Birinci Bölüm
KARANLIĞIN KALBİNDE
1. Bölüm – “Yalancı Peri Masalı”
Sara Monroe sabah güneşi yüzüne vurduğunda gözlerini araladı. Yüksek tavanlı, beyaz tonlarda döşenmiş yatak odasının büyük pencerelerinden sızan ışık, zarif dantel perdelerin ardından süzülüyordu. Ünlü iş adamı Alex Carter’la evliliğinin dördüncü yılıydı ve hayatı, dışarıdan bakıldığında bir peri masalını andırıyordu.
Yataktan kalktı, ayakları kadife halıya değdiğinde parmak uçlarında yürüyerek banyoya yöneldi. Aynaya baktı. Kusursuz cildi, uzun altın sarısı saçları ve masumiyetle bakan iri yeşil gözleri… Güzeldi, bunu biliyordu. Ama çoğu zaman, bu güzelliğin ardında yalnız bir kadın vardı. Bunu kimse fark etmiyordu. Belki bir tek, babası... Senatör Richard Monroe.
Alt kata indiğinde mutfakta yalnızlık onu karşıladı. Her sabah olduğu gibi Alex çoktan çıkmıştı. Kahve makinesi çalışıyordu ama ne bırakılmış bir not ne de söylenmiş bir “günaydın” yoktu.
Bir an durdu, evlenmeden bir süre önce Alex'le birlikte yaşamaya başlamışlardı. O sıralar Alex'in ona karşı ne kadar kibar olduğunu, her sabah birlikte yaptıkları kahvaltılarında sohbet ettiklerini, Alex’in onu iltifatlarıyla şımartıp, alnından öptüğünü hatırladı. Şimdi ise sadece sessizlik vardı. “İşleri yoğun,” diyerek kendini teselli etti.
Kahvesini alıp verandaya çıktı. Geniş bahçenin yeşilliğine bakarken içini dolduran düşüncelerle baş başa kaldı. Son zamanlarda aklını kurcalayan bir mesele vardı: Çocuk sahibi olmak.
İçinden geçenleri geçen hafta Alex’e açmıştı.
“Bence artık çocuk sahibi olmanın zamanı geldi,” demişti Sara, o gün akşam yemeğinde. “Sence de ailemizi büyütmek güzel olmaz mı?”
Alex gözlerini kaçırmıştı. Her zaman yaptığı gibi konuyu değiştirmişti.
“Şirket birleşmesi yaklaşıyor, hiç zamanı değil. Belki yıl sonuna doğru düşünürüz,” demişti. Bu konuşma defalarca tekrar etmişti. Bahaneler değişiyordu ama cevabı değişmiyordu.
Sara, annesini erken yaşta kaybetmişti, tek çocuktu kardeşi yoktu. Hep büyük bir aile kurma hayali vardı. Sevgi dolu, sıcak, gerçek bir yuva... Alex bu hayali gerçekleştirebileceklerine onu inandırmıştı oyüzden onunla evlenmişti. Ama evlendikten sonra Alex çok değişmişti. Sara sadece Alex’in karısıydı. Bir sevgi objesi gibi, sadece vitrinde sergilenen bir isim. Kalbine dokunan biri değil. Sara bir süredir Alex'in onunla babasının mevkisi için evlendiğini düşünmeye başlamıştı ama bu korkunç fikri yüksek sesle dile getirmeye cesareti yoktu.
Sara'nın telefonuna gelen mesaj düşüncelerini böldü. Babasındandı:
“Tatlım, öğle yemeğini birlikte yiyelim mi? Sana güzel haberlerim var.”
Gülümsedi. Babası her zaman onun güvenli limanıydı. Onun yanında kendini hala çocuk gibi hissediyordu. Hemen cevap yazdı:
“Saat kaçta, nerede buluşalım?”
Sara, öğle yemeği için sade ama zarif bir elbise giydi. Saçlarını dalgalı bırakmış, makyajını hafif tutmuştu. Washington’daki Capitol Hill’e yakın, babasının sıkça tercih ettiği restorana gitti.
Senatör Richard Monroe onu gördüğünde ayağa kalktı. Kızına sarılırken gözlerinde alışılmışın dışında bir hüzün vardı.
“Güzelliğin annene benziyor her geçen gün,” dedi, gözlerinde eski günlerin özlemiyle.
“Sen de hâlâ Washington’ın en karizmatik adamısın,” diyerek koluna girdi Sara. Gülüştüler.
Sipariş verdikten sonra babası ciddileşti.
“Bugün biraz fazla duygusal hissediyorum. Belki de yaşlandım,” dedi.
Sara başını eğdi. “Hayır, sadece çok çalışıyorsun. Ama bana güzel bir haber vereceğini söylemiştin?”
Richard bir zarf uzattı. “Annenin bıraktığı bir mektup. Vaktiyle sana vermem gerektiğini düşündüm ama hazır değildin. Şimdi hazırsın.”
Sara zarfı açmadı, sadece başını salladı. Mektubu çantasına koydu. İçindeki duygular kıpırdanıyordu ama dışarıya belli etmek istemedi.
“Seninle gurur duyuyorum Sara. Bu hayatta kendi ayaklarının üzerinde durmanı istedim hep,” dedi babası. Sara tıp eğitimini dereceyle tamamlamış bir doktordu. Uzmanlığını almak istemiş ama üniversite hastanesi başka şehirde olduğu için Alex istememişti. Sara o sıralar aşk sarhoşu olduğu için Alex’i kırmamış okul biter bitmez evlenmişlerdi. Babası bu fikri çok hoş karşılamasa da kızının mutluluğu için sesini çıkarmamıştı. Sara şimdi oldukça pişmandı ama araya zaman girdiği için tekrar hastaneye eğitime başlamaya cesareti de yoktu.
Sara bir an durdu. “Sen... iyi misin baba?”
“İyiyim,” dedi Richard, gülümsedi. Ama gözleri başka bir şey söylüyordu.
O gece Sara, akşam yemeği için Alex’i bekledi. Masayı özenle hazırlamış, onun sevdiği yemekleri yaptırmıştı. Üstelik konuşmak istediği şeyler vardı: çocuk, babasının mektubu, hissettikleri.
Ama saatler geçti, Alex gelmedi. Ne mesaj attı ne aradı. Sara yine yalnızdı.
Ertesi sabah Alex kahvaltı masasına geldiğinde, Sara sessizliğini bozdu.
“Dün akşam seni bekledim.”
Alex omzunu silkti. “Aniden toplantı çıktı.”
“Yine mi?” dedi Sara, yavaşça. “Bu böyle nereye kadar sürecek Alex?”
Adam başını kaldırmadan kahvesini içti. “Şirket büyüyor Sara. Bunun için çabalıyorum. Hem şu çocuk konusu… Zamanı değil.”
“Ne zaman olacak?” dedi Sara, gözleri dolu dolu. “Aile olmak istemiyor musun?”
Alex cevap vermedi. Sadece ceketi aldı ve kapıya yöneldi. Sara’nın gözünden süzülen yaşları görmedi bile.
Sara o gün karar verdi Alex'ten boşanacaktı ve bu mutsuz evliliğe bir son verecekti.
Alex gerçekten de Sara'yı kandırmış, kendine aşık etmiş evliliğe ikna edene kadar aşık bir adam numarası yapmıştı. Tek derdi Senatör babasının bağlantılarını kullanarak şirketini büyütmek, illegal kirli işlerini bürokrasi engeline takılmadan ilerletebilmekti.
Fakat işler Alex'in umduğu gibi gitmemişti. Sara'nın babası Senatör Richard Monroe oldukça dürüst bir bürokrattı. Bu durum Alex ve ortaklarını rahatsız etmeye başlamıştı. Hem Senatörü hem de Sara'yı ortadan kaldırmak için hain planları vardı.
İki gün sonra
Sabah saatlerinde Sara bir telefon aldı.
“Hanımefendi… üzgünüm. Babanız... Senatör Richard Monroe bu sabah evinde geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi. Müdahaleye rağmen kurtarılamadı.
Telefon çaldığında her şey normaldi. "Merhaba kızım" diyecek sandı o tanıdık sesi, belki de akşama gelecek mi diye soracaktı. Ama çatallanan ses, ağzından dökülen o kesif kelimeler - "Babanızı kaybettik" - zihninde bir yarık açtı. "Hayır, bu bir yanlış anlaşılma olmalı" diye mırıldandı dudakları titreyerek. Daha dün kahkahaları evi dolduruyordu, daha sabah "Görüşürüz canım" demişti. Elleriyle yüzünü kapattı, sanki görmese gerçek olmayacaktı bu kabus. Ciğerlerine çektiği her nefes iğne gibi batarken, "İnanamıyorum" diye inledi. İçinde bir parça kopmuş, zaman donmuş, her şey anlamsızlaşmıştı. Babasız bir dünya... Bu kadar ani, bu kadar acımasız, bu kadar imkansızdı işte.
Sara için biran Dünya dönmeyi bıraktı. Telefon elinden yere düştü. Kalbi sıkıştı, boğazı yandı. Her şey... bir anda karardı. Kulaklarında çınlayan o acımasız cümle, kalbini paramparça etmişti. Nefesi kesildi, dizlerinin bağı çözüldü, gözyaşlarıyla boğuşurken içinde fırtınalar koptu. Onsuz bir hayat düşünemiyordu; elleri hep sıcak, sesi hep sakin, varlığı hep güven veren babası... Şimdi bir yokluktu işte, dipsiz bir kuyu. Her anı, her hatırası gözlerinin önüne üşüşürken, boşluğun ağırlığı göğsüne çöktü. "Artık yok" diye fısıldadı içinden, ama ruhu kabullenemiyordu. Babacığı... Onun dünyasıydı o, şimdi yıldızları sönmüş bir evrende savruluyordu.