ABİME KIYMA

1343 Kelimeler
Gökhan şişenin dibinde kalan son yudumu boğazını yakarak midesine indirdi. Gözleri yatakta sırtı dönük yatan Zülal’in üzerindeydi. Omuzlarının hafifçe sarsılması dursa da, genç kızın uyumadığını, nefesini bile kontrollü aldığını biliyordu. Oda sessizdi ama Gökhan’ın kafasının içi sanki bir savaş meydanıydı. Alkol bile Zerda’nın o kanlı hayalini zihninden söküp atamamıştı. Aksine, her yudumda o hayal daha da netleşmiş, Zülal’e olan öfkesiyle arzusu birbirine dolanmıştı. Sabahın ilk ışıkları konağın pencerelerinden sızmaya başladığında Gökhan oturduğu koltukta sızıp kalmıştı. Kapının sertçe vurulmasıyla sıçrayarak uyandı. Gelen Hamit Ağa’nın kahyasıydı. "Ağam," dedi kahya kapı aralığından. "Hamit Ağa seni aşağıda, sofrada bekler. Önemli mesele varmış." Gökhan bir kıza, bir kapıya baktı. Zülal hala kıpırdamıyordu. Üzerine ceketini alıp, hiçbir şey söylemeden odadan çıktı. Kapıyı arkasından kilitlemeyi de ihmal etmedi. Aşağı indiğinde babası masanın başında, her zamanki heybetli ve ifadesiz haliyle oturuyordu. "Otur Gökhan," dedi Hamit Ağa. Sesi yorgun ama emir kipiyle doluydu. "Geceki arbedeyi duydum. Yusuf’un bacağını kırmışsın. İyi etmişsin de, bu iş böyle uzayıp gitmez. Köy kaynıyor. Jandarma tepemizde bitecek yakında." Gökhan sandalyesini hırsla çekti. "Bitsin baba! Kim gelirse gelsin. O it benim kapıma dayanmanın bedelini ödedi. Daha fazlasını isterse, bu sefer bacağını değil canını alırım." Hamit Ağa elindeki tesbihi masaya bıraktı. "Mesele Yusuf değil. Mesele kanın kurumaması. Zerda’nın intikamı dedin, kızı aldın getirdin. Ee? Ne değişti? Hala geceleri içip koltuklarda sızıyorsun. O kız o odada yaşadığı sürece, bu yara kapanmaz." "Kapanmayacak zaten!" diye bağırdı Gökhan. "Kimse bu yaranın kapanmasını beklemesin. Ben o kızı buraya huzur bulmak için değil, onlara huzuru haram etmek için getirdim." "O zaman gereğini yap," dedi Hamit Ağa, gözlerini oğluna dikerek. "Eğer o kız senin karınsa, aşiret bunu bilmeli. Yarın akşam büyük bir yemek verilecek. Zülal’i koluna takıp o sofraya oturacaksın. Herkes onun artık bu konağın gelini olduğunu, geri dönüşün olmadığını görecek. Özellikle de o Yusuf duyacak bunu." Gökhan’ın boğazı düğümlendi. Zülal’i o sofraya, o kurtların önüne atmak... Onu herkesin önünde "karım" diye tanıtmak, kendi içindeki savaşı daha da kızıştıracaktı. Ama babasına karşı çıkmadı. Başını hafifçe sallayıp sofradan kalktı. Yukarı çıktığında Zülal uyanmış, pencerenin önünde dışarıyı izliyordu. Gökhan kapıyı açınca dönüp bakmadı bile. "Hazırlan," dedi Gökhan sert bir sesle. "Akşama misafirler var. Şehir merkezinden kıyafetler gelecek. En iyisini giyeceksin. Bu akşam bu konakta kim olduğunu herkes görecek." Zülal yavaşça döndü. Gözleri şişmişti ama bakışları hala dikti. "Benim kim olduğumu herkes biliyor Gökhan. Ben senin esirinim. Bunu süsleyip püsleyip insanlara göstermek seni daha mı büyük bir adam yapacak?" Gökhan ona doğru yürüdü, tam önünde durdu. "Hayır, seni benim malım yapacak. Herkes elini kolunu sallayarak sana ulaşamayacağını anlayacak. Özellikle de o sakat sevgilin." Zülal acı bir gülümsemeyle karşılık verdi. "Senin en büyük korkun ne biliyor musun Gökhan? Senin malın olmam değil, senin olmamam. Sen beni buraya hapsetsen de, en pahalı elbiseleri giydirsen de ruhumun yanına bile yaklaşamıyorsun. Ve bu seni her geçen gün biraz daha bitiriyor." Gökhan elini kaldırdı, sanki bir tokat atacakmış gibi duraksadı. Ama eli havada asılı kaldı. Zülal gözünü bile kırpmadı. Gökhan dişlerini sıkarak elini indirdi ve odadan fırtına gibi çıktı. Akşam olduğunda konak ışıl ışıldı. Bölgenin ileri gelenleri, aşiret reisleri bir bir avluya doluşuyordu. Gökhan, üzerinde siyah takım elbisesiyle merdivenlerin başında duruyordu. Kalbi, hiç alışık olmadığı bir tempoda çarpıyordu. Kapı açıldı ve Zülal dışarı çıktı. Üzerinde zümrüt yeşili, ağır işlemeli bir elbise vardı. Saçları omuzlarından aşağı dökülüyordu. Gökhan bir an nefes almayı unuttu. Kız o kadar güzel ve o kadar mağrur duruyordu ki, avludaki uğultu o göründüğü an bıçak gibi kesildi. Zülal merdivenleri inerken Gökhan’a bakmıyordu, sanki bir idama gidiyormuş gibi boşluğa bakıyordu. Gökhan yanına gidip kolunu uzattı. Zülal bir an tereddüt etti, sonra parmak uçlarıyla Gökhan’ın koluna tutundu. Dokunuşu Gökhan’ın kolunu yakmıştı. Birlikte büyük sofraya doğru yürüdüler. Yemek boyunca Gökhan’ın gözü Zülal’in üzerindeydi. Masadaki adamlar bir yandan yemek yiyor, bir yandan Gökhan’ı tebrik ediyordu. Ama herkesin gözündeki o sinsi ifadeyi Gökhan görüyordu. Onlar için bu bir evlilik değil, bir ganimet sergisiydi. Masada oturan yaşlı bir ağa, kadehini kaldırarak Gökhan’a seslendi. "Gökhan evlat, kanı kanla temizlemek zordur ama sen en güzel yolu seçmişsin. Düşmanının en kıymetlisini yanına almışsın. Bundan sonra barış olur mu dersin?" Gökhan tam cevap verecekken Zülal söze girdi. Sesi masadaki herkesin duyabileceği kadar net ve soğuktu. "Kanı kanla temizlemezler ağam," dedi Zülal. "Kanı ancak merhamet temizler. Ama bu sofrada o kelimenin anlamını bilen birini göremiyorum." Masaya bir sessizlik çöktü. Hamit Ağa’nın yüzü asıldı, Gökhan’ın eli yumruk oldu. Gökhan, Zülal’in kolunu masanın altından sıkıca kavradı. "Zülal, haddini bil," diye fısıldadı dişlerinin arasından. "Haddimi biliyorum Gökhan," dedi Zülal ona dönerek. "Asıl haddini bilmeyen sizsiniz. Beni bir kalkan gibi kullanıp vicdanınızı rahatlatmaya çalışıyorsunuz ama olmuyor, değil mi?" Gökhan daha fazla dayanamadı. Sandalyesini iterek ayağa kalktı ve Zülal’i de beraberinde sürükledi. "Müsaadenizle," dedi masadakilere. Zülal’i sert adımlarla konağın içine, yukarı odaya doğru çekti. Odaya girdikleri an kapıyı tekmeleyerek kapattı. "Ne yapmaya çalışıyorsun sen? Herkesin önünde beni küçük düşürmeye ne hakkın var?" Zülal elbiseyi umursamadan yatağın kenarına çöktü. "Küçük düşen sensin Gökhan. O adamların sana bakışlarını görmüyor musun? Seni takdir etmiyorlar, senin acizliğine gülüyorlar. Bir kadını zorla burada tutarak erkeklik tasladığını sanıyorsun." Gökhan üzerine yürüdü. "Acizlik öyle mi? Ben sana acizliğin ne olduğunu göstereceğim!" Onu kollarından yakalayıp kendine çekti. Aralarındaki mesafe kapandığında, Gökhan’ın nefesi Zülal’in yüzüne çarpıyordu. Zülal’in gözlerindeki o korkusuz meydan okuma, Gökhan’ın tüm savunma duvarlarını yıktı. Onu öpmek, içinde yanan o cehennemi söndürmek istiyordu. Dudakları tam Zülal’in dudaklarına değeceği sırada, odanın kapısı yumruklandı. "Ağam! Gökhan Ağam! Çabuk aşağı gel!" Kahyanın sesi telaşlıydı. Gökhan, Zülal’i bırakıp kapıya koştu. "Ne var ne oluyor?" "Ağam, jandarma değil... Yusuf... Yusuf konağın kapısına gelmiş. Yanında da Zülal Hanım'ın abisi Ali var. Kapıda silahlar çekildi, Hamit Ağa seni çağırır!" Gökhan duyduklarıyla sarsıldı. Zülal’in abisi... Buraya, ayağına kadar gelmişti. Gökhan belindeki silahı kontrol etti, gözleri kararmıştı. "Buradan çıkma," dedi Zülal’e dönerek. Sesi artık öfke değil, saf bir nefretle doluydu. "Abinin canını senin gözlerinin önünde almamı istemiyorsan sakın aşağı inme." Zülal olduğu yere yığıldı. "Hayır, yapma... Gökhan dur!" Ama Gökhan çoktan odadan çıkmıştı. Koridorlarda yankılanan bot sesleri, dışarıdaki fırtınayla birleşiyordu. Gökhan avluya çıktığında, devasa kapının önünde iki grubun karşı karşıya olduğunu gördü. Karşı tarafta Yusuf, bir arkadaşının omzuna tutunmuş, bacağı sargılı halde duruyordu. Ama Gökhan’ın gözü onun yanındaki adamdaydı. Zülal’in abisi, elinde tüfeğiyla tam karşısında duruyordu. Gözlerinde ne bir korku ne de bir pişmanlık vardı. "Kardeşimi ver Gökhan!" diye bağırdı adam. "Bu iş bitti. Kan davası bitti. Kardeşimi almadan buradan gitmem." Gökhan silahını çekti ve namluyu adamın alnına doğrulttu. "Senin buraya gelmen intihar etmek demek. Zerda’nın kanı hala yerdeyken, hangi yüzle kardeşini istersin?" "Zerda’yı kardeşim Osman öldürdü!" diye haykırdı adam. "Biliyorsun. "Kapa çeneni!" diye kükredi Gökhan. "Onun adını o kirli ağzına alma!" Tam o sırada konağın balkonundan bir çığlık yükseldi. Zülal, kilitli kapıyı bir şekilde zorlayıp balkona çıkmıştı. "Abi! Git buradan! Seni öldürecek, git!" Gökhan kafasını yukarı kaldırdı. Zülal’in o perişan hali, abisine olan feryadı... İçindeki o karanlık ses "Vur!" diyordu. "Şimdi vur ve her şeyi bitir." Parmağı tetiğe gitti. Tam o sırada, zihnindeki o görüntü tekrar canlandı. Ama bu sefer Zerda yerde yatmıyordu. Zerda, Zülal’in olduğu balkonda duruyordu. Zülal’in arkasına geçmiş, ellerini onun omuzlarına koymuştu. Zerda’nın gözleri bu kez "Neden beni kurtarmadın?" demiyordu. Sadece hüzünle Gökhan’a bakıyordu. Gökhan’ın eli titredi. Silahın namlusu milim milim aşağı kaydı. Karşısındaki adamı vurursa, Zülal’i tamamen kaybedecekti. Onu sonsuza dek bir düşman olarak görecekti. Ama vurmazsa, Zerda’ya olan borcunu ödeyememiş olacaktı. "Gökhan, yapma..." diye fısıldadı Zülal yukarıdan. Sesi rüzgarın içinde kaybolup gidiyordu ama Gökhan onu duymuştu. Gökhan silahını yavaşça indirdi. Herkes şaşkınlık içindeydi. Hamit Ağa "Ne yapıyorsun oğul? Vursana!" diye bağırdı. Gökhan, Zülal’in abisine baktı. "Git," dedi alçak ama buz gibi bir sesle. "Şimdi git. Eğer bir daha bu topraklara ayak basarsan, seni jandarmaya değil, kendi ellerimle cehenneme teslim ederim. Kardeşin burada kalacak. O artık benim karım. Onu koruyacak olan da, ona hesap soracak olan da benim." Yusuf ve adamları bir an duraksadı. Zülal’in abisi silahını indirdi, gözlerinde karmaşık bir ifadeyle yukarıdaki kardeşine baktı. Zülal ağlıyordu. "Gidiyoruz," dedi adam Yusuf’a. "Kendi rızasıyla gelmediği sürece, burada kalacak." Grup yavaşça geri çekilip karanlıkta kaybolurken, Gökhan öylece avlunun ortasında kaldı. Yağmur yağmaya başlamıştı. Damlalar yüzündeki teri ve barut kokusunu yıkarken, başını kaldırıp balkona baktı. Zülal hala oradaydı. Göz göze geldiler. O an, ikisi de biliyordu; bu sadece bir savaşın sonu değil, çok daha büyük ve yıkıcı bir hikayenin başlangıcıydı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE