Ertesi gün düğün sonrası sarayda bir bayram havası vardı. Elizabeth yatağımın üzerine çıkıp zıplayarak bir sarsıntı eşliğinde uyanmamı sağladı. Gözlerimi açar açmaz neşeli sesiyle karşılaştım. Uykudan yeni uyandığı darmadağınık saçlarından belliydi ve her zaman taşımak zorunda olacağı taç saçının bir kenarına takılmış düşecek gibi duruyordu.
Sonunda uyandığımı fark edince "Ah, Victoria. O kadar mutluyum ki. Aşık oldum," diye haykırdı.
Ona dün geceyi hatırlayarak ben de demek istedim. Ama anında bu fikirden vazgeçtim. Neşesine karşılık gülümsesem de başıma fena bir ağrı saplanmıştı. Bünyem hala fazla içkiye alışamıyordu.
"Neden suratını ekşittin?" diye sordu yüz ifademden memnun olmayarak.
"Şarap yüzünden olmalı," diye mırıldandım.
"Sana biraz kızarmış ekmek ve çay getireyim," derken yataktan aşağı zıpladı.
"Hey, hey. Sakin ol," dedim. "Yardımcılara söylerim. Onlar getirirler."
"Burada kimse yok," dedi aynı neşeli ifadeyle. "O halde mutfağa gidip sana kahvaltı hazırlamalarını söyleyeyim. Birazdan gelirim."
Eli, hızla odayı terk ederken nasıl olur da bu kadar mutlu olabilir diye düşündüm? Sanki yeryüzünde her şey harikaymış gibi davranıyordu. Üstelik Edward daha ilk günden karısını kahvaltım için koşuşturduğumu görürse tekrar boğazıma yapışabilirdi. Ne de olsa son zamanlarda beni boğmayı kendine huy edinmişti.
Kahvaltı tepsim Elizabeth'in elinde odaya geldiğinde iyice çileden çıkarak yanındaki hizmetçiyi azarladım ve tepsiyi elinden kaparak çay sehpasının üzerine bıraktım.
Hizmetçi tepsiyi taşımayı kendisinin istediğini söyleyip suçsuzluğunu kanıtlamak ister gibi omuzlarını silkti.
"Bunları senin yapmana gerek yok," dedim uyarıcı bir ses tonuyla.
"Alışkanlık işte," dedi. "Evin en büyük kızı olduğum için evde genellikle bu tür işleri ben yapardım. Çok fazla yardımcımız olmadığı için her şeye yetişemezlerdi."
Anlayışla gülümsedim ve tepsideki sıcak çay fincanını üzerinden yayılan buharları soluyarak dudaklarımın arasına götürdüm. Eli, yayvan tabaktaki kızarmış ekmeklerden birini kaparak iştahla yemeye başladı. O sırada her zamanki gibi Edward, izin almadan odaya daldı.
"Demek buradasın sevgilim, ben de her yerde seni arıyordum."
Eli, yanakları kızararak kıkırdadı.
"Benim tüm gün çalışmam gerek. Sen de sarayda istediğin gibi vakit geçirebilirsin. Yarından sonra her türlü ülke meselesinde yanımda olacaksın."
Evet, iyi olur diye düşündüm. Eli, ağabeyime tam da bilmediği yönetim konusunda yardımcı olabilirdi. Ne babam ne de Edward bu zamana kadar bana herhangi bir konuda fikrimi sormuşlardı. Yine de Eli'nin bunlara dahil olmasına içerlemedim. İnsan böyle yaradılışlı bir mahluka kötü bir his besleyemezdi.
"Yine de kız kardeşimle fazla zaman geçirmemelisin. Asık suratlılığının bulaşıcı olmasından korkuyorum."
Bu, beni Eli'nin yanında ikinci defa küçük düşürmesiydi. Sinirlerime hakim olmaya çalışarak sustum.
"Geç kalma istersen," diye söylendi Elizabeth konuyu kapatmak için. Minnettar gözlerimle teşekkür ettim. Edward odadan çıktığında çayımı içmeye devam ettim. Bugün Edward'ı umursamayacaktım. Düşünmem gereken daha önemli şeyler vardı. Mesela bu gece gibi.
"Neden sana öyle davranıyor?" diye sordu Eli, gülümsemeyi bir kenara bırakıp kaşlarını çatarak. "Aranızda bir sorun mu var?"
Başımı iki yana salladım. Edward'ın benimle ne derdi olduğunu bilmiyordum ve bu konu hakkında da konuşmak istemiyordum. Zaten tahtın en güçlü varisi kendisiydi. Kral olması kaçınılmazken beni kendine rakip görmesine gerek yoktu.
Konuyu değiştirerek "Bugün ne yapmak istersin?" diye sordum.
"Bilmem, o kadar yorgunum ki? Tüm gün yatabilirim sanırım."
"Olur," dedim. "Sıkılırsan Mary'nin yanına gidebilirsin."
"Aslında konuşmak istiyorum," diye mırıldandı. "Ah Victoria. Dün gece Edward'a tekrar aşık oldum. Onun hala benim kocam olduğuna inanamıyorum. Şimdiden onu kaybetmekten korkmaya başladım. Öyle güzel ki?"
"Merak etme," dedim gülümseyip elimi beyaz tenli elinin üzerine bırakarak. "Edward'ı kaybetmekten korkmamalısın."
"Bazı şeyler duydum," dedi endişeli gözlerini odanın mermer zeminine dikerek. "Hoş olmayan şeyler. Ya Edward şuan tanıdığım biri gibi çıkmazsa."
Ona ne diyebilirdim ki? Daha ilk günden kuşkuya kapılmıştı ve bu durum hem üzülmeme hem de korkmama neden oluyordu. Ağabeyim dengesiz ve güvenilmezdi. Ama Elizabeth'i sevdiğine inanıyordum. Tek çare olarak ona bunu söylemeyi akıl ettim.
"Seni seviyor. İngiltere'de herkes birilerinin arkasından bir şeyler konuşur. Hele de söz konusu Morris ailesiyse. Sen de artık bu ailedensin. Yeri geldiğinde sağır ve dilsiz olmayı bilmelisin."
Kendimi bir an eğitimimiz için bizlere tayin edilen hocalar gibi hissetmiştim. Fazla olgun konuştuğumun farkında olarak burnumu kıvırdım ve konuyu kapatmaya çalıştım. Neyse ki o da ısrar etmedi.
"Dün gece hayatımın en güzel günüydü."
Ayağa kalkıp kollarını kendine doladı ve kendi etrafında dönmeye başladı. Anlaşılan yeni kız kardeşim benim aksime çocuk ruhluydu.
"Harika," dedim. "Kendini endişelendirmek yerine dün geceyi düşünebilirsin."
Günün geri kalanı neyse ki sakin geçti. Bir yandan da geçmek bilmedi. Belki de hayatımda yaşadığım en uzun gündü. Güneş bir türlü batmak bilmiyor, aydınlık İngiltere'den bir türlü çekilmiyordu.
Sırasıyla Mary'nin odasına gittik ve yemek yedik. Sonra bahçede yürüyüş yapıp tekrar Mary'nin odasına gittik ve yine yemek yedik. Eli, sarayda bir türlü peşimi bırakmamış, geceyi de benim odamda geçirir diye korkmaya başlamıştım. Neyse ki Edward saraya döndüğünde yeni evliler odalarına çekildi de ancak yalnız kalabildim.
Eli'yle olmaktan şikayetçi değildim. Sadece bu gece için yalnız kalmam ve saraydan kimseye görünmeden nasıl kaçacağımı bulmam gerekiyordu.
Christian'la buluşabilmek için.
Odama döndüğümde içerdeki hizmetçilere yardıma ihtiyacım olmadığını ve herkesin odasına gitmesini istediğimi söyledim. Nihayet yalnız kalabildiğimde ne giyeceğimi düşünmeye koyuldum. Hayatımda ilk defa güzel görünmek zorunda olmadan güzel görünmek istiyordum. Bir yandan da abartmamalıydım. Nasıl davranacağımı ise hiç bilmiyordum. Ben buluşmalardan anlamazdım ki? Sadece soyluların aşkla ilgili dedikodu ve kaçamaklarını dinlemiştim. Ya karşısına dikildiğimde benim nişanlı olduğumu ve bu yaptığımın rezillik olduğunu söylerse ne cevap verirdim? Zorla nişanlanmam ve Andrew'i sevmemem neyi değiştirirdi ki?
Onunla neden buluşacaktım? Neden bu kadar heyecanlanıyor ve elim ayağıma dolaşıyordu? Aynanın karşısına geçip güçlü görünmeye çalıştım. Ben Victoria Morris'dim. Karşılaştığımızda ona şöyle hitap edecektim.
"Sevgili prensim..."
Aman tanrım, ne prensi? Adam prens falan değil ki.
"Sevgili lordum ya da kontum..."
Soylu olduğunu söylememişti. Evet belki toprak sahibiydi ama topraklarının ne kadar olduğunu kim bilebilirdi ki?
En iyisi yanına varır varmaz ona Christian diyecek ve dudaklarına bir öpücük...
Ben ne saçmalıyordum böyle? Edward'a kuş beyinli demekten kendim kuş beyinli olmuştum. Mary, insanlarla dalga geçtiğimizde Tanrı'nın bizi cezalandırdığını söylerdi. Belki ben de bu yüzden ceza çekiyordum. Üstelik Edward'a kuş beyinli demek kuşlara hakaret olurdu. Ben kuşları çok severdim mesela. Hatta onlar bu yeryüzünün benim için en sevimli yarattıklarıydı.
Oysa düşünmem gereken bunların hiç biri değildi. Aklım karışıktı. Her şeyden önemlisi ben başkasıyla nişanlı bir prensestim. Christian'la buluşmamız, üstelik gecenin bir yarısı, hiç de doğru değildi.
Doğruların canı cehenneme. Ben bu gece yanlışı istiyordum.
Üzerimdekileri çıkarıp beyaz, dar ve son derece ince bir elbise giydim. Ne kolye ne de yüzük, yürüyüşümü engelleyecek ve bedenime ağırlık yapacak hiçbir şey istemiyordum. Saçlarımdaki örgüyü bozup onları da özgür bıraktım. Tıpkı odamdan çıkarken kalbimi de özgür bıraktığım gibi...