Bölüm 13: Değerli Arkadaş

1026 Kelimeler
Salona adım attığımızda onca balo ve dans görmeme rağmen, özellikle de bu sarayda, hayretten dudaklarım aralandı ve küçük bir çığlık kopardım. İnsan burada cennete düştüğüne inanabilirdi. Her yer rengarenk çiçeklerle süslenmiş, İngiltere'nin şüphesiz en güzel sesli insanları bir araya gelip harika şarkılar söylüyorlardı. Salonun ortasına dizilmiş devasa masanın üzerindeki yiyecekler ve içkiler herkesi sarhoşluktan bayıltmaya yeterdi. Biraz olsun neşelenerek dadımın kolunda etrafa bakınmaya başladım. Çok geçmeden sevgili nişanlım beni yakaladı. Mary'e "İzninizle," diyerek koluma yapıştı. Dadım zaten çoktan gelen misafirlerle ilgilenmeye başlamıştı. Andrew'le diğer çiftlere karışıp dans etmeye başladık. Hayranlık dolu gözlerini üzerime dikip "Bu kadar güzel görüneceğini ben bile tahmin etmezdim," diyerek gülümsedi. İltifat mı etti yoksa hakaret mi anlayamadım. Ne yani ben çok güzel görünmeyi başaramaz mıyım? Yine de "Teşekkür ederim," dedim her zamanki iltifat karşılığı olarak. "Mavi sana çok yakışmış, mesela aynı şeyi kırmızı için söyleyemem," dedi onların evinde giydiğim elbiseyi hatırlatarak. "Her neyse," dedim. Geçmişi hatırlamak istemiyordum. Belime baskı yapan koca elleri zaten yeterince rahatsız ediciydi.  "Surat asma küçük prenses. O boynundaki şeye bir servet yatırdım." "Bunu almanı ben istemedim," diye söylendim. "Elbette alacağım. Herkese Dawsonların gelini olarak kim olduğunu göstermelisin." Andrew de tıpkı diğer soylular gibi başkalarının ne düşündüğünü önemseyerek yaşıyordu. "Ben Victoria Morris'im," dedim kibirli bir ifadeyle. "Herkes benim kim olduğumu bilir." "Öyle mi prenses hazretleri," diyerek dalga geçti. Daha fazla konuşmayarak dans etmeye devam ettik. Müzik daha önce hiç duymadığım kadar tatlılıkla akıp gidiyordu. Babam, muhafızlarıyla tahtında oturmaya devam ederken her zamanki gibi asık suratlıydı. Oğlunun düğününde bile. Yine de gözlerindeki ifadeden törenden memnun olduğu anlaşılıyordu. Halkının mutlu olması onu da sevindirmişti. Sarayda soylulardan ziyade halkın da bulunması ancak özel günlerde olurdu. Bu zamanların dışında halkla soylular arasında görünmez bir çizgi vardı. Dans etmekten başım dönünce Andrew'in kulağına fısıldayıp yanından ayrıldım. O da zaten kuzenleriyle dans etmek istediğini geveleyip neyse ki itiraz etmedi. Bir şeyler içmek için masanın boş bir köşesine yerleştim. Halk, bunca yemeği belki de hayatlarında ilk defa gördüğü için yiyeceklere büyük bir açlıkla bakıyordu. Tabi ki tüm İngiltere bir anda saraya sığamayacağından düğüne sadece çevredeki kasabalardan akın edilmişti. Diğerleri ise ya uzak olduğu için gelmemiş ya da kraliyet ailesini umursamadıklarından burada değillerdi. Şarap dolu bardaklardan birine uzanıp iştahla içtim ve yemeklerden biraz atıştırdım. İnsanların meraklı gözleri üzerimdeydi. Belki de bir çoğu prenseslerini yani beni ilk defa burada görmüşlerdi. Herkes güzel giyindiği için yoksulluk bu gece sarayın dışında kalabilmişti. Yemeyi bitirip boşalmış bardağımı yenisiyle değiştirdim ve dadımın söylediklerine kulak verip kendimi mutlu hissetmeye çalıştım. Andrew salonda tıpkı görmemiş gibi bir kadından diğerine atlayıp herkesle dans etmeye çalışıyordu. Belki biraz şansım varsa bu gece birine aşık olur ve nişanı atardı. Yine de pek sanmıyordum. Ailesi beni bırakıp başkasıyla evlenmesine asla göz yummazlardı. Ailesi demişken, tavus kuşu etrafta yoktu. Bay Dawson ise bir köşede kadınlarla flörtleşir gibi görünüyordu. Tavus kuşu da birazdan gelirdi salona. Böyle bir gecede kendini herkese göstermeye çalışacağından şüphem yoktu. İkinci içkimi de bitirip boş bardağı masaya bıraktığımda her yer karanlığa boğuldu ve salona inen merdivenlerin iki kenarına dizilmiş mumlar teker teker yanmaya başladı. Geliyorlardı. O sırada Mary yanıma oturup ellerini avuçlarımın arasına yerleştirdi. Benim olduğumdan çok daha fazla heyecanlanıyordu. Herkes bir köşeye çekilip sessizce Edward ve eşini beklerken ortalığa tatlı bir müzik yayılmaya başladı. Merdivenlerin başında gözükmeye başladıklarında ise insanlar sevinç çığlığı atmaya başlamıştı. Nihayet inmeye başladıklarında ikisinin de birer tanrı ve tanrıça gibi gözüktüklerine yemin edebilirdim. Edward, siyah saçları karmaşık bir düzen içinde meleğe benzer yüzü ve baştan aşağı siyah kıyafetleriyle nefes kesici duruyordu. Tıpkı bir kral gibi. Elizabeth ise kırmızı, pahalı taşlarla bezeli elbisesiyle bir periyi kıskandıracak kadar güzeldi. Onlar salonun herkesin görebilmesi adına kürsüsüne dikildiklerinde babam ve peder de yanlarına gitti. Herkes kralı büyük bir saygıyla selamladıktan sonra peder elindeki İncil'i açıp Edward ve gelinin ortasına geçip kutsal kitaptan evlilikle ilgili mezmurları okumaya başladı. Herkes derin bir sükunetle pederi dinlerken o okumasını bitirip halka döndü. "Değerli kralım ve sevgili İngiltere halkı. Bu akşam prensimiz Edward Morris'i ve Elizabeth Carter'ı dünyada ruhlarını ve bedenlerini sonsuza dek birleştirmek için toplandık." Sözünü bir dizi dini ve kraliyet övgüleriyle bitirdikten sonra ağabeyime yöneldi. "Sen Edward Morris, Elizabeth Carter'ı hastalıkta ve sağlıkta, her türlü zorlukta tüm insanlarının önünde karın olarak kabul ediyor musun?" Edward "Evet," diye bağırdığında tüm salonda bir alkış tufanı koptu. "Sen Elizabeth Carter, Edward Morris'i hastalıkta ve sağlıkta, her türlü zorlukta tüm İngiltere halkının gözü önünde kocan olarak kabul ediliyor musun?" Elizabeth, heyecandan kıpkırmızı kesildi ve "Evet," diye inledi. Titremesine mani olmak için Edward karısının elini tuttu. Peder hastalıkta ve sağlıkta dedikten sonra zenginliği ve fakirliği saymamıştı çünkü kraliyet ailesi asla yoksul olmazdı. Herkes ayağa fırlayıp çığlıklar atarken dadımla ben ılık göz yaşları içinde alkış tutmaya başladık. Edward ve Eli tutkulu bir şekilde öpüşmeye başladıklarında herkes heyecan içinde kalmıştı. Nihayet tören sonlandığında derin bir nefes aldım. Elizabeth benimkinden büyük olan tacını taktıktan sonra salona inip dans etmeye başladılar. İnsanlar çiftler halinde dans etmeye koyulunca Mary de yanımdan kalkarak kalabalığın arasına karıştı. Andrew törenin bitmesini bekleyemeden çoktan sarhoş olmuştu ve tanımadığım bir kadının karşısında içine düşecekmiş gibi görünüyordu. Onu umursamadan önüme dönüp kendime bir kadeh şarap daha aldım. İçtikçe yanaklarımın kızarmaya ve başımın dönmeye başladığını hissediyordum. Tatlı ve bir o kadar da küflü tat dudaklarımın arasından boğazıma akarken gittikçe daha da keyiflenmeye başlamıştım. O sırada yanımda boşalan yerin bir yabancı tarafından doldurulduğunu fark ettim. Benden birkaç yaş büyük ve uzun boyluydu. Ona baktığımı fark edince "İyi akşamlar prenses," diyerek gülümsedi. Demek kim olduğumu biliyordu. "İyi akşamlar," dedim gülümsemesine karşılık vererek. "Harika bir düğün," diyerek devam etti. "Edward adına mutluyum." Acaba ağabeyimin arkadaşlarından biri miydi? Onu daha önce hiç bir yerde görmediğime emindim. Görsem kesinlikle hatırlardım. Böyle bir yakışıklılığın unutulabilmesi mümkün değildi. Biraz şarap içtikten sonra yüzünü yüzüme dönerek onu iyice görmeme neden oldu. Tanrım, çok yakışıklıydı. Ona aptal gibi baktığımı fark edince çapkın bir şekilde gülümseyerek "Dans etmek ister misiniz?" diye sordu. Nasıl reddedebilirdim ki? "Memnuniyetle," dedim kendimde beğendiğim bir gülümsemeyi yüzüme yerleştirerek. Ayağa kalktığımda zarifçe elimi tuttu ve önümden yürüyerek  beni dans edenlerin arasına sürükledi. Bir elini belime yerleştirip diğeriyle de elimi tutarak müzikle birlikte iki yana sallanmaya başladık. Gözleri yağmur sonrası çimen kokusunu hatırlatmak ister gibi yeşildi. Kahverengi ve bir erkeğe göre uzun sayılabilecek saçları gelişigüzel bir şekilde dağıtılmıştı. Dudakları kalın birer çizgiyle pembe rengindeydi. Sarışın değildi. Teni sonbaharı hatırlatan buğday tanesi gibiydi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE