MÖ 4.200 — İlk medeniyetlerin oluşması
İnsanlığın henüz kelimeleri tam anlamıyla şekillendirmediği, dağların tanrı; rüzgârın ise kehanet sayıldığı çağlar. Şimşeklerin tanrıların gazabı, afetlerin ise bir kavmin laneti sayıldığı zamanlar... İlk medeniyetlerin tuğlalarının atılmaya başlamasıyla yer yüzüne çıkmak için can attı karanlığın zulmeti
Günlerdir süren sis, Azerun Kabilesi’nin yerleştiği vadinin üzerine bir örtü gibi çökmüştü. Kabile halkı bu sisin, doğacak büyük bir şeyin belki bir kötülük belkide en güzel güneşli günlerin habercisi olduğuna inanıyordu. Şamanları Ertuge ise sisin ardında saklanan uğursuz bir sessizlik seziyordu. Yıllardır doğanın işaretlerini okumuş, gök yarıldığında ne zaman yağmurun geleceğini, kuşlar alçak uçtuğunda ne zaman ölümün yaklaştığını bilmişti. Ama bu sessizlik… Bu bambaşka bir şeydi.
Azerun Kabilesi, kutsal olduğuna inandıkları ormanın kalbinde yeni bir tapınak inşa etmeye girişmişti. Bu tapınağa "Kara Taş Mabedi" adını vermişlerdi; zira mabedin merkezine dikilecek olan siyah taşın, göklerden düştüğüne inanıyorlardı. Taş öylesine sert, öylesine soğuktu ki hiçbir alet yüzeyine iz bırakamıyordu. Kabileye göre bu taş tanrıların değil, daha eski bir varlığın armağanıydı.
Kabile, mabedin temeli için ormanın en derin kısmındaki toprağı kazarken gece gündüz çalıştı. Toprak öylesine yaş, öylesine ağırdı ki kazılan her çukur birkaç saat içinde sularla doluyor, işçiler defalarca yeniden başlamak zorunda kalıyordu. Bu durum bile başlı başına uğursuz bir işaretti; ancak kabile reisinin kararlılığı karşısında kimse ses çıkaramıyordu.
Bir akşamüstü, güneş dağların ardına çekilirken kazıcılar hala soğuk havaya aldırış etmeden kazmalarini sallamaya devam ediyorlardi uğursuz uğultulari bastırmak için kendi aralarında bir birlerine toprak atıyor şaka yaparak içten içe gelen ve her taraflarını saran o korkuyu bastırmaya çalışıyorlardi. Azerun erkekleri, büyük taş blokları taşımak için omuz omuza verirken, gençlerden biri; iri yapılı, gözü pek fakat düşüncesizliğiyle tanınan Tarak, çamurlu zeminde bir parıltı fark etti. Yağmurla kazınmış toprağın altında, sanki taş değil de insan elinden çıkmış bir yüzey görünüyordu. İlk başta bunun bir kaya parçası olduğunu düşündü.
"Herkes buraya... şunu kazıyın...,” dedi Tarak, heyecanı saklayamayan bir sesle.
Bir iki vuruş sonra, yağmurun yıprattığı toprak tabakası çöktü. Fakat kazmayı vurdukça kaya değil; düşmüş bir kerpiç gibi hafifçe parçalanan, ama içinden garip desenler çıkan bir yüzey açığa çıktı.
Kazılan yer biraz daha temizlendiğinde, Arkasından, zamanın bile unuttuğu bir şey ortaya çıktı. toprağın altından çıkan şey boyu bir insan kolu kadar olan, üzerinde bilinmeyen semboller işlenmiş bir sandıktı
Üzerinde hiçbir tanrının, hiçbir büyüğün adının olmadığı; yalnızca tanımlanamayan spiraller, kırık çizgiler, birbirine dolanan siyah işaretlerle bezenmiş bir kapak…
Tarak geri adım attı.
“Bu taş değil… Bu başka.”
Nefesi kesilmişti. Tarak’ın yanındaki gençlerden biri cesaret edip yüzeyi eliyle sildi. Parmakları, işaretleri takip ederken istemsizce titremeye başladı.
Sandık ahşap değildi. Taş değildi. Metal hiç değildi.
Parmaklarına değen her işçinin gözünde yanıp sönen bir karıncalanma hissi bırakan, garip bir maddeden oluşuyordu. Sanki canlıymış gibi.
"Çabuk biri koşsun şamani çağırsın..." dedi aralarında en tecrübeli kazıcılardan birisi.
herkes farkındaydı buldukları şey hayra alamet değildi. Ama kimse korkudan hareket etmemiş nefes dahi almayı unutmuştu. Kazıcıların lideri, ürpererek şaman Ertuge’ye haber götürdü.
“Bunu görmelisiniz, Şaman… Toprağın altında bir… bir şey var.”
Fısıltılar yayıldı, insanlar toplandı. En sonunda, omzunda geyik derisi peleriniyle şaman ortaya çıktı. Ertuge ağır adımlarla kazı alanına geldi. Rüzgâr hafifçe uğulduyordu ama uğultunun içinde insan sesine benzeyen bir fısıltı vardı. Şamanın omurgasından bir soğukluk geçti.
Sandığı görünce gözlerini kıstı. İçindeki sezgi, yıllardır bastırmaya çalıştığı o derin korkuyu kuvvetle dürttü. O an hiç kimse, yaşlı şamanın yüzünün neden bembeyaz kesildiğini anlayamadı.
Halkın şaşkın gözleri arasında diz çöktü ve sandığın üzerindeki sembolleri parmağıyla izledi. Avuç içlerini parşömeni andıran yüzeye koyduğunda taşın içinden geliyormuş gibi ince bir uğultu yükseldi; belli belirsiz bir nefes gibi. Dokunduğu an, semboller kısa bir anlığına solgun kırmızı bir ışıkla titredi; sonra tekrar sönükleşti.
“Bu… o olamaz. O mühür bizden önce gömülmüştü.”
Kadınlar çocuklarını geriye doğru çekti. Erkekler adım atmaya korktu. Çevresindeki işçiler geri çekildi. Herkes nefesini tutmuştu.
Ertugenin aesi titredi:
“Bu bir taş değil… Bu, mühürlenmiş bir sandık”
Köylüler arasında fısıltılar koptu.
“—sandik mı?”
“—Toprağın altına gömülü sandık olur mu?”
“—Kut’un laneti mi bu?”
Ertuge başını eğdi. Yağmurun altında yüzü gölgelenmişti.
“Bu sandık tanrıların değil… karanlığın kaleminden çıkmış gibi.” diye fısıldadı kendi kendine
Ertuge, içinden bir ses duydu. Ses, dışarıdan gelmiyordu; tam kafatasının içinden yükselen, eski ve paslı bir yankı gibi:
“Beni bulmanız gecikti…”
Şaman kaşlarını çattı. “Kim var orada?” diye fısıldadı ama cevabı yoktu. Ses yokmuş gibi yeniden sessizlik çöktü.
"Bu şeyi acilen köy meydanına taşıyın reisi de çağırın nerede olursa olsun çabuk gelsin bu bir işaret ama hangi tarafın işareti çözmemiz lazım"
Gece çöktüğünde sandığı kabile meydanına taşıdılar. Ateş çemberi kuruldu, erkiler hazırlandı. Herkes, şamanın o sandığı açmasını bekliyordu.
Ertuge, halkın huzurunda diz çöktü. Sandığın kapağında hiçbir kilit yoktu. Ama dokunulduğunda hafifçe titreşiyor, sanki içindeki şey nefes alıyormuş gibi bir sıcaklık veriyordu.
Şaman derin bir nefes aldı ve ellerini sandığın üzerine koydu. Ve o an, mühür taşı derin bir çatlak sesi verdi. Toprak, sanki içeride tutulan nefesin dışarı sızmasına engel olamıyormuş gibi titredi. Ateş aniden sönmeye yüz tuttu. Gök gürledi. Rüzgâr, tapınak temelinin kazıldığı ormandaki tüm dalları aynı anda salladı.
Halk, dehşet içinde geri çekildi.
Sandık yavaşça açıldı.
İçinden hiçbir canlı çıkmadı, hiçbir yaratık yükselmedi. Ama bazıları için çok daha kötü bir şey çıktı:
Bir kitap.
Kitap, insan derisine benzeyen garip bir malzemeyle kaplıydı. Üzerinde çivi yazısından çok daha eski, doğanın bile unuttuğu bir dil vardı. Sayfaları çevrildiğinde içinden siyaha yakın bir duman sızıyor, karanlık küçük iplikçikler gibi şamanın ellerine dolanıyordu.
Herkes nefesini tuttu.
“Bu…” dedi Ertuge, sesi titriyordu. “Bu, bir insan eliyle yapılmamış.”
Kitabın adı kapağında yazıyordu, ama dili kimseye ait değildi. Fakat şaman, o dili tanımıyormuş gibi değil; hatırlıyormuş gibi hissetti.
Kabilenin en yaşlısı fısıldadı:
“O kitap lanet getirir.”
Ertuge, kitabı kaldırdı.
Kitap tek bir nefes aldı.
Hava buz gibi kesildi.
Ateş bir anda öyle sarardı ki gölgesi bile yok oldu.
Ve kitap açıldığında, ilk sayfadaki yazı, kabile meydanında duyulan tek şey haline geldi:
“Kanla mühürlenen anlaşma… ilk kez insanla buluşuyor.”
O gece, Azerun Kabilesi’nin kaderi değişti.
Ama en önemlisi: Hüddam soyunu başlatacak olan kadim lanetin ilk kıvılcımı da atılmıştı.
Toprak, gece boyunca dinmemiş yağmurla çamura dönmüş; ağaç kökleri şişip kabarmıştı. Gökyüzü, gök gürültüsünün ağırlığıyla sanki ikiye yarılacak gibiydi. Azerun Klanı, tapınağın temelini attıkları ilk günün sabahını titreten bir uğultuyla karşıladı.
Klanın kadınları, yeni doğanları kundaklarına sıkıca sarıyor; yaşlılar ise ateş başında, bir önceki gece duydukları o tekinsiz sesleri fısıltıyla konuşuyordu.
Çünkü toprak, geceden beri bir şeyin uyanışına tanıklık etmiş gibiydi. Ama kimse Klan Şamanı Ertugenin yüzündeki karanlık sezgiyi fark etmemişti. O, geceden beri göğsünde ağır bir basınç taşıyordu: Toprak bir şey doğurmuştu… ve doğan şey masum değildi.