Öldün Sen

1511 Kelimeler
Gökçe'nin Anlatımından Devam Dersliğe geçtiğimde herkes birden sessizleşti ve bana döndü. Bu tepkiyi beklediğim için başımı eğip boş bir yere geçmek için adımladım. Sıranın üzerine kitabımı bırakıp oturma yerini açacakken Duru elini uzatıp kitabımı kaydırdı ve yere düşürdü. "Buraya oturma." "Neden?" "Bizi de mi öldürmek istiyorsun? Uzak dur bizden." Eğilip yerden kitabımı alıp nefesimi bıraktım ve arkaya geçtim. Sıralara öyle bir düzenle oturulmuştu ki nereye otursam bir şey diyeceklermiş gibi... İki kişilik boş bir yer bulduğumda kitabımı bu kez oraya koydum ve oturdum. "Peşindekiler kim Gökçe?" deyip güldü Hakan da. "Kızım sen peşine kimleri taktın lan?" "Çiçek bunun yüzünden öldü, hâlâ ne yüzle okula gelebiliyor ki?" "Benim yüzümden ölmedi, kimin peşimde olduğunu da bilmiyorum." kendimi savunmaya geçtiğimde hepsinin odak noktası oldum. "Çiçek senin peşindeki adamlar tarafından öldürüldü. Senin yüzünden değil de kimin yüzünden?" Bunlar bunu nereden biliyordu ki? Bu kadar detaylı bilmeleri canımı sıkıyordu. Ama kendimi açıklayacak değildim. "Baban öldürüldüğünde biz senin ve ailenin tuhaf olduğunu anlamıştık ama zaten." dedi Hilal de. "Babamı karıştırmayın!" diye bağırıp ayaklandığımda Selim de ayağa fırladı. "Kimsin kızım sen! Kimsin! Baban silahlı saldırıda öldürülüyor, Çiçek senin yüzünden öldürülüyor!" Yanıma yaklaştığında kolumu tuttu, gözlerinin için kıpkırmızıydı. "Kimsin sen lan!" "Bırak! Ben ölmesini ister miydim sanki!" kolunu uzaklaştırmaya çalıştım ama daha çok sıkmaya başladı. Ağlamaktan değil de başka bir şey yüzünden kızarmış gibiydi gözleri, göz altları morarmaya yakındı. Çiçek'in ölümü en çok onu üzmüştü, hoşlanıyordu ondan. Çiçek de biliyordu ama daha birbirlerine açılma fırsatları olmamıştı. Sınıfta sevilmeyen biri değildim ama herkes benden uzak durmaya çalışırdım. Başta bunu yabancıyım diye yaptıklarını düşünürdüm ama sınıfta bu kadar çok yabancı varken beni mi dışlayacaklar diye düşünmüştüm. Ama zamanla azalmıştı, soğukluğum geçtikçe arkadaş edinmiştim. Çiçek, Suna, Büşra onlardan biriydi. Ama babam silahlı saldırıda öldürüldüğünde yine benden uzaklaşmışlardı. Anlamıyorum, babam öldürüldü diye ben neden kötü oluyordum ki? Suçlu değildi, hep ülkesi ve Türkiye için çalışmıştı. Tek kusuru yoktu ama onun ölümü yine tepki yaratmıştı işte böyle. "Sen..." kolumu bıraktı. "Senin yüzünden Gökçe." sesi titredi. "Geç hatırladı doğum gününü. Sinemaya gidelim dedim, yeni film çıkmış dedim. Tamam dedi. Söyleyecektim o gün lan, söyleyecektim." diye mırıldandığında gözlerim doldu. "Buluştuktan sonra hatırladı, gitmem lazım deyip ayrıldı yanımdan. Keşke gitmeseydi." yumruklarını sıktı. "Keşke sen doğmasaydın da o gitmek zorunda kalmasaydı!" diye bağırdığında hocamız girdi sınıfa. "Ne oluyor orada?" Selim konuşamadı. Arkasını dönüp sınıftan çıktığında ben de kitabımı alıp koşarak çıktım sınıftan. "Selim!" Seslendim ama durmadı. "Selim dur lütfen!" ona yetiştiğimde kolunu tuttum. "Selim." "Ne var! Ne istiyorsun?!" "O da seni seviyordu." diyebildim. Bu onu daha çok üzerdi belki ama bilmesi gerekiyordu. "Seni seviyordu." Nefesini bırakıp başını çevirdi. "Anlıyordum ama emin olamıyordum." tekrar bana döndüğünde kolunu bıraktım, çünkü bana öylesine sert bakıyordu ki bir an için korktum. "Yani ben o gün ona açılsam o da beni sevdiğini söylerdi?" Başımı sallayıp bir adım geriye çekildim. "Evet." diye mırıldandığımda güldü. "Sen yalnızca onu değil, bizi de bitirdin Gökçe. Bizi de bitirdin." Bu kez daha sakindi ama bu sakinliği bile beni endişelendirmeye yetiyordu. "Selim ben böyle olsun istemedim, peşimde birilerinin olduğunu bilsem onu yanıma yaklaştırmazdım bile. Yemin ederim bilmiyordum." "Tamam." deyip başını eğdi ve burnunu çekti. "Ne?" "Tamam Gökçe, anladım ben seni. Tamam." Tamam derken bile sinirini, üzüntüsünü açıkça hissediyordum. Hatta sanki tamam demiyormuş gibi; beni, hayatını, yaşanmışlıklarını reddeder gibi. "Selim özür dilerim." dediğimde arkasını dönüp yürümeye başladı. "Özür dilerim." dedim bir kez daha arkasından. Omuzları düştü, başını önüne eğip koridorda sessizce yürüdükten sonra git gide yanımdan da uzaklaştı. Huzursuzca nefesimi bıraktım. "Kendine bir şey yapmaya kalkışmaz değil mi?" Başımı iki yana salladım. Hayır, hayır yapmaz herhalde. Ama yüzündeki o ifade ve bazı şeyleri kabullenmesi... İçim rahat etmedi ve o okuldan çıkarken koşturdum. "Selim!" Okuldan çıkarken bahçeyi taradım hızlıca ama bir anda kaybolmuştu. "Selim!" bağırıp beni duymasını bekledim bir ümit ama olmadı. Hızlıca bahçeyi kontrol ederek her yere bakındım ama onu bulamadım. En son çare güvenlik görevlisine sormak için üniversitenin kapısına doğru ilerledim. Güvenlik görevlileri sıklıkla değişiyordu gerçi, belki tanımazdı ama ben de fotoğrafı vardı. Telefonumu çıkarıp Selim'in fotoğrafını aradım ve bulup güvenlik görevlisine yaklaştım. "Kolay gelsin." deyip doğrudan lafa girdim. "Az önce bu adamın çıktığını gördünüz mü acaba?" deyip telefonumu ona gösterdim. Uzun uzun baktıktan sonra başını salladı. "Bir kaç dakika önce çıktı." dediğinde içim rahatladı. Koşarsam ona yetişebilirdim. Ama tam bir adım atmışken durdum. Çıkamazdım. O adamlar peşimdeyken tek başıma çıkamazdım. Üstelik Selim'in hayatını da tehlikeye atardım. "Ne yapacağım ben şimdi?" Güvenliğe döndüm. "Onu gidip yakalayabilir misiniz? Önemli bu." "Görev yerimi terk edemem, mesai saatleri içerisindeyim." "Ben sizin yerinize burada beklerim. Lütfen, arkadaşım çok kötü görünüyor. Kendine zarar verebilir." "Zarar mı?" Başımı salladım. "Evet, lütfen.. Onu durdurmamız lazım." "Peki, sen burada dur. Ben ekipten arkadaşlara haber vereceğim." Başımı salladığımda telsizini çıkarıp koşturdu ve köşeyi döndü. Ben de üniversitenin ana kapısının önünde beklemeye başladım. Ana girişte kimlik kontrolü olurdu, okula yabancı kimseyi almıyorlardı. İkili arkadaş grubunu durdurup hızlıca açıklama yaptım ve kimliklerini kontrol ettim. Bu şekilde bir kaç dakika daha oyalandıktan sonra başka bir güvenlik görevlisi gelip kontrolü eline aldı. Ben de sabırsızca bir o yana bir bu yana gidip gelirken bizim güvenlik görevlisi koşarak geri döndü, nefes nefeseydi. "Yakalayamadım, yetişemedim ona." dediğinde nefesimi bıraktım. "Tamam, çok teşekkür ederim." deyip okula doğru adımladım. "Ne yapacağım şimdi ben? Kötü de görünüyordu." Oflayıp telefonumu çıkardım. Bir şey olursa aramam için numarasını vermişti ve onu aramaktan başka şansım yoktu. Doruk'u arayıp telefonu kulağıma götürdüm, anında açmıştı. "Ne var?" "Sana bir şey söylemem gerekiyor." "Sesinden anladığım kadarıyla tehlikede değilsin. Bir daha beni boş şeyler için rahatsız etme." deyip daha ağzımı bile açamadan telefonu yüzüme kapattı. Ağzım açık kaldı, bu adamla gerçekten işim vardı benim ya. Ama pes etmedim ve tekrar aradım. İlkini açmadı, hatta ikinci ve üçüncü de açmadı. Ama dördüncü arayışımda mecbur kalıp açtı. Daha konuşmasına izin vermeden bağırdım. "Telefonu yüzüme kapatma bir daha! Önemli olmasa seni aramazdım! Sen de hiç insanlık yok mu?" "Bence bunları ona da söyleme, patlamaya yer arıyor." başka birinin sesini duyduğumda irkildim. "Siz kimsiniz?" "Veli ben. Doruk telefona bakmayınca ben açtım. Önemli olan ne?" "Siz de askersiniz değil mi?" "Askerim, ne olduysa bana gönül rahatlığıyla söyleyebilirsin." "Bir arkadaşım var, Çiçek'in ölümünden sonra kendini toplayamamış. Az önce onu gördüm ve sanırım kendine zarar verecek. Okuldan çıktı, peşinden gidecektim ama yapamadım." "Tamam, bana arkadaşının ismini söyle." "Selim Göğebakan." "Selim Göğebakan. Tamam, araştıracağım. Sen okulundan çıkma." dedikten sonra ses değişti, sanırım Doruk telefonu onun elinden almıştı. "Sen okulundan çıkmaya mı kalkıştın?" "Telefonumu açsaydın bilirdin." deyip telefonu yüzüne kapattım. Kapattığım gibi tekrar aradı. Hızına şaşırıp kalırken aramayı reddettim. Ardından bir kaç kez daha aradığında belalı birine çattığımı anlamıştım. Telefonu sessize alıp okulun kantinine girdim. Banka hesabımın uygulamasından bir çay bir de tost alıp boş masalardan birine geçtim. Çoğu kişi derslikte olduğu için toplasan on kişi falan vardı, kimse de beni tanımadığı için tostumu rahatlıkla yedim. Karnım mideme yapışmış resmen, açlığım giderildiğinde rahatlamıştım. Belli ki o adamın evinde bir şeyler yiyemeyecektim. O yüzden şu tek öğünümün tadını çıkarmam gerekiyordu. Çayımı içerken telefonumu tekrar çıkardım. Doruk'tan pek çok cevapsız arama ve mesaj vardı. On beş dakika içinde hem de. 0 5** 029 19 23 : Aç şu telefonu. 0 5** 029 19 23 : Öldün sen. 0 5** 029 19 23 : Geliyorum. Son mesajıyla gözlerim kocaman açıldı. Eyvah ki ne eyvah, delinin tekiyle uğraşırsam olacağı buydu ama. Sanırım şu an dersliğe gidip herkesin beni ağlatana kadar zorbalamasını tercih edecek durumdaydım. "Bittim ben." kitabımı aldığım gibi ayağa kalktım ama Doruk'un okula girdiğini fark ettim. Yine kamuflajlarıylaydı hem de. "Eyvah." Burada olduğumu bulana kadar saklanırdım diye düşünürken yan masadaki kızlardan biri konuştu. "Oha, askere bak." "Yakışıklıymış..." deyip ayaklandı. "Ben gidip konuşacağım." Ne konuşması, hıza bak. "Yürü be Hülya! Kim tutar seni!" Hülya saçlarını düzelterek koştur koştur ona doğru giderken en azından işime gelmişti diye düşündüm. O onu oyalarken ben de kaçardım. Dersliğe girerdim. Herkesin içinde bağırıp çağıramazdı. Ya da yapabilir miydi ki bunu? Niye yapmasın, adam manyak. Sen en iyisi git paşa paşa azarını işit. En mantıklısı maalesef buydu. Yoksa beni arkadaşlarımın önünde de rezil edecekti. Hülya denilen kız o yüz vermese de peşine takılmışken boğazımı temizledim. "Doruk!" seslendiğimde durup bu tarafa bakındığında avuç içerimi eteğime silip ona doğru adımladım. Doruk bana doğru yaklaşırken Hülya da arkadaşının yanına geri dönüyordu. Ve ikimizi de süzerek, birazdan masalarının dedikodu malzemesi olacaktık. "Lütfen." dedim Doruk'a yaklaşırken. "Lütfen okulumun önünde beni küçük düşürme." Laftan anlayan kim? Koluma yapıştığı gibi kaşlarını çattı ve resmen bağırarak konuşmaya başladı. "Benim kardeşim senin yüzünden öldü, küçük düşmen umrumda mı sanıyorsun?" Bana istediğini yapsa ağzımı açmazdım belki ama lafları kadar canımı yakan bir şey yoktu. "Benim yüzümden değil." diye fısıldadım. "Ya yeter, beni daha ne kadar suçlayacaksın?" "Ölene kadar Özbek kızı. Bizim davamız ancak içimizden biri öldüğünde son bulur." "Umarım hayaline bir an önce kavuşursun o zaman." deyip kolumu kurtarmaya çalıştım. "Bırak artık!" "Yürü." deyip çekiştirmeye başladığında artık rezilliği de düşünemeyecek durumdaydım. Zaten daha ne yapacaktı ki? Okuldan çıktık, kampüsü terk ederken arabasının kapısını açıp beni zorla bindirdi. Zorla diyorum çünkü bunu gerçekten zorla yapıyordu. Utanmasa elini enseme atıp beni arabaya suçluymuşum gibi sokacaktı. Kemerimi bağlarken kendisi de arabaya bindi. "Bir dahakine ters kelepçe yapmayı da ihmal etme." "Hak ediyorsun." deyip arabayı çalıştırdı ve bana döndü. "Şimdi anlat bakalım. Selim Göğebakan kim?" Kardeşinden hoşlanan çocuk... Bakalım ne tepki verecek. ~ ~ ~ ~ ~
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE