Fidanken Kurumak - 2

3806 Kelimeler
2013 / Mayıs   Kollarımı göğsümde birleştirip öfkeli gözlerimi bahçede gezdirdim. İkisini gördüğümde dişlerimi daha fazla sıktım. Allah’ım bu acıya dayanamıyordum. Katlanamıyordum. Onu başkasıyla görmek kızgın hançerlerle dağlanmaktan farksızdı. Varlığım yok olma yolunda koşturuyordu istemsizce. Nefes alamıyordum. Aras ona baktıkça, ona güldükçe, ona dokundukça ölüyordum. Gözlerim dolmak üzereyken bakışlarımı ikisinden kaçırdım. Şimdi değil. Burada ağlayamazdım. Tuna keyifle kolunu omzuma attı. “Bu ne surat Katre’cik? Bilmesem sıkılıyorsun diyeceğim.”  Zoraki bir gülümseme kondurdum dudaklarıma. Karnına hafifçe vurdum. “Saçmalama Tuna çok güzel bir parti oldu.” “Mimarı Aras, güzelim. Olsun o kadar.” Başımı kaldırıp güldüm. Onun bugün bu bahçeye gösterdiği aşırı özenin nedenini biliyordum. Bugün neden bu kadar heyecanlı olduğunun farkındaydım. Ben Aras’ın içini okuyordum. Her şey Yasemin içindi. Hepsini o mutlu olsun, o biraz gülsün diye yapıyordu. Ağlamak istedim. Hıçkırarak ağlamak geldi yalnızca içimden.  “Yasemin İzmir’de olacak sanıyordum.”  Tuna alnını kaşıdı hafifçe. Dudaklarındaki muzır gülüş aslında çok şey anlatıyordu bana. “Aras’a kim hayır diyebilmiş ki o desin.”  Gözlerim dolmak için benimle savaşırken başımı sallayıp güldüm. Ona kim neden hayır demek isterdi ki? Aşk neye göre karşılık buluyordu Allah’ım? İnsanlar neye göre kavuşuyordu? Onu benden çok sevecek kimse olamazdı. Kimse onun için kendini bu kadar parçalamazdı. Ömrünü darağacında sallandırmazdı hiç kimse. O zaman neden ona kavuşamayan bir tek ben oluyordum?  “Kızım sevgili ağabeyim aşık olmuş diyorum.” diye konuşmaya devam etti Tuna. “Onu böyle göreceğimi söyleseler güler geçerdim.” Neşeli bir kahkaha atıp benimle birlikte o ikisine baktı. “Çok yakışıyorlar ama değil mi?” Duyduklarım kendime yüksek sesle söylemeye korktuğum şeylerdi. Düşünmekten bile imtina ediyordum. Tuna köşe bucak kaçtıklarımı gözünü kırpmadan yüzüme vurdu. Kanım dondu kendi sancısıyla. Kalbim cam kırıklarını etrafa saçtı. Onlara yeniden çarpıp döne döne kendimi kanattım. Yasemin’e her baktığımda acıyla doldum. En acısı hasretle doldum. Aşkıma sahip olma hasretiyle… Onun hissettiği her şeye hasretle… Benim kıyısına bile yanaşamadığım her şeye kısacık sürede sahip olmuştu.  Müge Dicle ablayla beraber önümde durup görüşümü bozdu. Dicle abla gülümseyerek Arasla Yasemin’e bakıp tekrar bize döndü. “Nasıl seviniyorum anlatamam.”  “Ben Tuna doğduğu için mutluyum en çok.” derken göz kırpıp saçlarını düzeltti Müge.  Dicle abla başını yavaşça salladı. “Artık birimiz mutlu olmalıydık. Ailemizin üstündeki kara bulutlar dağılmalıydı.”  Tuna oflayarak ablasına sarıldı. “Doğum günümde karamsarlık istemiyorum. O ne öyle kara bulut falan. Yok kara bulut.” Annem bahçenin diğer tarafından bana bakıp eliyle eve çağırdı. Mutfakta küçük çaplı bir kriz çıkmış olabilirdi. Ben de mutfaktan ne anlardım ama. “Müge, annem çağırıyor. Gel bir bakalım.” İkimiz eve doğru yürürken Arasla Yasemin’in yanlarındaki gruptan ayrılıp diğer tarafa doğru yürüdüklerini gördüm. Müge bir şeyler anlatıyordu ama onu duymuyordum. Aslında adımlarımın ahengini bozmayıp devam etmeliydim. Böylece tanık olmak istemediğim hiçbir şeye tanık olmazdım. Ama katlanamıyordum. Bilmemek canımı daha fazla yakıyordu. Hem belki görürsem, belki duyarsam daha çabuk biterdi. Canınızı acının en fazlasıyla sınadığınız zaman belki duyarsız hale gelirdi. “Sen git, ben birini gördüm. Bakıp hemen geliyorum.” Müge bir şey demeden omuz silkip devam etti. Ben de bahçede Aras’ı aramaya başladım. Yoktu. Hızla etrafı gözden geçirdim. Kabul etmek istemesem de nereye gittiklerini biliyordum. O yolun nereye çıkacağını biliyordum. Kalbim göğüs kafesimde ters döndü. Kaburgalarıma acıyla çarptığını hissedebiliyordum. Adımlarım benden izinsiz kendi hallerinde yürürken onları durdurmak için gücüm yoktu. Bedenime söz geçirmekten aciz bir halde sadece yürüdüm. Gözlerimden hızla düşen yaşlar yüzünden buğulanan görüşümü elimle netleştirdim. Gözlerimi bir kez daha kurularken korkak adımlarım ilerlemekten acizdi. Bahçenin sonundaki kol kola ağaçları görünce yavaşladı adımlarım istemsizce. Bizim ağaçlarımız… Küçükken Aras’la ikimizin diktiği ağaçlardı bunlar ve büyüdükçe kol kola bir vaziyet almışlardı. Sanki… Sanki bana bir şeyler anlatmak ister gibi. Sanki beni teselli etmeye çalışır gibi. Oysa şimdi o benim tek umut kaynağımın yanında onunlaydı. Baharımın dibinde başka biriyle oturuyor, başka birinin elini tutuyordu. Beni bu ağacın altında katlediyordu. Acıyan kalbim duygularını taşıyamadı. Ağlamaktan yorulan gözlerim usulca kapandı. Bahçe duvarına yaslanıp dudaklarımı ısırdım. Ben kendimi teskin etmeye çalışırken Aras’ın heyecanlı sesi ulaştı kulaklarıma. Aynı anda her yer zifiri karanlığa büründü. Dünya durdu, zaman durdu. Umutlarım şimşek düşen ağaçlar gibi mahvoldu. Oysa tek bir bahar bile görmemiştim. Henüz fidanken kurumuştum, günah değil miydi? “Yasemin! Benimle evlenir misin?” Anladım ki canınız ne kadar acırsa acısın duyarsız hale gelemiyordu.   2016 / Mayıs   Her seferinde daha fazla olmaz diyordum, daha fazla acıyamaz canım. Hiçbir şey beni daha fazla yıkamaz. Bundan çok üzülemem. İçim bundan daha büyük bir yıkım yaşamaz. Ama Aras her seferinde daha öldürücü geliyordu. Her darbesi öncekinden daha sert oluyor, nefesimi daha şiddetli kesiyordu. Giderek acım biteceğine, alışacağıma daha da beter oluyordu halim. Sessiz hıçkırıklarım içimde dağılırken, içimden ağlarken yanına oturdum. Allah’tan dışıma kan sızdırmıyordum. Aras öylece, acısı içinde, kalbi kırık yanımda otururken kelimeler kaçıştı etrafa. Onları toparlayıp düzenli bir hale getiremedim. Ona söyleyecek tek kelime bulamadım. Böyle bir durumda ne denebilirdi ki? Ben Aras için tükenirken bir köşede, biri gelseydi yanıma ne dese acımı dindirebilirdi ki? Şimdi ben onun derdine nasıl derman olurdum? “Çok mu içtin sen?” diye sordum. En anlamsız soruydu o an için. İçtiği o kadar belliydi ki. Ama söyleyecek başka bir şey bulamamıştım. Elindeki şişeyi bana uzattı. Buruk bir tebessümle kaşlarını kaldırdı. “Birlikte içelim, farem.” Ah Aras. Ah sönmeyen yangınım. Kapanmayan yaram. Elindeki şişeyi alıp dudaklarıma dayadım. İçindeki sıvı kavrula kavrula boğazımdan geçti. Aras bana bakıp gülümsedi. Gözlerinden tozlu bir enkaz yükseliyordu. “İyi ki varsın. İyi ki varsın, Katre. Çünkü sen olmasan dayanamazdım.” Sıcak bir damla yanaklarımdan süzülürken hıçkırığım gülme sesine karıştı. Asıl sen varsın demek istedim. Sen varsın ya ben olmasam da olur. İçimi çekip ona sarıldım. Sanki birden bire buharlaşıp uçacakmış gibime geliyordu. Sanki birden yok olacaktı. Birazdan usul usul silinecekti haritadan. Hıçkırıklarımı göğüs kafesime hapsederek ona daha çok sarıldım. Aras da yavaşça saçlarımı okşadı. Burada, ağaçlarımızın altında birbirimize sarılmışken acısı göğüs kafesime çarpıyor gibi hissediyordum. Acısı etimi deliyordu sanki. Aras’ın içindeki acının paslı tadı damağımda duruyordu. Her yutkunuşumda içimde büyüyordu acısı. Kollarımın kıskacını hafifletip ayrıldım. Hüzünle harmanlanmış elalarını yüzümde gezdirdi yavaşça. Dağılan saçlarımı topladı. “Bazen bazı şeylerle başa çıkmak çok zor Katre. Bazen hayat bize çok şiddetli çarpıyor.” Başımı salladım. Parmaklarımı birbirine kenetleyip ilerdeki çalılığa döndüm. Aras da benim baktığım tarafa döndü ardından. İkimiz yan yana, kendi aşkımızla yana yana hiç konuşmadan izledik bahçeyi aydınlatan fenerleri. Ruhum bu denli karanlıkta kalmışken hiçbir şey aydınlatamıyordu beni. “O öldükten sonra o kadar zordu ki. Öyle anlamsızdı ki. Ne yapacağımı bilemedim, nereye gideceğimi bilemedim. Kime ne diyeceğimi bilemedim. Birden öyle karanlık oldu ki önümü göremedim.” Titreyen sesine aldırmadan gülümsedi. “Biliyor musun o karanlığın içinde tek ışık sendin. Hani elektrikler kesilince elinde son kalmış mumu yakarsın ya, ışığı titrer. Öyleydin. Sönmeni bekledim, söneceksin dedim.” Bana bakıp yavaşça güldü. “Ama sen sönmeyen bir mumsun sanırım.” Aras ışık derken aydınlanıyordu içim daha ne diyecektim. İçimde küçük bir kardelen karın içinde vakitsizce başını kaldırdı. Ruhumda bahçeye yer yoktu ama bir kardelen çok değildi. Çok gelmemeliydi. Onu sulayıp büyütebilirdim. Ama çok gelmiş olacak ki o tek kardelen, bir o göze görünmüş olacak ki o bile fazla der gibi devam etti. “Biliyor musun her şey çok tuhaf başladı. Tesadüf gibi, belki kader gibi. Ya da bilmiyorum biri o an bir büyü yapmış gibi. Hayatım son derece sıradanken Yasemin geldi ve içimde bir şeylere dokundu. Bir şeyleri değiştirdi. O günden sonra her şey sonsuza kadar değişti.” Aras elindeki hançeri yüreğime sallarken sustum. Buna mecbur olduğumdan değil, konuşmaya takatim kalmadığından sustum. Asırlarca susmuştum bir gece mi çok gelecek dedim sustum. Ağzımı açsam hıçkıracağımdan korkarak sustum. Kanadı her bir hücrem. Aşkımın cam kırıkları kalbime battı. Göğüs kafesimi parçaladı. Ve her yer Yasemin doluydu. Her köşeden o çıkıyor, her gölgeden üzerime saldırıyordu. Aras’ın aşkı karşısında eriyordum. Ben onun için mahvolurken burada onun başkasına böyle aşık olması tüketiyordu varlığımı. Hissizleşen bedenim kurak çöllerde suya muhtaçtı. Bir damla suya… Su ise yalnızca Aras’tı. Bir tek o kurtarabilirdi beni. Ama o kendini tamamıyla Yasemin’e vermişti. Her damlasını bir çiçeğe adamıştı. Sonunda onunla birlikte Aras da solmuştu. Gözümden bir damla, tek bir damla usulca dudaklarıma süzüldü. O ise durmadan devam etti. Onu yad etmeye, onu yaşatıp beni öldürmeye devam etti. “Sonra gitti.” Derin bir nefes alıp sustu. Ne yapacağımı bilemeyerek sustum ben de. Korkarak ona baktım. Hala öylece ileri bakmaya devam ediyordu. Bakışlarımı hissedince bana doğru döndü. Ay yüzünün yarısını muntazam bir şekilde aydınlatırken ona dokunmak istedim. Elimi uzatıp yanağını okşamak, her şey düzelecek diye onu avutmak istedim. Elim ona varamadan tutuldu. “Her gün Katre, her gün doğuşunda sonra her akşam batışında durmadan kendimi suçladım. Günlerce, aylarca, yıllarca…” Gözlerini kapatıp başını gökyüzüne çevirdi. Yüzünden bütün acılı mevsimler geçiyordu. Dayanamayıp elini tuttum. Ona destek olmak istiyordum, onu iyileştirmek. Acıları artık bitsin istiyordum. Dayanamıyordum. Aras bana bakmadan elimi sıktı. “Hata bendeydi biliyorum.” Bana bakmasa da başımı iki yana salladım hararetle. Kendini bu şekilde suçlamasını kabul edemiyordum. Kendine bunu yapmasına katlanamıyordum. “Hayır, hayır. Kazaydı Aras, sen de biliyorsun bunu. Böyle yapma ne olursun.” Gözlerime bakıp buruk bir şekilde gülümsedi. Ne dersem diyeyim fikrinin değişmeyeceğini biliyordum. “Yasemin her şeyin en güzelini hak ediyordu. En iyisini. Öyle başkaydı ki. Öyle canlı, öyle güzel…” Bakışları arkamda bir yere kilitlenirken, beni görmeyip yeniden onu düşünürken birkaç damla daha süzüldü gözlerimden. Yanımda oturuyordu, elimi tutuyordu. Ama yine de onu düşünüyordu. Belki de tarih tekerrürden ibaretti. Yine bir Mayıs akşamı, aynı ağacın altında Aras ömrünü Yasemin’in ayaklarının dibine seriyordu. Ve yine aynı yerde beni bir kere daha öldürüyordu. Canımın acısı hiçbir ölçü birimiyle ölçülemezdi. Hiçbir bağışıklık bu acının muhatabı değildi. “Yapamadım.” diye devam etti Aras tükenişimin farkında olmadan. “Onu hak ettiği kadar mutlu edemedim. Ben yapamadım Katre.” Güçlükle yutkundu. “Olmadı.” Mutlu olduğunu biliyordum. Tabi ki mutluydu. Aras’ı almıştı, tüm hayallerimi yaşamıştı. Benim sevilmediğim kadar sevilmişti. Nasıl mutlu olmasındı? Nasıl mutlu olmazdı? “Yasemin çok mutluydu Aras.” Derin bir nefes alıp verdi. Üzerindeki anılardan silkindi. Eski tartışmaları yeniden yapmak onu da yoruyor olmalıydı. Burnumu sıkıp güldü ardından, sanki aramıza hüzün ve acı kokan yıllar girmemiş gibi. “Her şey göründüğü gibi değildir demişler.” İnkar etmek istiyordum. Onu ikna edene kadar tartışmak istiyordum. Mutlu olmadığını düşünemezdi. Ne kadar mutlu olduğunu, nasıl heyecanla yaşadığını ben biliyordum. Gözümle görmüştüm. Hadi ama, gözümün önünde mutlu mesut yaşamışlardı. Şimdi her şeyin üstüne, her şeyle birlikte bir de bu yüzden kendini suçlamasına izin veremezdim. Fakat boğazıma büyük bir lokma takılmış gibi güçlükle hepsini yuttum. Konuyu kapatmak istiyorsa uzatmayacaktım. Çünkü Yasemin’i konuşmak, onu anmak, yeniden onunla dolmak ikimize de iyi gelmezdi. Belki ona biraz gelirdi ama bana hiç iyi gelmezdi. Sana aşığım diye bağırmak geçti içimden öyle birden bire. Bu öyle yakıcı bir histi ki o an kaburgalarımı parçalayabilirdi. Düşecekmiş gibi sarsıldım yerimde. Göğüs kafesime sert bir yumruk yemiş gibi. “Beni bulacağını biliyordum.” diye güldü Aras. Titrek bir nefes alıp ben de gülümsedim. Seni her zaman bulacağım. “Nereden bildin?” Omuz silkip ağaca iyice yaslandı. Şişeden bir yudum daha alıp bana uzattı tekrar. “Beni her zaman sen buluyorsun.” Başımı omzuna dayadım kaybolmasından hala korkarken. “Biliyorum. Ben olmasam kayboluyorsun çünkü.” Omzu başımın altında titredi. Gülüşünün sesini seviyordum. Gülerken bedeninin sarsılışını seviyordum. Yüzünün gülünce aldığı şekli seviyordum. Her haline başka aşıktım, başka ne diyebilirdim. “Ben kaybolmam.” “Şimdi herkes kaybolduğunu düşünüyordur bence Aras.” Boşalmış şişeyi eline alıp doğruldu. Saçlarını karıştırdı diğer eliyle. Dağınık saçlarından bir tutam alnının üstüne düştü. Parmak uçlarım saçlarını düzeltmek için karıncalandı aynı dakikada. Sürekli ona dokunmak istemem normal değil miydi? Aklına her ne geldiyse bulutlandı ardından yüzü. Bakışlarındaki hoşnutsuzluk üzerime sıçradı. “Keşke Fırat da gelseydi. Aradım ama durumları biliyorsun.” Ayağa kalkıp üstümü silkeledim. Yanaklarımı kuruladım yavaşça. Fırat ağabeyimin burada olmasını ben de çok isterdim. Ama ben hep burada olmasını istiyordum. Ona da kıyamıyordum. Tuna’nın kırılmayan inadını parçalayasım geliyordu bazen. Ama Aras’ın şimdi bir de bunun için üzülmesine gönlüm el vermedi. “Düzelecektir biliyorsun. Tuna da kıyamaz ağabeyine.” Aras hafifçe güldü. Söylediğime pek inanmıyor gibiydi. Yavaşça omuz silkti. “Doğum günü çocuğu pastasını kesemedi diye huysuzlanıyordur şimdi. Pastayı gizlice kesmeye çalışmadan bakalım şuna.” Başımı arkaya atıp kahkaha attım. Daha önce buna benzer bir şey yapmıştı. Bir doğum gününde dayanamayıp mutfağa sızmıştı ve pastayı kesip yemişti. Sonra Derya teyzem pastayı almaya gittiğinde küçük bir şok yaşamış ve Tuna’ya üç ay pasta yememe cezası vermişti. Aras da aynı şeyi hatırlamış olacaktı ki benimle güldü. İkimiz eski günlerin sıcak havasıyla yürürken onun yüzünde de benimkine eşdeğer bir tebessüm olduğunu biliyordum. Hissedebiliyordum. O kadar güzeldi ki eskiden hayatımız, çok mutluyduk diye düşünüyordum hep. Çiçekler açmasa da olurdu, biz zaten mutluyduk. Kalabalığın gürültüsüne karıştığımızda içimde göğe yükselmiş bir huzur hissediyordum. Ruhum kanatlanıp arşa yükseliyordu sanki. Bazen en karanlık anlarda küçük bir ışık parçasının içinize sızıp kalbinizi aydınlığa boğması gibi. Bazen güzel şeyler birden geliyordu. Yavaşça içimi çektim. Aynı anda gürültülü kahkahalar atmak ve bir köşeye çekilip hıçkırıklara boğulmak istiyordum. Aşk ara sıra insanı delirtmek için vardı. “Neredesiniz siz sabahtan beri?” Tuna tam karşımızda durup ellerini beline koydu. “Kaç saattir sizi bekliyoruz. Hayır, annem ablukaya almış pastayı, ulaşamıyorum zaten.” Aras başını sallayıp güldü. Uzun, çok uzun zaman onun ifadesiz yüzüne, bahçeye öylece dalan hissiz gözlerine baktıktan sonra bu kadar çok gülüyor olması öyle güzeldi ki. Yüzündeki tebessümü alıp göğüs kafesimin içinde saklamak istiyordum. Kalbime yakın bir yere öylece koyup her gün doğumunda gülüşünü izlemek istiyordum. O hep gülsün istiyordum. Ben onun yerine de ağlardım. “Katre ağaca çıkmak istedi. Ben de ona bunu neden yapmaması gerektiğini anlatıyordum. Sonuçta bugün hiç sırası değil.” Ben şaşkınlıkla Aras’a bakarken Tuna kahkaha attı. “Katre’cik hala mı?” Başını iki yana sallayıp beni kolunun altına aldı. Yürümeye başladık. “İnsanlar gittikten sonra istediğini yapabilirsin. Ama şu an Çalıkuşuculuk oynamanın hiç zamanı değil.” Tuna’nın gereksiz konuşmasına gözlerimi devirdim. Aras da onun diğer yanında yürüyor ve gülüyordu. Ona da gözlerimi devirmek istedim. Bana küçük bir çocukmuşum gibi davranmaları bazen canımı epey sıkıyordu. Hadi ama. “Çalıkuşuculuk oynamak diye bir şey yok zaten Tuna.” Sesimdeki asabi tona karşılık olarak burnumu sıktı. “Kendini Çalıkuşu zannettiğin zamanlar da olmuştu. Ama unutma sen Feride değilsin.” Aras büyük bir kahkaha atıp Tuna’ya katıldı. “Sırf o yüzden Fransızca bile öğrenmeye başlamıştın.” Bahsettikleri günler, çocukluğumuza dair yüzümü her daim gülümseten anılar içimi sıcacık yaptı. Kollarımı kocaman açıp ikisine birden sarılmak istedim. Sanki çocukluğumda kaybettiğim mutlu, umutlu halime sarılmak ister gibi. O zamanlar en azından hayaller kurabiliyordum. Sonu mutlu biten hayaller. İçimdeki neşeli yanı maskeleyip yüzümü astım ikisine. “Sizi terk ediyorum çocuklar. Aranızda gülüşmeye devam edebilirsiniz.” Omuzlarımı silkip yanlarından uzaklaşırken hala kahkahalarını duyuyordum. Ve onların gülen sesi yüzümde giderek büyüyen bir tebessüme neden oluyordu. Müge’nin yanına doğru yürüdüm. Birkaç konukla neşeli bir sohbet içindeydi. Bu gece bütün olanlardan sonra ruh halimin hüzüne bulanmaması için neşemi ve inancımı korumaya karar verdim. Aras iyileşiyordu, yaralarını sarıyordu. Ve ben sonuna kadar emindim ki eninde sonunda bize geri dönecekti. Dicle abla kolumdan tutup beni durdurdu. Dolu dolu gözleriyle Tuna’yla eve giren Aras’a bakıyordu. “Çok mutlu oluyorum Katre. Ama korkuyorum da.” İyi bir şeyler söylemem için yalvarırcasına baktı gözlerime. Elimi elinin üstüne koyup gülümsedim. “Kendi içinde kendiyle savaşıyor olmalı. Ama bunlar geçecek inan bana. Gelecek günler çok daha güzel olacak.” Yüzünden buruk bir tebessüm geçti. “Olacak değil mi?” “Tabi ki olacak. En azından artık onun öldüğünü kabullendi.” Öyle olduğunu biliyordum. Onu hala eskisi gibi seviyor olabilirdi, ki bu beni paramparça ediyordu, ama artık onun tamamen gittiğini ve dönmeyeceğini kabullenmişti. Yaseminle ilgili her şeyde kendini suçluyordu belki ama o da geçecekti. Dicle abla saçının yüzüne düşen tutamını dalgınca kulağının arkasına sıkıştırdı. Gözlerinden yağmur yüklü kara bir bulut geçti. Gözlerine sis oturdu. “Hala yüzüğünü çıkarmadı.” diye mırıldandı beni yerle yeksan eden, her seferinde gözlerime kan oturtan en melun gerçeğimi. “O günler de gelecek.” diyebildim tutuk nefesimin arasından. O günleri göreceğiz. Damla damla gelmeye başlamıştı Aras, sağanak olup yağacağı günler uzakta olamazdı. Parmağından alyansını çıkaracaktı. Çıkaracaktı ki boynuma dolanmış prangalar sökülsün. Çıkaracaktı ki yıllar sonra ilk defa ciğerlerimdeki kelepçe gevşemiş halde nefes alabileyim. İnançla, umutla, gözyaşlarımın içime damlayan tuzuyla daha yüksek sesle tekrarladım. “O günler de gelecek.”   ***   Tatlı bir rehavetle yatağıma uzandığımda uzun zamandır olmadığım kadar mutlu hissettim kendimi. Hayatımızda bir şeyler yolunda gitmeye başlamıştı. Gözlerimin önüne geliyordu Aras. Hayali karşımda duruyor ve gülümsüyordu. Dudaklarımın istemsizce kıvrılmaya başladığını hissettim aynı anda. Senem gülümseyerek elindeki yastığı bana fırlattı. “Yüzündeki şu sırıtmayı bana açıklamayacak mısın, Katre?”  Yastığı alıp ona geri attım. “Sen de artık evine gidip beni yalnız bırakmayacak mısın, Senem?”  Bir süre düşünürmüş gibi yaptıktan sonra başını iki yana salladı. “Hayır, öyle bir planım yok.”  “Parti bitti biliyorsun değil mi? Herkes gitti.” Omzunu silkip yatağıma oturdu. “Müge’yle pijama partisi yapacağız.” Kabarmaya başlayan saçlarımla oynamayı bırakıp kahkaha attım. “Bizim evde ve benim haberim olmadan?” Hevesle başını salladı. Tam karşısına bağdaş kurup oturdum. Tek elimle omzumdan dökülen bukleyi burarken Senem’e bakıp gülümsedim. “Artık onun geri dönecek olması için umutlanabilirim sanırım.” diye mırıldandım. Çok emin değildim. Ve dillendirmek iyi şeyler yapmıyordu bana. Ama bir şeyler söylemek zorunda hissediyordum kendimi. Birine bir şeyler söylemek. İçimde tuttuklarım içimi delecekti yoksa. Senem düşünce dolan bakışlarını yüzüme sabitledi. “Bilmiyorum. Yani Aras son günlerde garip ama bu iyi bir şey mi emin değilim. Daha neşeli, daha mutlu. Ama ne bileyim sanki hepsi pamuk ipliğine bağlı gibi.” Derin bir nefes alıp ofladı. “Onun hakkında bir fikrim oluşuyor ama hemen ardından tam zıttı bir görüşüm oluyor. Yani o kadar karışık ki.” “Aras hep öyleydi.” dedim yavaşça. “O hep anlaşılmaz biriydi. Ama bize geri dönüyor hissediyorum. En kötü günler geçti artık, biliyorum. O iyileşiyor.” Sıkıntıyla parmaklarıyla oynadı Senem. “Peki, Yasemin konusu için ne diyorsun?” Nefesim yeniden kesilirken umut ışıklarım kararır gibi oldu. Ama izin vermedim. Bu kez onları söndürmesine izin vermeyecektim. Hafifçe gülümsedim. “Ona hala çok aşık!” Ah, bu öyle canımı yakıyordu ki. Nefesimi öyle bir yerinden kesiyordu ki ciğerlerime ateş doluyordu. Kızgın lavlar her yanıma yayılıyordu. Derime binlerce iğne batıyormuş gibi… Ölmeden ölmek gibi bir şey… Hayır, defalarca ölmek gibi… Ardından bu kadarı yetmemiş gibi, sanki kolay olmuş gibi yeni bir azap için diriliyordum. Her gün. “Ama artık geri gelmeyeceğini gerçekten kabullendi. Ölümü kabul etmek kimse için kolay değil Senem. Hiç kimse o yokluğu anında kabul edemez. Konduramaz, yapamaz.” Burukça gülümsedim. Senem dikkatle bana bakıp dudaklarını büzdü. Bakışlarındaki mana pek çok şey anlattı. Ama onlardan kaçtım. Her anlamdan kaçtım. Arasla olamayacağımı hatırlatan ihtimallere ilk defa bu kadar sert tıkadım kulaklarımı. Bunu düşünmek istemiyordum. Zaten ona her baktığımda, yüzüğüne her baktığımda, gözlerindeki acıya ve hüzne her baktığımda bunu hatırlıyordum. Aras’ın adını andığımda, hatta içimden geçirdiğimde dahi ciğerlerime yasemin kokusu doluyordu. Nasıl yok sayabilirdim? Ama saymak istiyordum. “Öyle olmasını istediğin için öyle yorumlamış olabilirsin Katre.” dedi Senem, kalbime hançerlerle saldırmaya ant içmiş gibi. Bunu ben de biliyordum. Ama o zehir gibi ümit ışığına karşı koyamıyordum işte. Beni daha çok kanatabileceğini bilerek sarılıyordum ona. Kumdan kale gibi yıkılıp rüzgarlarda savrulacağımı kabullenerek harlıyordum ateşini. Başımı salladım. “Artık çok yoruldum. Gerçekten yoruldum Senem.” Başımı yukarı kaldırıp gözyaşlarımı engelledim. “Sadece biraz teselliye ihtiyacım var. Hem Tuna da benim gibi düşünüyor.” Senem tereddütle baktı gözlerime. “Seni üzmek istemiyorum. Sadece sonrasında hayal kırıklığına uğramanı istemem.” Ona yaklaşıp sıkıca sarıldım. Birinin saçlarımı okşamasına ve bütün bunlar geçecek demesine ihtiyacım vardı. He şey güzel olacak desin istiyordum. Yalan olsa bile. Hiçbir şey güzel olmayacak olsa bile öyle söylesin istiyordum. Sırtımı okşayıp beni kendinden ayırdı. “Bugün ne konuştunuz?” Geri çekilip yastığıma yaslandım. Ona ne kadarını anlatmam gerektiğinden emin değildim. Bir yanım her şeyi anlatmak diğer yanım ise kendime saklamak istiyordu. Bu Aras ve benim aramda kalmalıydı. Başkalarına anlatmak istese kendisi anlatırdı. “Yalnız kalıp biraz içmek istemiş. Sonra onu partiye dönmeye ikna ettim. Biliyorsun üstün ikna kabiliyetlerim vardır.” İmayla göz kırptım.  Senem bacağıyla bacağımı dürtüp güldü. “Ah canım benim aferin mi demeliyim?” Ona dil çıkardım muzırca. Keyifli bir kahkaha atıp yatağa yattı. “Hala küçük bir kız çocuğusun Katre.” Gözlerimi devirdim. Senem de küçük bir kahkaha attı. “Aras bu gece fazla garipti zaten. Onun yaptığı hiçbir şeye şaşırmam artık.” Omuz silktim. “Aras bu gece tam anlamıyla mükemmeldi.” “Peki, sen öyle diyorsan.” dedi gülerek. Telefonu sevmediğim şarkıyla çalmaya başlayınca gözlerimi devirdim. Senem gülerek telefonu bana doğru salladı. “Halam. Bir konuşup geleyim.” O çıkarken aynı anda Müge odaya girdi. Doğrulup asık yüzüne baktım. Senem de yüzünün halini fark etmiş olacak ki yanından geçerken yanağından öptü. Müge yavaşça gülümseyip öpücük attı ona. Ardından bana doğru yürümeye başladı. “Ne oldu sana?” Yavaşça omuz silkti. “Selim.” dedi sadece ve bu her şeyi açıklamaya yeterdi. Aşk her zaman mı böyle melun bir duyguydu Allah’ım? Herkesi başka şekilde mi üzüyordu? Ama o en azından seviliyordu da. Selim de onu seviyordu ve bana bu her şeye yeter gibi geliyordu. Aras beni birazcık sevebilse bütün acılarım son bulur gibi geliyordu. Kollarımı açtım onun için. Müge benim hiç sahip olamadığım kız kardeşimdi. Onu içime sokmak isteyecek kadar çok seviyordum. Bana sarılıp başını omzuma yasladı. Kısa saçlarını okşamaya başladım. “Sen de böyle yapınca içimi dağlıyorsun.” “Aşk acısı bulaşıcı sanırım Katre.” derken güldü. “O kadar yıl senin yanında kalınca bana da bulaştı.” Gözlerimi devirdim. “Bence üzerimizde bir lanet var. Anneme söyleyelim kurşun falan döktürsün.” Müge başını kaldırıp yüzüme baktı. Gözleri dolu doluydu. Onunla birlikte sanki tam o anı bekliyormuş gibi benim gözlerim de doldu. “Biz böyle ne yapacağız, Katre?” Gözlerindeki gerçek endişe beni darmadağın etti. O da aynı şeyleri yaşasın istemiyordum. Bu katlanılmaz bir acıydı çünkü, biliyordum. Selim’in onu sevdiğini de biliyordum. Sadece bir türlü bunu birbirlerine anlatamıyorlardı. Oysa ne kadar saçmaydı iki kişi birbirini seviyorsa bunu birbirlerine söylemeliydiler. İkisi de böyle ateşlerde yalın ayak kalmamalıydı. Beraber serin bahçelerde yürümeliydiler. “Selim seni seviyor.” dedim yavaşça. Müge başını yeniden omzuma yasladı. “Bilmiyorum. Ona yaklaşamıyorum. Çünkü etrafında kalın duvarlar var Katre.” “Evet.” diye mırıldandım. “Belki de. Ama hiçbir duvar yıkılamaz değildir.” “En kötüsü ne biliyor musun? Ona asla istediğin kadar yaklaşamamış olduğun halde onu özlemen.” Burukça gülümsedim. Sevilmemek daha kötü. Başkasını sevmesi daha kötü. Sesli olarak söylemek beni öldürür gibime geliyordu. Ama söylemesem de ölecektim. “Hayır, asıl en kötüsü ne biliyor musun? Varlığının her şeye sinmiş olması. Her yerin onunla dolması ve aslında onun olmaması. Senin sadece onu hissetmen, onunla sarılmış olman ama onun başka biri için her şeyi, kendini dahi feda etmiş olması. Senin defalarca yok olman, onun varlığıyla yeniden hayat bulman. Aşkı canını acıtırken dahi yalnızca onunla nefes alabiliyor olman. Onun başkasına ait olduğunu ve sonsuza kadar öyle olacağını bilerek yaşamaya çalışman. ‘Bir şeye ihtiyacın var mı?’ diye sorduğunda ‘Sana.’ diyememen. Ona ‘sana çok ihtiyacım var görmüyor musun?’ diye haykıramıyor olman. Onu sana getirecek hiçbir yol olmaması en kötüsü. Sonsuza dek ona bakarak ama ondan ayrı nefes alacak olman.” Soluksuz kalarak hıçkırdım. “En kötüsü o senin ezberinken senin ona yabancı kalman.”  
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE