1-"Gültepe Mahallesi"

1706 Kelimeler
Geçici değil miydi? Heves değil miydi bunlar? Bir anlık heyecan değil miydi? Değildi... Ama keşke olsaydı, belki bu kadar acısını derinlerde hissetmez, kendimi çaresiz bırakmazdım. Neden her açmaya çalıştığım kapı beni zorluyordu ki? Neden bir çaba sarf etmeden istediğimi elde edemiyordum? Hayatım resmen altüst olmuştu. Kendime dışarıdan bakınca tanıyamıyordum. Benim bir hayalim vardı, yaşamak, yapmak istediğim hayatım vardı. Ama şimdi onları unutur hâle gelmiştim. Bu Neva'yı tanıyamıyordum. Geldiğim bu mahalle beni değiştirmişti. Ömer Akyürek. Beni sevdiğini herkese haykıran adam... O bile yalandı. Aşk bile yalandı. Seven insan sevdiği kadını ikinci bir seçenek yapar mıydı? Sana değil mahallesine değer veren, bir aramada seni tek bırakan, habersiz bırakan, sonra kapına gelip hiçbir şey olmamış gibi davranan bir adam. Ama bir kere düştü ya benim kalbim, her türlü affeder, fedakarlık yapardım. Şimdi de ben bir şey söylemeden sessizce bu mahalleden gidecektim. Beni durdurmaya kalkışacak yüzü bile olmayan adama sırtımı dönüp gidecektim. (3 AY ÖNCE) Kuş sesleri ile harmanlanmış taze bir sabahta, yatağımda oturmuş böyle ferah bir güne inat kitap okuyordum. Kitap demek ben demekti ve ne olursa olsun elimden düşüremezdim. "Neva! Saat öğlen oldu, bizim kız daha kahvaltı bile yapmadı." Annem kapıya vurarak söylenirken bıkkınlıkla homurdandım. Kaç yaşına geldim hâlâ bırakmıyordu. Ayrı eve çıkmak istiyordum ama izin vermiyorlardı ki. Elimdeki kitabı kapatıp kaldırdım. En sevdiğim seriydi 'Grinin elli tonu' kaç defa okudum bilmiyordum. Hoşuma gidiyordu bu tarz kitaplar. Tamam edebi r******r da okuyordum hem de fazla derecede. Arada böyle kaçamaklar yapıyordum. Farklı bir dünyaya giriş yapıyordum. Ama annem sağ olsun izin vermiyordu. Yirmi beş yıllık hayatımda annem her zaman ön planda olmuştu. Kendi kararlarımı verebileceğim yaşa gelmiştim oysa. Evet henüz atanmayı bekleyen bir Türkçe öğretmeniydim. İki yıl önce mezun oldum ve mesleğimi henüz yapabilmiş değildim. Ama umut kesilmez dedim hep. Ne derler umut fakirin ekmeğidir. "Uyanmadın mı?" Diye bağırdı annem. "Uyandım anne uyandım." "O zaman hemen çık odandan, ıhlamur toplayacağız hadi hadi, baban çoktan çıktı bile." "Off anneye! Ben gelmesem olmaz mı?" Ses yok, yatağımdan kalkıp kapıyı açarak çıktım ama çıktığım gibi kafama terlik yedim. "Anne ya! Kaç yaşında kızım ben? Hâlâ şu terliğinden dayak yiyorum." Başımı tutarak sızlandım. "Ah kızım ah, sen bu gidişle daha çok yersin dayak. Bak baban tek başına çıkmış ıhlamur ağacına bizi bekliyor. Sen gitmeden bitirelim hemen." Elindeki sepeti bana uzattı. "Anne ya, ben Ankara'ya gitmek istemiyorum." Elindeki sepeti aldım. "Güzel kızım oraya ablan için gideceksin. Doğumuna 2 ay kalmış zaten, senin gelmeni çok istiyor." Dedi annem yanağımı okşayarak. "Biliyorum daha akşam konuştuk. Ama ne bilim ya gidesim gelmiyor. Hiiiii anne bana yolda giderken bir şey mi olacak yoksa?" "Tövbe tövbe tövbe, dediği lafa bak! İçime kurt düşürme kızım." Kulağını çekip tahta kapıya vurdu. Bu hâline güldüm. Yanağını çekip öptüm. "Benim yerime sen git o zaman, babamı da tak koluna, Ankara da aşk yaşayın. Dükkan bana emanet merak etmeyin." Annem kalçamı cimcikleyince uzaklaştım hemen. "Laflara bak laflara! Senin amacın bizi başından atmak değil mi? O istediğin sen evlenirsen olur." Kalçamı kaşıyarak gözlerimi devirdim. "Öncelikle ben kariyerime odaklanıyorum annecim, sonra evleniriz." "O kariyerin bir türlü sonuç almadı ama. Ah ah ben demiştim sana öğretmen olma diye. Atanamazsın. Şimdi hemşire olsaydın mis gibi hastanede çalışırdın." Annem yine aynı konulara ayak basınca hemen oradan kaçmak huyum olmuştu. Evden çıkıp ayakkabılarımı giyindim. Bizim ev, denizin kıyısına yakın, geniş bahçeli, nefes alan bir yerdi. Sabahları tuz kokusunu taşıyan rüzgâr, akşamlarıysa dalgaların usul çarpıntısı eşlik ederdi sessizliğimize. Bahçenin biraz ilerisinde, çocukluğumdan beri aşık olduğum o ıhlamur ağaçları uzanırdı göğe doğru dalları yazın ışığını süzer, rüzgârla birlikte hafifçe fısıldaşırlardı. Onların yanında birkaç farklı ağaç daha vardı ama benim için hepsinin baş tacı ıhlamurlardı. Babamın aktar dükkanı vardı ve her bitkiyi özenle yetiştirip satardı. Saçlarım rüzgârla bir o yana bir bu yana savrulurken babama doğru yürüdüm. Ufak merdivenin üzerinde, ıhlamur dallarına uzanmış, çiçekleri özenle sepete bırakıyordu. “Kolay gelsin baba.” dedim neşeli bir sesle. Sesimi duyar duymaz başını bana çevirdi. Gözlerinde tanıdığım o sıcak, babacan gülümseme belirdi. “Ooooo, uyuyan güzelimiz sonunda uyanmış.” dedi, takılmadan geri duramayarak. “Hadi gel bakalım, şu sepeti al da bana boş bir tane ver kızım.” Gülerek yanına yaklaştım ve sepete uzandım. “Yarın gidiyorum ama sonra özlersiniz beni.” dedim yarı şaka yarı ciddi bir tonda. “Tabii özlerim.” dedi babam, sesi bir anlığına yumuşayıp sonra yine neşeli hâline döndü. “Bütün işlerimizi yapan kızım gidince kim yapacak bunları, ha?” diye şakaya vurdu. “Tabii tabii ben sizin hizmetçinizim ya.” dedim alınganlıktan uzak bir gülümsemeyle. Merdivenin yanına geçip yeni sepete uzandım. Elimle en alt dallara eğilip ıhlamur çiçeklerini toplamaya başladım. Çiçeklerin kokusu yüzüme vurdu yazı, hatıraları ve çocukluğumu taşıyan bir koku. Annemin de gelmesi ile beraber sohbet ederek ıhlamur çiçeklerini toplamaya başladık. Daha sonra babam dükkana giderken annem ile topladığımız ıhlamurları kuruması için balkona sermiştik. Zaman akıp giderken, odamın kapısını kapatıp bavulumu hazırlamaya başladım. Ankara’ya daha önce gitmiştim, üniversite yıllarında arkadaşlarımla yaptığımız gezilerden aklımda kalan gri binalar, kalabalık caddeler ve serin rüzgâr hâlâ canlıydı. Ama bu gidiş daha başkaydı. Ablam evlendikten sonra bir yıl Niğde'de yaşamışlardı. Eniştemin memleketi. Sonra eniştemin tayini çıkınca mecburen Ankara’ya taşınmışlardı. Kendisi sınıf öğretmeni ve ablam ile üniversite zamanında tanışıp aşık olmuşlar. Her ne kadar ablamın evi olsa da, başka bir evde kalma düşüncesi içimde hafif bir rahatsızlık kıpırtısı bırakıyordu. Daha önce gittim tabii ama bu huyumu bilirdim yabancı bir yastık, tanımadığım bir pencere, eve ait olmayan kokular. Hepsi beni huzursuz ederdi. Yine de ablam doğuma kadar beni yanında istiyordu, ben de kalacaktım. Doğumdan sonra anne babam da gelecekti hep birlikte geri dönecektik evimize. Bavulun içine birkaç roman yerleştirdim ne olursa olsun yanımda kitap olmalıydı. Biri bitince diğerine geçebileceğim bir kaçış kapısı gibiydiler. Son eşyayı da koyup zinciri çekince, bir an için durup derin bir nefes aldım. Eksik bir şey olsa bile sorun değildi, Ankara büyük yerdi, gider alırdım. Odamın penceresine yöneldim. Güneş yavaş yavaş ufka doğru süzülüyordu. Deniz, kızıllığın altında pırıl pırıl yanıyor, dalgalar bir örtü gibi parıldıyordu. Bu manzarayı bir süre göremeyecek olmak içimde belirsiz bir sızı bıraktı. İnsan, her gün baktığı şeylerin değerini böyle anlarda daha çok fark ediyordu. Tam o sırada annemin sesi evin içinde yankılandı. “Neva! Yemek hazır. Birazdan Esmalar gelir, sofrayı kuralım!” Annem ve o bitmeyen misafirperverliği. Sanki kısa bir seyahate değil de askere gidiyormuşum gibi hazırlık yapıyordu. Komşular elbette gelecekti gidişler, gelişler kadar önemsenirdi bizim buralarda. “Tamam anne, geliyorum!” diye seslendim. Bavulu yerden kaldırıp odanın kenarına bıraktım. Aynanın karşısında saçlarımı hızlıca topladım yüzüme düşen birkaç tutamı kulak arkasına sıkıştırıp derin bir nefes aldım. Sonra kapıyı açıp dışarı adım attım. • • • Sekiz saatlik otobüs yolculuğundan sonra sabahın yedisinde Ankara otogarında inmiştim. Çok fazla uykum ve dizlerimde ağrı vardı. Bavullarımı alarak etrafıma bakındım. Tam ileride ablam ve eniştemi gördüm. Onlarda beni fark edince ablam heyecanla el sallamaya başladı. Eniştem elimden bavulları alınca hemen ablama sarıldım. "Oyyy nasıl da özlemişim seni." Saçlarımı kokladı. "Nasıl da ev kokuyor. Nasıl geçti yolculuk? Uykun var mı? Aç mısın? Ne yemek istersen yaparım. İstediğin bir şey var mı?" Ablam bir yandan sarılıyor bir yandan üstümü başımı düzeltmeye çalışıyordu. Hamile ama benden daha enerjik. "Ablacım biraz dursan mı?" "Özledim seni ama ne yapayım? Tabii biz senin umurunda değiliz." Dedi küskünce. "Sana tavsiyem, ablan ile münakaşaya girmemeye çalış, yoksa olan sana olur." Dedi eniştem. "Demek birileri pay çıkarmış." Dedim enişteme bakarak. Ablam bize gözlerini kısmış bakıyordu. "Aşk olsun ya." Eniştem kolunu ablamın omzuna atıp saçlarına bir öpücük kondurdu. "Aşk olsun, Gözdem aşk olsun." "Hemen yumuşatmaya çalışma, Harun." Bana baktı. "Gidelim de, kız kardeşim yolun yorgunluğunu atsın. Gözleri kaymış." Ablam öyle söyleyince gözlerimi ovaladım. Doğrusu uykum aşırı geliyordu. Beraber otogardan çıkıp arabaya bindik ve yola koyulduk. Yol boyu etrafı incelemekle uykumu kaçırmış oldum. Ankara güzel bir şehirdi. Bana hep şiirsel gelirdi bu şehir. Kısa bir yolculuktan sonra ablamın öve öve bitiremediği mahalleye gelmiştik. Oturduğu mahalle gerçekten güzel, keyifli görünüyordu. Büyük bir parkı vardı, kimisi çimlerde oturmuş, kimisi banklarda piknik yapıyorlardı. Birçok çocuk vardı. Evler en fazla üç dört katlı, tertemiz, renkli evlerdi. Kahvehanede oturan dedeler, gençler vardı. Hemen yanında bir marangoz dükkanı vardı. Elinde tahta parçası ile bir adam birden önümüze çıkmıştı. "Doğdu mu?" Diye bağırdı adam. Ablam güldü, başını camdan çıkardı. "Doğdu doğdu, arkada bak." Adam hevesle arabaya yaklaştı ve açık camdan arkada oturan bana baktı. Gülen yüzü düştü. Bense hafif bir gülümsemeyle baş selamı verdim. "La yine tuzağa düşürdün bizi Gözde abla." Dedi. Ensesini kaşıdı. "Selamünaleyküm bacım." "Her seferinde kanıyorsun sen de Genco." Dedi eniştem. Genco denilen adam, gülünce gözleri kısılıp ortadan kaybolmuştu resmen. Yalan yok adam güzel gülüyordu. Üstündeki lacivert tulum toz içinde kalmıştı. Kulağının arkasında bir kurşun kalem tutuşturmuştu. Belki bu marangoz dükkanın sahibiydi. "Bilirsin Harun abi, kadınların her lafına mal gibi kanan bir sazanım." Dedi Genco. "Galiba Buket yine bunu kandırmış." Dedi ablam. Şu an konuya çok yabancıydım ve sıkılmıştım beklemekten. Oflayıp başımı koltuğa yasladım. "Benim baldız, Neva. Birkaç ay bizde kalacak." Dedi eniştem. Adım geçince başımı kaldırdım. "Merhaba." "Hoş gelmiş o zaman. Neyse ben sizi tutmayayım." Dedi ve dükkana geri döndü. Biraz ilerledikten sonra eve gelmiştik. Çantamı alarak arabadan indim. Saçlarımı elimle tarayıp mahalleye bakındım. Bir grup çocuk top oynuyordu. Eniştem bagajdan benim valizleri çıkarırken ablam evin bahçe kapısını açıyordu. Hemen duvarda asılan tabelaya baktım. Gültepe mahallesi. Ben tabelaya dalmış bakarken mahallede duyulan egzoz sesi kulağımı talan etmişti. Hemen ardından yüksek sesli müzik duyuldu. Çocuklar hep bir ağızdan bağırmaya başladı. "Conta abi!" Bordonun koyu tonunda bir tofaş mahalleye giriş yapınca anlam veremedim. Sanki gelin arabası gelmiş gibi çocuklar mutlu olmuştu. Arabanın içi de siyah camları yüzünden görünmüyordu. "Abiniz kurban!" Adam gür sesiyle bağırıp arabasını kaldırım kenarına park edip, kapısını açtı. Nedense merak etmiştim. Kesin abazanın tekidir. Yani altındaki arabadan ve dinlediği Ankara şarkısından belliydi. Çocuklar hevesle arabanın etrafına toplanmıştı. Adam sonunda arabadan indi. Çocukların saçlarını karıştırıp arabanın kapısını kapattı. Doğrusu daha ergen bir tip sanmıştım ama adam en az yirmi sekiz gibi görünüyordu. Uzun boylu bir esmerdi. Beyaz tişörtünde hep araba yağı lekeleri vardı. Sol kolu dövmeli ve sağ kaşına jilet atılmıştı. Elindeki tespihi sallayarak çocuklar ile neşeyle konuşuyordu. Bu adam her kimse sevilen biri olduğu belliydi. Gözleri bir anda beni bulunca hemen bakışlarımı çektim. Adamı izlerken yakalanmıştım. Ne yapacağımı bilemeden açık bagaja bakındım. El çantamı alıp eve girmek geçti aklımdan. Tam çantamı alacakken bir el benden önce davrandı. O adamdı. Geriye doğru çekildim. Kaçamak bakışlar ile baktım ama o sadece beni izliyordu. Daha yeni geldiğim bu mahalleye ilk dakikasında yaşadığım garip şey, diğer günlerin habercisi miydi?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE