sadece Zerda için değil, bizzat Zülal’i kül etmek için yanıyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE