Bölüm 14: Tanışma

1036 Kelimeler
Dans etmeye devam ederken her şeyi unutmuş, sadece ellerimden tutan bu yabancıya odaklanmıştım. "Sen beni tanıyorsun," dedim biraz yüksek bir sesle. Sesim şarkılarla birlikte kalabalığa karışmıştı. "Sen de kendini tanıtır mısın?" "Evet prenses," dedi. "Adınızı birçok kez duymuştum. Ben Christian." "Christian," diyerek mırıldandım. Tanrım, ne güzel ismi vardı. "Pekala Christian. Seni daha önce görmediğime eminim." "Buralı değilim prenses. Saraya ilk defa geldim. İskoçya sınırına yakın yaşıyorum. Annem İskoçyalıydı. Ben de yarı öyle sayılırım." "Demek buradan çok uzakta yaşıyorsun," dedim hayret ederek. Acaba buradan uzakta yaşamak nasıl bir şeydi ki? Üstelik İskoçya sınırı buradan çok çok uzaktı. "Evet," dedi. "Yarın döneceğim." Bir an tanımadığım bu adamı bir daha görememekten korkuya kapıldım. "Ne çabuk," dedim gönül koymuş bir ifadeyle. "Burada pek bir işim kalmadı," dedi. "Yine de sizi gördükten sonra bu fikrimden vazgeçebilirim." Pembe dudakları tatlı bir gülücükle kıvrılırken kirpiklerinin neredeyse kaşlarına değecek kadar uzun olduğunu fark ettim. Bu yabancının yüzünü belki de bir daha göremem diye ezberlercesine inceliyordum. Hayran bakışlarımı fark etmiş olacak utançla gözlerini yere devirdi. Tanrım, her hareketi nasıl da özenle yapılmış güzel tabloları hatırlatıyordu. Uzun boyu aramızı açtığı için kafamı hafifçe yukarı kaldırarak ona bakabiliyorum. Omzundaki elim güçlü görünen bir bedeni tutuyordu. Zayıf ama yapılıydı. Christian'a bakmayı bırakıp etrafa göz gezdirdim. Edward ve Eli mutlulukla dans ederek birbirlerini öpüyorlardı. Herhalde bu geceyi zor bekleyeceklerdi. Mary, herkese karşı nazik olmaya özen göstererek soylularla değil halktan insanlarla ilgileniyordu. Bu onu mutlu etmiş olmalıydı. Andrew, sevgili nişanlım ise hala tanımadığım bir kadınla ilgilenmekle meşguldü. Kısacası herkes mutlu ve sarhoş görünüyordu. Tekrar gözlerimi dans ettiğim genç adama çevirdim. Benimkiyle aynı hayran bakışlarla beni izliyordu. İstemeden de olsa nişanlı olduğumu bilip bilmediğini düşündüm. Ne kadar da şanssızdım. En azından bu gece bu şanssızlığı unutacaktım. "Burası fazla boğucu olmaya başladı prenses," dedi. "Bahçede yürüyüş yapmak ister misiniz?" İçimden bir ses onunla gidersem başımın belaya gireceğini söylüyordu. Burada kalıp insanlara varlığımı göstermeliydim. Babam ya da bir başkası salonda olmadığımı fark edebilirdi. Yine de "Tamam," dedim gülümseyerek. "Memnuniyetle." Birkaç dikkatli bakışın arasından sıyrılarak salondan çıktık. Sarayın bahçesine vardığımızda nefes nefese kalmıştım. "İyi misiniz?" diye sordu endişeli gözlerle. "Evet," dedim. Hayatımda hiç bu kadar iyi olmamıştım. Belki de ömrüm boyunca ilk kez yapmam gerekenler dışında bir şey yapıyordum ve bu beni mutlu etmekle kalmamış yaşadığımı da hissettirmişti aynı zamanda. Nefes alış verişim heyecanını bir kenara bırakıp normale döndüğünde koluma girdi ve birlikte gitgide karanlıklaşan bahçeye doğru yürümeye başladık. Neyse ki akşamın bu vaktinde ay ışığı gökyüzünden gülümserken verdiği aydınlık karşımdaki güzelliği yeterince görmemi sağlıyordu. Onu ezberlemek istiyordum. Belki de bundan sonraki hayatımda beni mutlu eden tek şey bu gecenin yaşanmış olması ve bu genç adamın yüzü olacaktı. "Pekala sevgili prenses," dedi. "Bana hayatınızdan bahsedin." "Hayatım mı?" diye sordum samimiyetsiz bir kahkaha atarak. Bana ait olmayan hayatımı mı soruyordu? "Ağabeyimle birlikte bu sarayda büyüdük," dedim. "Annem ben çocukken bu hayata veda etti." "Üzüldüm," dedi hüzünlü bir sesle. "Bunları bildiğine eminim," dedim. "Kraliyet ailesinin hayatını herkes bilir." "Evet," dedi itiraf ederek. "Açıkçası biliyordum." "Peki sen?" diye sordum. "Senin hayatın nasıl?" "Annemle babam ben çocukken öldü prenses," dedi. "Onlardan bana kalan topraklarla ve küçük bir evde hayatımı sürdürüyorum." "Ben de senin adına üzüldüm," dedim anne ve babasının ölümünü ima ederek. Yine de yaşadığı özgür hayata imrenmekten kendimi alamamıştım." "At binmeyi sever misiniz?" "Elbette, bayılırım." "O halde sizi yarın tam gece yarısı atımla sarayın çıkışında bekleyeceğim. Bana katılmayı ister misiniz?" "Olur," dedim kalbimin teklemesine mani olamayarak. "Çok isterim." "O halde ben şimdi izninizle gitmek zorundayım," dedi. "Yarın sizi büyük bir heyecanla bekleyeceğim." "Victoria," dedim. "Bana bu şekilde hitap edebilirsin." "Victoria." Adım biçimli dudaklarından büyülü sesiyle tıpkı bir ilahi gibi dökülürken gözlerimi kapayıp sesinin son bir kez tadını çıkarmaya çalıştım. O an her şeyi unutup yeryüzünde sanki sadece ikimiz varmış gibi hissetmiştim. "Christian," diye fısıldadım. Bu yabancı bana ne yapıyordu böyle. Ellerimden tutarak yeşil gözlerini üzerime kilitleyip sanki mısra şeklinde dizilmiş kirpikleri bir kıpırtıyla buluştu. Bana, sanki bu dünyadaki en muhteşem şeymişim gibi bakıyordu. Ellerimi sıkarak son bir kez daha yüzüme bakıp arkasını döndü ve karanlıkta kaybolmaya başladı. Gidişiyle birlikte bahçede tek başıma bomboş kaldım. Victoria Morris olarak. Christian, diye düşündüm. Christian. Bu ismi hayatımın son nefesine kadar unutmak istemiyordum. Mary, bana nadir de olsa bazen aşktan bahsederdi. İnsanın kalbinin deli gibi çarpıp, aklının kaybolmasına neden olan bir his. O an bunun son derece saçma olduğunu düşünmüştüm. Kim aklını kaybetmek istedi ki? Oysa şimdi tüm bunlar bu gece tanıdığım bir adam yüzünden bana çok da yabancı gelmemeye başlamıştı. Arkamı dönüp istemeden de olsa saraya yürümeye başlarken daha şimdiden ondan başka bir şey düşünmek istemediğimi fark ettim ve sol elimin parmağına bir kelepçe misali takılan yüzük ve boynumdaki pahalı kolye taşıyamayacağım kadar ağırlaşmaya başladı. Salona tekrar adım attığımda her şey bıraktığımdan farksızdı. Sadece Mary, telaşlı adımlarla yanıma gelerek nereye kaybolduğumu sordu. Onu biraz hava almak istediğimi söyleyip geçiştirerek masanın boş bir köşesine yerleştim. Hizmetçiler hala boşalan tabakları ve bardakları yenilemekle meşguldü. Herkesin neşesi gitgide artıyordu ve umarım bu kadar mutluluk sonunda bir felaketi getirmez diye düşündüm. Bir bardak şarap alarak içmeye başlamıştım ki Elizabeth heyecanla yanıma gelerek elimden yakaladı ve beni salonun ortasına çekiştirdi. "Hadi Victoria, nereye kayboldun? Hep beraber dans edeceğiz." Kahkahaları salondaki gürültüye ve müzik sesine karışırken anlaşılan yokluğumu fark eden yalnız Mary değildi. Umarım başıma bir bela gelmezdi. Bir çember oluşturup eğlenceli şarkılarla dans etmeye koyulduk. Ayaklarımı ve kollarımı hareketli ritme uydurup kendimi dansın akışına bıraktım. Edward ellerimden tutup hoplaya zıplaya beni döndürmeye başladı. Başımız dönene dek el ele dans etmeye devam ettik. Ağabeyim bu gecelik bana beslediği düşmanlıktan vazgeçmiş olmalıydı. Daha fazla dans edemeyeceğimi söyleyip çemberden çıktım. Feci derecede midem bulanıyor ve başım dönüyordu. Öyle ki salon ve insanlar tıpkı dans ettiğimiz gibi çevremde dönmeye başlayınca burada daha fazla kalamayacağımı düşünüp kendimi dışarı attım. Hızlı adımlarla odama çıktığımda neyse ki tüm hizmetçiler aşağıda olduğu için içerisi boştu. Pencereye koşturup camı sonuna kadar açtım ve temiz havayı içime çektim. Yüzüğü ve boynumdaki ağır kolyeyi aceleyle çıkarıp bir kenara fırlattım. Midemdekileri çıkarmadan baş dönmesinin geçmesini umuyordum. Üzerimdeki sıkıcı elbiseden de kurtulduğumda kendimi bir nebze de olsa rahatlamış hissettim. Camı kapatmadan yatağıma gidip geceliklerimi giymeyi atlayarak kendimi serin yatağın içine attım. Christian'ı ilk gördüğüm andan itibaren tekrar hayal etmeye başladım. Kendi kendime kıkırdayarak yüksek sesle haykırdım. "Christian'a aşığım." Ardı ardına patlattığım kahkahalara bakılırsa sanırım sarhoştum ve galiba birazdan bayılacaktım. Yine de son bir kez daha bağırdım. "Christian'a aşığım."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE