Yanmak mı?

1170 Kelimeler
Gecenin içi nefes nefese kalmıştı. Duvarlar sesleri emiyor, çarşaflar günahı kusuyordu. Sistem sustu. Şehir sustu. Ama Riven susmadı. Dara'nın tenine her dokunduğunda yeni bir emir veriyordu bedenine. Bu artık savaş değildi. Bu, teslimiyetti. Riven, Dara'nın sabahlığını omuzlarından sıyırırken nefesi daha ağırdı. İçgüdüleriyle hareket ediyordu—ama bu kez sadece öldürmek isteyen bir makine gibi değil. İstiyordu. İçten, yakıcı, şehvetli bir şekilde. Dara'nın dudakları arasından çıkan her nefes, bastırılmış yılların haykırışı gibiydi. Onun “ah” deyişi bir tehdit değildi artık. Bir davetti. Açık, dürüst, hatta kirli bir davet. Riven başını Dara’nın göğsüne gömdüğünde, onun kalp atışlarını değil, direnişin yıkılışını dinledi. “Benimle oynuyorsun,” dedi Dara, sesi kısık, ama içinde bir parça suçlulukla. Çünkü bu sadece beden değildi. Kalbi de işin içindeydi. Ve bu, Dara’nın korktuğu şeydi. Riven geri çekilip göz göze geldi onunla. “Sen zaten benimle oynamışsın, Dara.” “Ben sadece cevap veriyorum.” O anda Riven, onu yatağa tamamen yatırdı. Kollarını iki yana bastırdı. Ve bir süre hareket etmedi. Sadece baktı. Onu baştan aşağı, içini görür gibi baktı. Bir düşman, kurbanına böyle bakmazdı. Ama bir takıntı, saplantı, bir… bağımlı böyle bakardı. Dara titredi. Ama soğuktan değil. O an onun için Riven artık bir düşman değil… bir tehlikeydi. Ama kaçmak istemedi. Ona yeniden teslim oldu. Çünkü biliyordu… bu sadece seks değil. Bu bir batıştı. Ve her batış gibi, sabah geldiğinde bir bedel ödenecekti. Ama bu gece? Bu gece yalnızca yanacaklardı. --- “Yak beni, ama beni çözme.” Dara'nın sırtı soğuk duvara dayanmıştı, ama teni alev gibi yanıyordu. Riven tam karşısındaydı. Diz çökmüş, başını hafif yana eğmiş, hayvansı bir dikkatle onu izliyordu. Sanki bir karar veriyordu: “Onu nasıl mahvederim?” Ama bu, bir ölüm tehdidi değil. Bu, bir arzunun kararıydı. Dara’nın çözülüşünü izlemek istiyordu. Katman katman… soyulmuş bir sır gibi. “Yalvar,” dedi Riven, sesi kırılmış bir emir gibiydi. Dara başını kaldırdı, alaycı bir gülümsemeyle. “Ağzımı açarsam, güzel şeyler olmaz...” Riven’ın gözleri parladı. İşte istediği buydu. Bir savaşın ortasında kıvranan bir teslimiyet. Ellerini Dara'nın dizlerinin arasına koydu, yavaşça bastırdı. Dara önce kıpırdamadı. Ama sonra… göz kapakları düştü. Bacakları açıldı. Ve dudaklarından kaçan bir nefes her şeyi anlattı: Teslim olmuyordu. Kontrolü veriyordu. Bu, bir güç oyunuydu. Ve Riven bunu anladı. Göz göze geldiklerinde, her şey sustu. Sistem, geçmiş, düşmanlık, görevler… Yalnızca iki şey kalmıştı: İçgüdü ve arzu. Riven onu yere yatırdı, duvarla yatak arasındaki dar alanda sıkıştırdı. Tırnakları Dara’nın kalçalarını çizdiğinde Dara başını geriye attı. Acı değildi bu. Hatırlatmaydı. Hayattaydılar. Ve canlı bir şey ancak bu kadar çıplak, bu kadar dürüst olabilirdi. Kıyafetler parça parça değildi artık. Yırtıldı. Dara’nın iç çamaşırı parmaklarının arasından sıyrıldığında, Riven bir an bekledi. Tenine dokunmadan önce, sadece nefesiyle yaklaştı. Ve Dara’nın göğsünden bir titreme daha koptu. Eller, dil, diş—her şey kullanıldı. İşkence gibi ama tutkulu bir törendi. Bir dokunuşta Dara'nın nefesi kesildi. Bir ısırıkta gözleri karardı. Ve Riven’ın adı, ağzından parça parça çıktı. Sanki bir küfürmüş gibi. “Riven… siktir…” “Durma.” Ama aynı anda “kaç” diyen gözlerle. Çünkü bu çoktu. Fazlaydı. Tehlikeliydi. Ama o gece ikisi de fazlaya susamıştı. Saatlerce süren o karanlık yakınlaşmanın sonunda Dara, Riven’ın üzerine kapanmış haldeydi. Teni terli, saçları karışmış, dudağı ısırıkla kanlı. Ama gülümsüyordu. Sessizce, kendine bile itiraf edemediği bir zevkle. Riven, onu izliyordu. Parmakları Dara’nın bel çukurunda geziniyordu. Sanki hâlâ savaş alanındaydı. Sanki bir mayına basacakmış gibi temkinliydi. Ama aynı anda tutkuyla… bağımlılıkla dokunuyordu. Ve sonunda Dara fısıldadı: “Bir gece daha… ama sonra bitecek.” “Çünkü seni istemek, beni öldürecek.” Riven, başını Dara’nın omzuna yasladı. “Zaten ölmüşüz, Dara.” “Bu, sadece yanmanın tadı.” --- Güneş, perde aralığından usulca odaya süzülürken Dara'nın gözleri aralandı. Yorgundu. Ama o yorgunluk… iyi bir yorgunluktu. Bedeni hâlâ Riven’ın dokunuşunun yankısıyla sızlıyordu. Yanı başında Riven vardı. Yarı çıplak. Daha doğrusu… tamamen çıplak. Dara, gözlerini kısmaya çalıştı. “Tamam… tamam... Bu bir rüya. Şu an Mira falan gelip ‘Gece kulübü yakılmış’ falan diyecek ve ben uyanacağım.” Ama hayır. Mira'nın sesi değil, Kağan’ın bağırtısı duyuldu: “MIRA! YEMİN EDERİM YİNE ÇORAPLARIMI ÇALDINSA…” Dara’nın kanı dondu. Sıçrayıp battaniyeye sarıldı. Riven hâlâ uyuyordu. “Uyan, uyan lan!” diye fısıldadı Dara, dirseğiyle dürterek. Riven sadece homurdandı. “İki dakika daha, düşman değilim artık…” Kapı bir anda açıldı. Ve Mira içeri daldı. Arkasında Kağan. Kağan elinde muzla. “DARA UYAN—” Sessizlik. Göz göze geldiler. Mira’nın yüzü taş kesildi. Kağan'ın ağzındaki muz yere düştü. “AMINA KOYAYIM BU NE?!” Dara battaniyenin içine gömülürken Riven hâlâ ne olduğunu anlamamıştı. Sonunda gözlerini açtı. Ve… Mira’yla göz göze geldi. Sessizlikten sonra bir anda Mira'nın sesi patladı: “SİZ NE YAPTINIZ?!” Kağan, öne eğildi. “Bence gayet açık Mira. Arkadaşlar satranç oynamışlar. Üst düzey hamleler var ortada. Açık pozisyon.” Dara, yer yarılsa da içine girseydi. Kağan’ın suratındaki ifadeyse tarifsizdi. “Bu Riven değil mi lan? Hani şu tehlikeli olan? Lan Dara, level 1 olmuşsun sen!” Mira kafasını Kağan’a çevirdi. “Sus.” “Ama…” “SUS DEDİM!” Ve tek yumruk. Kağan kendini duvarda buldu. “İyi ki aşkımı ilan etmemişim dün…” diye inledi. Dara Riven’a baktı. O hâlâ gülümsüyordu. Hatta battaniyeyi çekip bir omzunu açıkta bıraktı. “İstersen devam edelim. Seyircimiz de var.” “DELİ Mİ BU?!” diye bağırdı Mira. Dara battaniyeye daha da sarıldı, Riven’ı itti. “Giyin! Kaçıyoruz!” Kapıdan fırladıklarında Kağan hâlâ yerdeydi. Arkasından bağırdı: “LAN YATAĞI DAĞITMASAYDINIZ! ORADA UYUYACAKTIM!” --- Mutfağın ortasındaki küçük yuvarlak masa etrafında üç kişi vardı. Dördüncüsü hâlâ banyodaydı. Riven. Dara başını masaya gömmüş, hâlâ kızarmış suratını saklıyordu. Mira elindeki çay bardağına bakıyor, “Ben buraya nasıl geldim?” yüz ifadesiyle yaşıyordu. Kağan ise… O tam bir Kağan’dı. “Ben de çıplak dolansam acaba ilgiyi üzerime çeker miyim?” dedi, yumurtayı ağzına atmadan önce. Mira, çatalını bırakıp suratına baktı. “Kağan.” “Efendim Mira’cım?” “Senin çıplak dolanman doğaya aykırı. Bitki örtüsü zarar görür.” Dara kıkırdamamak için kendini zorladı. Hâlâ konuşacak cesareti yoktu. O gece… O geceydi. Kağan hızını alamadı, parmaklarını şıklattı. “Bakın ben hâlâ anlamadım. Şimdi siz sabaha kadar ne yaptınız? Tavla mı? Satranç mı? Güreş?” “Kağan, susmazsan çay bardağını beynine saplayacağım,” dedi Mira, çaydanlığı eline alırken. Riven banyodan çıktı. Üstünde Dara'nın eski bir tişörtü. Altında Kağan’ın yedek şortu. Ve hâlâ gülümseyerek: “Çay var mı?” Kağan sandalyesinden kalktı, teatral bir şekilde eğildi: “Buyurun efendim, level 1 beyimiz teşrif ettiler!” Riven da aynı ciddiyetle karşılık verdi: “Teşekkür ederim seviye dışı soytarı.” Dara başını kaldırmadan konuştu: “Bir daha konuşursan ekmeği boğazına tıkarım Kağan.” Kağan durdu. Baktı. Sonra ciddi bir ifadeyle Mira’ya döndü: “Bizim kız gidiyor ha.” Mira içini çekti. “Hem gidiyor, hem düşüyor… Riven’a.” Riven sandalyesine geçti. Sanki gece yaşanmamış gibi, sanki hepsi normalmiş gibi ekmeğe reçel sürmeye başladı. “Neyse,” dedi sonunda. “Bu hafta sistem beni birine atamaz. Sözde ‘pasif moddayım’. O yüzden… kahvaltı edebiliriz.” Kağan yine dayanamadı: “Pasif mi? Dara ne dersin, gece baya aktiftin gibi?” “KAĞAN!” Yine yumruk. Yine yer. Yine Mira. ---
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE