Bölüm 16: Christian

1050 Kelimeler
Kendimi hazır hissettiğimde sessizce odamın kapısını açıp dışarı çıktım. Çıkan sesle yüzümü buruştursam da neyse ki ortalıkta kimse görünmüyordu. Bu saatte sarayda nöbetçi muhafızların dışında herkes uyumuş olurdu. Onlar da saray giriş çıkışlarını tuttuğu için geriye sadece kraliyet ailesinin bildiği ve bir sır gibi gizlenen herhangi bir suikast girişiminde kaçmamıza yarayacak kapı kalıyordu. Yanan birkaç mumun cılız ışığında merdivenlerden inip sessizce yemek odasına girdim. Pencere görünümündeki kapıyı açarak birkaç geçitten ilerledikten sonra nihayet sarayın arka bahçesine ulaşabilmiştim. Heyecandan kalbim yerinden fırlayacakmış gibi atarken doğruca dün sözleştiğimiz yere ulaştım. Nefes alış verişim gitgide hızlanırken ağaçların arasından aniden çıkan bir siluet dudaklarımdan istemsizce yayılan bir çığlığa neden oldu. "Sakin olun prenses. Üzgünüm sizi korkutmak istememiştim." "Christian." Karşılaşmamızın bu şekilde ödümü  patlatarak olacağını tahmin etmemiştim. "Atım biraz ileride," dedi elimden tutarak. "Buradan uzaklaşsak iyi olur. Birilerine yakalanabiliriz." Başımı sallayıp hızlı adımlarına uymaya başladım. Ata ulaştığımızda zavallı hayvan da tıpkı benim gibi son derece tedirgindi. Christian, atın başını okşayarak ona sakin olmasını söyledi. "Önden buyurun prenses," dedi ve güçlü kolları belimden yakalayarak ayaklarımı yerden kesip bedenimi atın üzerine yerleştirdi. O da arkama sıçradığında vakit kaybetmeden ilerlemeye başladık. "Sizi izniniz olursa kaldığım hana götürmek istiyorum. Kimseye görünmeden içeri girmemizi sağlayabilirim." "Pekala," diye bağırdım sesimi duymasına özen göstererek. Bakımsız, eski görünümlü taş bir yapının önüne geldiğimizde kendimizi aşağı attık. Christian atını bir direğe bağlayarak elimi kavradı ve beni yarısı kırılmış merdivenlerden çıkarmaya başladı. Sonunda dört duvar arasına girdiğimizde odanın tahta kapısını kilitleyip bir köşede duran mumu yaktı. Sessizlik sadece nefeslerimizle bölünürken onun da en az benim kadar heyecanlı olduğunu fark ettim. "Prenses," diye fısıldadı. "Bana Victoria demeni söylemiştim," dedim fazlasıyla cesur bir sesle. Sonra onun emir verdiğim hizmetçilerden biri olmadığını kendime hatırlatarak kızardım. "Pekala Victoria, işte burada kalıyorum. Umarım bu gecelik rahat edersin. Şafak sökmeden sizi,... seni saraya yetiştiririm." Oda rutubetli, karanlık ve pis olsa da o an gözüme dünyanın en güzel yeri gibi göründü. Bir köşede dağınık bir yatak ve karşısında yırtık perdeli bir pencere ve bir masayla kırık dökük birkaç sandalye vardı. Biraz olsun sakinleşerek dağınık yatağın üzerine geçip oturdum. Nedense kendimi yorulmuş ve bitkin hissediyordum. Christian, önümde eğilip dizlerini kırarak ellerimden tuttu. Yeşil gözleri odada yanan mumun alevinin yansıtıp birer zümrüt gibi parıldarken dudakları çarpık bir gülümsemeyle kıvrıldı. Derin bir nefes verdim. Tanrım dudakları ne kadar da güzel ve öpülesiydi. Terden ıslanmış saçları birbirine yapışmış ve onu daha da dayanılmaz göstermişti. Şuan sanırım yeryüzünün en çekici varlığına bakıyordum. Geniş omuzları üzerindeki beyaz gömlekle iyice belirginleşmişti. "İzin verirsen üzerimi değiştireyim," diye fısıldadı. "Elbette," dedim. Ayağa kalkıp karşıdaki eski bir sandıktan rengini seçemediğim bir gömlek alıp üzerindekinin düğmelerini çözdü ve çıplak tenini ortaya çıkardı. Neyse ki arkası dönüktü de ona nasıl baktığımı fark edemiyordu. İşi bittiğinde önünü dönüp yanıma geldi. Anında gözlerimi üzerinden çekip kirli zemine indirdim. Yanıma gelip oturduğunda ona bakmam için çenemi kavrayıp yüzüne çevirdi. "Sana bir şey söylemem gerek," dedim. "Ne olursa," diye mırıldandı. "Benim nişanlı olduğumu biliyor muydun?" Bakışlarını tedirgin bir şekilde yere dikip başını iki yana salladı. "Bu birçok şeyi değiştirir." "Benim için bir şeyi değiştirmez." "Nasıl yani?" diye sordu. Gözleri bir umut zerresi arıyor gibiydi. "Onu sevmiyor musun?" "Hayır," dedim kararlı bir ifadeyle. "Peki o halde neden nişanlandın?" "Ben istemedim. Kral Henry zorladı." "Anlıyorum," dedi hüzünlü bir sesle. "Bu şanslı adam kim?" "Dawson, Andrew Dawson." Yüzü bilmiş bir ifadeyle aydınlandı. "Dawsonları tanıyor musun?" diye sordum. "Elbette tanıyorum." Ona soyadını sormak istesem de sonra bu fikirden vazgeçtim. Bu gecelik bu kadar saçmalık yeterdi. Kendi kendime aptal bir umutla özgürlüğümü ilan etsem de kim olduğum ve yapmam gerekenler peşimi bırakmıyordu. Christian, bu geceden sonra benimle görüşmek istemeyecekti. "Muhtemelen senden uzak durmalıyım," dedi. "Evet," dedim. "Benden uzak durman akıllıca olur." "Genelde akıllıca işlerin peşinde koşmam." Dudakları yaramaz bir gülümseme belirtisi gösterdi. "Peki ya senden uzak durmak istemediğimi söyleseydim Victoria. Bana ne cevap verirdin?" "O halde istemediğin şeyleri yapmamanı söylerdim," dedim. "Eğer benden uzak durmak istemediğini söyleseydin ben de senden uzak durmak istemiyorum derdim." "Senden uzak durmak istemiyorum," dedi fısıltıyı andırır bir sesle. Öyle bir haldeydik ki küçük bir dokunuş her şeyi kırıp paramparça edebilirdi. O sırada ben daha ne olduğunu anlamadan dudaklarını dudaklarıma yapıştırıp beni öpmeye başladı. Ona karşılık vermek istesem de ne yapacağımı bilmeden öylece bekledim. Beceriksizliğime lanetler yağdıracak onun beni öpmesindeki güzelliğin tadını çıkardım. Hayatımda ilk kez bir erkek tarafından öpülüyordum üstelik onu daha dün tanımıştım. Tanrım, tüm bunlar çok saçmaydı. Andrew, beni birkaç kez öpmeye çalışmış, onu her defasında aynı tiksinmiş ifadeyle kendimden uzaklaştırmıştım. Ama Christian'ın dudakları bana her şeyi unutturan, cennetteki yasak meyve gibiydi. Ona karşılık veremesem de, çünkü nasıl yapacağımı bilmiyordum, beni öpmeye devam etmesini istiyordum. Ne yazık ki tedirgin bir şekilde benden uzaklaşıp özür diledi. "Özür dilemene gerek yok," diye mırıldandım. "Bunu ben de istedim." "Peki ama neden karşılık vermedin?" diye sordu. Ona ne diyebilirdim ki? Cevap vermek yerine susarak bakışlarımı tekrar kasvetli odada gezdirdim. Teninin güzel kokusu sanki tüm odaya sinmişti. Tam kendimi huzurun kollarına teslim edecekken Christian sonu gelmek bilmeyen sorular sormaya başladı. "Edward'ın karısı Elizabeth'di öyle değil mi?" "Evet," dedim. "Peki nasıl biri?" "Oldukça neşeli biri. Uyumlu, şimdiden birbirimizi sevdik." "Peki ya Edward, onunla aranız nasıl?" "İyi sayılır," dedim. Tanrım, ben tüm bunlardan kurtulmak için buraya gelmişken beni neden sıkıştırıyordu ki? "Kral Henry, yani baban. Kendinden sonrası için belli bir planı var mı?" Artık daha fazla dayanamayacaktım. "Bilmiyorum," diye bağırdım. "Beni neden buraya getirdin sanki?" Gözyaşlarıma hakim olamayarak ağlamaya başladım. Soyadım bir türlü yakamı bırakmıyordu. Ne sanmıştım ki? Ne kadar da aptaldım. Christian'la biz imkansızdık. Buraya gelmem hataydı. Nişanlı prensesin yabancı biriyle bir handa buluştuğu duyulursa başım büyük belada demekti. "Hey, hey, sakin ol," dedi. "Seni üzmek istememiştim." "Ama üzdün," diye tısladım. Bir kahkaha atıp gözyaşlarımı elinin tersiyle sildi. "Bu kadar hassas olduğunu tahmin edemedim. Görüntün beni yanılttı sanırım." "Nasıl görünüyormuşum ki?" diye sordum. "Cesur, hırçın ve oldukça güzel," dedi. "Hatta çok  güzel." Eğilip beni tekrar öptüğünde gözlerimi kapadım. Sadece bu öpücüğün tadını çıkarmak istiyordum. Ama ne yazık ki bu da diğeri gibi kısa sürdü. Beni hafifçe itip yatağa yatırdı. "İkimizi de bu kaçış planı fazlasıyla yordu," dedi. "Biraz dinlenelim." Uysal bir ifadeyle başımı salladım ve uzanıp yanıma yatmasını izledim. Yüzü bana dönük, bir kolunu başının altına yaslamış, diğeriyle ise vücudumu yarım yamalak sarmıştı. Ona baktığımda her şeyi unutuyordum. Kim olduğumu, ne yapmam gerektiğini. Dünyada sadece zümrüt yeşili gözleri kalıyordu. Ve bu geceden sonra onu bırakıp kendi hayatıma dönmekten ölesiye korkuyordum. Tam şuanda, bu dört duvar arasında her şey ne kadar da kolaydı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE