Mühürün laneti

1024 Kelimeler
Azerun halkı, korkunun ağırlığıyla geri çekilirken, yaşlı bir kadın dizlerinin üzerine çöküp toprağı öptü. Onun hareketlerini takip eden bir sürü korku dolu genç yaşlı oldu. Herkes kafasını yere vurup ağlayarak Gök yüzüne bakıyordu. Ama ne için dua ettiklerini bilmeden sadece gök yüzüne bakıyorlar di “Kut Anu, O kutsal atalar... Yerlerin göklerin sahipleri değerli şamanların ruhları. Bize doğru yolu gösterin... O kutsal şamanların evladı Ertuge söyle bize bu şey ne istiyor bizden?” Şaman yorgun gözlerini mühürlü kitabın üzerindeki kararmış spiral işaretlere dikti. Ruhu çekilmiş gibi hissediyordu sanki o kitaptaki bişey onun ruhunu emiyordu. Sanki o semboller, yağmurdan değil, Güneşten hiç değil bir gölgenin içinden doğmuştu. Ve nuru yutmak için yaratılmıştı. “Bu kitap,” dedi yavaşça, “kanla uyanır, onu bilene korkunç bir kudret verir ama bu kudret onun laneti olur, Sonsuz bir yaşam verir ama varlığını tüketir, sayısız zenginlik verir ama ömrünü alır bu kitabın sahibi korkunç bedeller öder ve geri dönüşü yoktur.” Köylüler içlerinden birinin nefes aldığını bile duyamayacak kadar sessizdi. Bazi açgözlülerin gözleri zenginliği sonsuz yaşamı duyunca gözleri çoktan çakmak çakmak olmuş ve kitabın sahibi olmanın hayalini kurmuşlardı bile. Tüm dünyayı ayaklarına serecek kudret sadece bir kaç adım ötede duruyordu ve bunak bir şaman ondan korkun sakının diye bas bas bağırıyor du. Ertuge devam etti: “Bizim tapınağımız bu toprağa ait değilmiş. Bizler... buraya ait değiliz... bu şey karanlığın içinden gelendir. Ona sahip olduğunu sananlari ise o karanlığa götüren bir köprüdür. Bu yer… önceden seçilmiş. Daha kadim daha güçlü şey tarafından seçilmiş...” Gökyüzü birden şimşekle yarıldı. Bir bebeğin ağlaması duyuldu. Hayvanlar çığlık attı, köpekler uludu. Sanki doğa bile o kitabı kabullenmiyordu. Ama bebeklerin ağlamaları bile sanki gerçekliği yansıtmiyordu sanki hayvanların çığlıkları arka fonda bir müzik gibi asla ne dediği anlaşılmayan ama hep var olan bozuk bir plakta çalan eski bir müzik gibi... Sanki doğa o anda tüm kabileye yüz çevirmiş gibiydi. Renkler soluk... sesler kısık... Ertuge titrese de halkına döndü: “Bu kitabı gören herkes artık kaderine mühürlenmiştir.” Tarak, beklenmedik bir cesaretle öne çıktı. “Açalım o halde! Belki de tanrılar bize bir işaret gönderiyor! Belki bizim lanet sandığımız şey aslında bir lütuf” Ertuge gözlerini öfkeyle açtı. “Bu tanrıların değil! Bu unutulmuş olanın işidir!” Ama uyarısı gecikti. Tarak, yaşını başını almış erkeklerden destek alarak mühür taşını kaldırmak için küreğini altına soktu. Yaşlı şaman, gözleri dolu dolu fısıldadı: “Sen o karanlığı uyandırdığının farkında değilsin evlat…” Mühür taşı gıcırdayarak yerinden oynadı. Önce ince bir çatlak… Sonra soğuk bir nefes… Ve ardından: Yer altında yüzyıllardır susmuş olan şey, ilk kez nefes aldı. Bu nefes yalnızca toprağı değil, insanların içini de yarıp geçti. Mühür taşı yerinden oynadığında çıkan ses, kimsenin sandığı kadar yüksek olmadı. Daha çok; kemiklerin birbirine sürtünmesi gibi, içerden gelen bir sızıltıydı. Toprak bunu duydu. İnsanlar değil. Kimse kaçmadı... Azerun halkı, ne gördüğünü ne de neye tanıklık ettiğini anlayamadan geri çekildi. Hiçbir şey açıkça olmamıştı aslında. Kimse ölmemiş, kimse bağırmamıştı. Ama meydandaki herkes, aynı anda aynı hissi yaşadı: Sanki içlerinden bir parça, görünmez bir el tarafından yerinden sökülmüş ve yerine soğuk bir boşluk bırakılmıştı. Ateş yeniden yanıyor gibiydi ama ısısı yoktu. Gecenin karanlığı eskisi gibi değildi; daha yoğun, daha ağırdı Sadece meydandaki hava ağırlaştı. Ateşin dumanı yükselmedi; yanlara doğru yayıldı, sanki bir şeyden çekinir gibi. Kadınlardan biri çocuğunu kucağına almak istedi, kolları titredi. Çocuk ağlamadı ama gözlerini açtı. Normalden fazla açıktı gözleri. Ertuge dizlerinin üzerine çöktü. Kitap kapalıydı. Ama kapanmış olması, susmuş olduğu anlamına gelmiyordu. Şaman bunu iliklerinde hissediyordu. Bu kitap, açılmak için değil; hatırlanmak için yaratılmıştı. Halktan bazıları başlarını tutuyor, bazıları mide bulantısıyla yere eğiliyordu. Çocuklar sebepsiz yere ağlıyor ama sesleri çıkmıyor du, hayvanlar meydanın kenarlarında huzursuzca dolanıyordu. Ama kimse henüz “lanet” kelimesini telaffuz etmiyordu. Çünkü lanet, ilk anda anlaşılmazdı. Lanet, insanın fark etmeden kabul ettiği bir yazgıydı. Kitap artık eski bir eşya gibi durmuyordu. Ertuge dizlerinin üstüne çöktüğünde bunun kendi isteği olup olmadığını ayırt edemedi. Avuçları toprağa değdi. Toprak soğuk değildi. Nemli de değildi. Canlıydı. Parmaklarının altından çok hafif bir kıpırtı geçti; solucan gibi değil, nefes gibi. Halk geri çekildi sandı kendini. Oysa hiçbiri meydanın dışına çıkmamıştı. Ertuge, kitabın kapağındaki spirallere bir kez daha baktı. O işaretler artık eskisi gibi cansız değildi. Her biri, bakılmadığında bile oradaymış hissi veriyordu. Şaman boğuk bir sesle konuştu: “Bu kitap bir eşya değil. Bu… bir yük.” Kabile reisi öne çıkmak istedi ama adım atamadı. Ayakları, sanki toprağa kök salmış gibiydi. Meydandaki herkesin başına gelen buydu: Kimse kitabın yanından uzaklaşamıyordu. Bilinçleri kaçmak istiyor, bedenleri ise itaat ediyordu. Bir adam boğazını temizlemek istedi, sesi çıkmadı. Bir diğeri yere tükürdü; tükürük toprağa değmeden kayboldu. Kimse bunu yüksek sesle söylemedi ama herkes fark etti. O gece kimse “lanet” demedi. Çünkü lanet, adı konduğunda değil; fark edilmediğinde işlerdi. Ertuge başını kaldırdı. Kitaba baktı. Bakmak zorundaydı. İçinden geçen düşünce ona ait değildi: Bu burada kalmalı. Bu düşünceyi kim gönderdi, neden gönderdi, sormadı. Sormak aklına gelmedi. Sanki hep böyle düşünmüş gibiydi. Aynı anda, meydandaki birkaç kişi de aynı şeyi hissetti. Kimisi bunu bir korku sandı. Kimisi görev. Kimisi ise sebebini bilmediği bir sahiplenme. Gece yarıladi. Yağmur dinmedi. Ama kitap ıslanmadı. Gece ilerledikçe halk yavaş yavaş evlerine dağıldı. Ama dağılan yalnızca bedenleriydi. Hiçbiri, o andan sonra eskisi gibi uyuyamadı. Bazıları rüyalarında toprağın altında nefes alan bir şey gördü. Bazıları uyanıkken fısıltılar duydu. Bazıları ise uzaklara dalmışken hareket eden gölgeler gördü. Bazılarıysa hiçbir şey görmedi, hiçbir şey duymadı — ama kalplerinde tarif edemedikleri bir bağ oluştu. Kitap meydanda bırakıldı. Ama aslında artık meydan, kitabın içindeydi. Sabaha karşı, yine herkes meydana korku dolu gözlerle doluştu. Ertuge, sabaha karşı kitabın yanına döndü. Diz çöktü. Ellerini toprağa koydu. Ve fısıldadı: “Biz seni bulmadık… Sen bizi seçtin.” Cevap gelmedi. Ama şaman, omuzlarında bir ağırlık hissetti. Sanki görünmez bir zincir, ruhuna dolanmıştı. Meydandan ilk ayrılanlar oldu. Ayakları geri geri gitti. Sanki arkalarında görünmeyen bir ip vardı. İpler kopmadı. Sadece uzadı. Ve Azerun halkı, o sabah uyandığında şunu fark etmedi: Artık orası onların köyü değildi. Onlar, oranın insanıydı. O an, Azerun Kabilesi’nin bazıları çoktan mühürlenmişti. Kimileri fark etmeden, kimileri korkuyla, kimileri ise henüz içindeki açgözlülüğün neye dönüşeceğini bilmeden… Kitap sabırla bekliyordu. Çünkü zaman onun tarafındaydı. Ve bu, yalnızca ilk bekçilerin hikâyesiydi. Ertuge, nihayet gerçeği sezdi. Bu kitap sahip seçmiyordu. Bu kitap bekçi bağlıyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE