TANITIM🌼
Miroğlu Konağı’nın taş duvarları arasında zaman durmuş, nefesler kesilmişti. Dilan, bu devasa kapılardan içeri bir "bedel" olarak girdiğinde, onu bekleyen şeyin sadece soğuk bir oda ve bitmek bilmeyen hakaretler olduğunu sanıyordu. Karşısındaki adam, Baran Miroğlu, bir kaza sonucu tekerlekli sandalyeye mahkûm kalmış, bacaklarındaki feri sönmüş ama gözlerindeki ateşi tüm dünyayı yakacak kadar harlamış yaralı bir aslandı. Baran için Dilan, sandalyede hapsolmuş erkekliğinin en büyük, en hırçın imtihanıydı.
O daracık odada, dışarıdaki törenin ve nefretin sesleri silinirken, sadece Baran’ın tekerlekli sandalyesinin o metalik gıcırtısı ve iki yaralı ruhun çarpışan nefesleri duyuluyordu. Baran, tekerlekli sandalyesini Dilan’ın üzerine sürdüğünde, aralarındaki mesafe sadece saniyeler içinde eridi. Güçlü kollarını Dilan’ın beline dolayıp onu sarsıcı bir hamleyle kucağına, o metal yığınının üzerindeki kendi gövdesine çektiğinde, Dilan neye uğradığını şaşırmıştı. Dizleri, Baran’ın cansız ama heybetli bacaklarının iki yanına düştüğünde, aralarındaki o yasaklı ve yakıcı çekim ilk kez bu kadar çıplaktı.
"Bana bak!" diye kükredi Baran, sesi bir komutanın emri kadar sert, bir aşığın fısıltısı kadar davetkardı. "Bacaklarımın tutmuyor olması, sana hükmedemeyeceğim anlamına gelmez Dilan. Bak… Her zerrem seni istiyor, seni paramparça etmek için sabırsızlanıyor." Dilan, kucağında oturduğu o dar alanda, Baran’ın bacaklarının arasındaki o amansız uyanışı, o devasa sertliği kasıklarında hissettiğinde beyni uyuştu. Baran’ın erkekliği, bacaklarının cansızlığına inat, büyük bir hırsla uyanmış, Dilan’ın kadınlığına bir mühür gibi baskı yapıyordu.
Odanın serin havası, yırtılan elbiselerin sesiyle bir kez daha ısındı. Baran, bacaklarındaki o meşhur hissizliğin intikamını alırcasına, üst gövdesindeki o muazzam güçle Dilan’ı kendine mühürledi. Tenin tene değdiği o an, sadece bir birleşme değil, bir teslimiyet savaşıydı. Dilan’ın iniltileri odanın tavanına yükselirken, Baran’ın elleri onun vücudunda bir mülk sahibi gibi geziyor, her dokunuşunda ona kimin kadını olduğunu hatırlatıyordu. Sakat bir adamın karanlığına gönüllü bir dalıştı bu. Baran, onu kalçalarından kavrayıp kendi üzerine, o uyanmış şehvetinin tam merkezine indirdiğinde; Dilan için dünya artık sadece Baran’ın gözlerinden ve o bacaklarındaki cansızlığa inat dünyayı yerinden oynatan sarsıcı hareketlerinden ibaretti.
Ancak bu konakta şehvetin bedeli kana bulanmış bir ihanetti. Tam tenlerin tuzu birbirine karışmışken, kapıların ardında bekleyen sinsi eltiler, oğlunun bir "bedel" gelin tarafından baştan çıkarılmasını hazmedemeyen bir ana ve geçmişten gelen kanlı bir not, her şeyi yerle bir etmek için pusu kurmuştu. Baran, Dilan’ı kucağında bir kraliçe gibi taşırken mi ölecekti, yoksa duyduğu o korkunç kumpas yüzünden onu bu karanlık kilerlere mi mahkûm edecekti?
Bacakları tutmayan ama arzusuyla dünyayı dize getiren bir ağa ile o ağanın hem celladı hem de tek ilacı olan bir gelinin, töre ve şehvetle örülmüş kanlı masalı başlıyor. Bu konakta hiçbir dokunuş cevapsız kalmayacak ve her birleşme yeni bir fırtınanın fitilini ateşleyecektir. Hazır mısınız Miroğlu Konağı’nın karanlık odalarında kaybolmaya?