Görevlerini başarıyla tamamlamış olmanın verdiği hafiflikle, Burak ve Gözde, tepeden ormanın içinden yürüyerek arabalarına döndü. Atmosferde bir rahatlama vardı, ama midelerinin kazınmaya başlaması bu huzuru gölgeliyordu. Gözde, Burak’a döndü ve gözlerinde bir parıltıyla, “Pizza yiyelim mi?” diye sordu.
Burak, gözlerini kısa bir süre yola çevirdi ve ardından ona bakarak gülümsedi. “Büyük bir evet! Hem bu gece hak ettik,” dedi kararlı bir şekilde.
İstanbul’un ara sokaklarından birinde, pek kimsenin bilmediği, küçük ama samimi bir pizzacıya vardılar. Rengârenk ışıklarıyla dışarıdan gelenleri çağıran bu yer, bir sır gibi saklanmış gibiydi. Kapının önündeki siyah tabelada, sade bir fontla yazılmış "Lezzet İstasyonu" yazısı, mekânın gösterişsiz ama bir o kadar iddialı olduğunu belli ediyordu.
İçeri girdiklerinde sıcacık bir atmosferle karşılandılar. Ahşap masalar, samimi bir yerleşim oluşturuyordu ve mekânın her köşesinden odun fırınının hafif is kokusu yayılıyordu. 20 masadan yalnızca 8’i doluydu, bu da mekânın kalabalıktan uzak, huzurlu bir yer olduğunu kanıtlıyordu. Gözde, mekânın teras katına doğru ilerlerken, Burak’ı da arkasından çağırdı.
Teras katına çıkan basamaklar dar ama zarif bir şekilde döşenmişti. Duvarlarda İstanbul’un eski sokaklarına dair siyah-beyaz fotoğraflar asılıydı. Terasa ulaştıklarında, buranın bahçeye açıldığını ve üzerinin camla kapatıldığını fark ettiler. Hafifçe yağan yağmurun pıtırtısı cam çatıda yankılanıyordu.
Gözde, pencere kenarındaki bir masayı işaret etti. “Burası mükemmel!” dedi heyecanla. Masanın penceresinden, hafifçe ıslanmış İstanbul sokaklarının loş ışıkları seçiliyordu. Burak, paltosunu sandalyeye asarken, “Gerçekten güzel bir seçim,” diye onayladı.
Garson yanlarına geldiğinde, Gözde kararsız bir şekilde menüye baktı. “Ne alsak sence?” diye sordu Burak’a.
“Bence klasik margarita alalım. Yanına bir de tavuklu ve mantarlı olsun. Ne dersin?” dedi Burak, menüye göz atmadan.
Gözde, gülerek başını salladı. “Sanırım deneyimlemiş gibisin. Sana güveniyorum.”
Siparişler verildikten sonra, masanın ortasındaki küçük, yuvarlak lambanın ışığında birbirlerine baktılar. Burak bir an duraksadı, sonra hafifçe gülümsedi. “Bugün çok iyiydin,” dedi.
Gözde, bu iltifat karşısında hafifçe kızardı. “Seninle birlikteyken kendimi daha güçlü hissediyorum,” diye yanıtladı ve gözlerini kaçırdı.
Pizzalar geldiğinde, odayı sıcacık bir aroma doldurdu. Garson, odun fırınından yeni çıkmış pizzaları masalarına yerleştirirken, Gözde’nin gözleri parladı. “Bu gece tam bir ödül gibi oldu,” dedi.
Burak, bir dilimi alıp dişledi ve memnuniyetle başını salladı. “Gerçekten mükemmel. Burası saklı bir hazine gibi.”
Gözde, pizzadan bir parça ısırırken, bir yandan yağmurun cama vuran ritmini dinliyordu. “Biliyor musun, bazen bu anların hiç bitmemesini istiyorum,” dedi.
Burak, pizzadan bir lokma daha alırken, ona doğru eğildi. “Bu anları özel yapan şey, kısa olmaları. Belki de bu yüzden bu kadar değerli hissediyor.”
İkili, pizzalarını bitirirken, üzerlerinde bir huzur vardı. Yağmur hızını artırmıştı ama terasın cam tavanı onları koruyordu. Bu gece, İstanbul’un bilinmeyen bir köşesinde, hem karınlarını doyurmuş hem de yorgun ruhlarını dinlendirmişlerdi.
Yemekten sonra eve doğru giderken, Burak göz ucuyla Gözde’yi izliyordu. Gözde’nin düşünceli hali Burak’ın dikkatini çekmişti. Bakışları boş bir şekilde camın dışına dalmış, dudakları hafifçe büzülmüştü. Burak, onun içindeki eksikliği hissediyor ve bu hali görmek içini sızlatıyordu. Gözde’nin yüzündeki bu melankolik ifadeyi silmek için bir şey yapması gerektiğini düşündü.
Aniden, yolun kenarındaki ışıl ışıl parlayan lunapark tabelası dikkatini çekti. Neon ışıklar ve dönme dolabın dönen silueti geceye farklı bir enerji katıyordu. Burak, direksiyonu sağa kırarak lunaparkın girişine yöneldi.
“Ne yapıyorsun?” diye sordu Gözde, şaşkınlıkla ona bakarak.
“Biraz eğlenmeye ihtiyacımız var,” dedi Burak, yüzünde hafif bir gülümsemeyle. “Hadi gel, içindeki çocuğu biraz serbest bırak.”
Lunaparkta Parlayan Işıklar
Lunaparka girdiklerinde, parlak neon ışıklar gözlerini kamaştırdı. İnsanların kahkahaları, çığlıkları ve lunaparktaki makinelerin mekanik sesleri her yanı kaplamıştı. Gözde, istemsizce gülümsedi. İçindeki çocuk, bu parlak ve renkli dünyada bir anlığına uyanmış gibiydi. Burak, onun bu halini fark ettiğinde içten bir rahatlama hissetti.
Lunaparkın kalabalığı arasında gezinirken, bir köşede büyük bir kalabalık dikkatlerini çekti. Yerde duran, elektronik bir ekranı olan boks makinesi, insanların ilgisini topluyordu. Genç erkekler sırayla makinaya yumruk atıyor, yüksek puanlar almaya çalışıyorlardı. Ancak her biri, makinenin ekranında yazan 4870 puanlık rekorun yanına bile yaklaşamıyordu.
Burak, Gözde’ye dönerek hafifçe eğildi. “Ne dersin, bu rekoru kırarsam sana bir sürprizim var,” dedi. Gözde, kaşlarını kaldırarak ona baktı. Gözlerinde hafif bir merak ve eğlence vardı.
“Sen mi kıracaksın?” diye sordu, alaycı bir tonla.
“İzle ve gör,” dedi Burak, hafif bir tebessümle.
Burak, sıranın kendisine gelmesini beklerken, iri yarı birkaç adamın makineye vurduğunu izledi. Yumrukları güçlüydü, ama hiçbiri 4870 puanı geçemiyordu. Hatta çoğu 4000’in bile altındaydı. Kalabalıkta bir uğultu vardı. İnsanlar, bu rekorun kırılamayacağına inanmaya başlamıştı.
Burak’ın sırası geldiğinde, herkesin dikkatini çekti. Uzun boyu, geniş omuzları ve kendine güvenen duruşuyla anında kalabalığın ilgisini topladı. Etrafındaki genç kızlar heyecanla birbirlerine fısıldıyor, Burak’ı hayranlıkla izliyorlardı.
Burak, makineye doğru bir adım attı. Elleri yumruk halinde gevşekçe sallanıyordu. Kendini hazırlarken, zihninde bir görüntü belirdi. Boks makinesi artık sıradan bir metal parçası değildi; Abdullah Zengin’in yüzü olmuştu. Gözlerini kısarak, yumruğunu sıktı.
Dizlerini hafifçe kırdı, sol ayağını geriye aldı ve tüm vücudunun gücünü yumruğuna topladı. Bir anlık sessizlik oldu. Yumruk, makineye çarptığı anda, etrafında bir rüzgâr dalgası oluştu. Kalabalık nefesini tutmuş, gözlerini ekrandan ayırmamıştı
Makinenin ekranında bir anlık kararma oldu. Yazılar silindi, sistem yeniden başlar gibi oldu. Kalabalık şaşkınlıkla birbirine bakarken, ekran bir anda tekrar aydınlandı.
Rekor Kırıldı
Puan ekranda belirdi: 5010.
Kalabalık bir anda çığlıklarla doldu. İnsanlar Burak’ı alkışlamaya ve tezahürat yapmaya başladı. Gözde, bu manzarayı izlerken yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Burak, dönerek ona baktı ve göz kırptı.
“Bir sürpriz hak ettim sanırım,” dedi, alaycı bir şekilde.
Gözde, kahkahalarla gülerek ona yaklaştı. “Sana bir pizza daha mı ısmarlasam?” dedi, şakayla karışık.
“Pizza mı?” dedi Burak, kaşlarını kaldırarak. “Ben daha özel bir şey bekliyordum.”
Gözde, gözlerini devirdi ama hala gülüyordu. Bu gece, ikisinin de unutamayacağı bir gece olmuştu. İçlerindeki karanlık, bu renkli ve ışıl ışıl lunaparkta biraz olsun hafiflemişti.
Burak ve Gözde, lunaparkın parlak ışıkları arasında adeta kaybolmuştu. Her köşe, farklı bir eğlenceye çağırıyordu. Renkli balonlar, çığlık atan çocuklar, patlamış mısır kokusu ve makinelerin çaldığı neşeli melodiler, ikisinin de ruhunu biraz olsun hafifletmişti. Gözde’nin yüzü, uzun zamandır Burak’ın görmediği bir şekilde aydınlanmıştı. Yüzünde çocukça bir heyecan, gözlerinde ise merak vardı. Burak, onun bu halini görünce içten içe gülümsedi
Hey, bak!” dedi Gözde, birden Burak’ın kolunu çekerek. “Şu balon patlatma oyununa bakalım mı?”
Burak, Gözde’nin gösterdiği yere baktı. Bir tezgâhta, oyuncak tüfeklerle hedef alınan balonlar vardı. Balonu en çok patlatan, dev bir peluş ayı kazanıyordu.
“Ciddi misin?” dedi Burak, kaşlarını kaldırarak. “O tüfekler doğru düzgün ateş etmez bile.”
“Yoksa korkuyor musun? Belki de beceremezsin diye endişeleniyorsundur.” Gözde’nin dudaklarında alaycı bir gülümseme belirmişti.
Burak, bu meydan okumayı duymazdan gelemezdi. Ellerini cebine sokup hafifçe eğildi. “Tamam, bakalım. Ama seni uyarıyorum, kaybetmeye hazır ol.”
Tezgâha geldiklerinde, Gözde hemen tüfeği kaptı. Hedefe nişan aldı ve ilk atışını yaptı. Ancak ok, balonun yanından geçti. Gözde şaşkınlıkla Burak’a döndü.
“Bu tüfek çalışmıyor!” dedi sitemle.
“Tabii, tabii,” dedi Burak, kahkaha atarak. “Şimdi bir profesyonel izleyebilirsin.”
Burak tüfeği eline aldı, hedefe nişanladı ve arka arkaya üç balonu birden patlattı. Tezgâhı işleten adam alkışladı. Gözde, hayretle Burak’a bakıyordu.
“Bunu daha önce söylememiştin,” dedi Gözde, kollarını göğsünde kavuşturarak.
“Sormamıştın ki,” dedi Burak, omuz silkerek. “Ama sanırım artık bu büyük peluş ayıyı sana hediye edebilirim.”
Burak, kazandığı dev peluş ayıyı Gözde’nin kollarına verdi. Gözde, istemsizce güldü. “Bunu taşımanın yükü sana pahalıya patlayacak, haberin olsun.”
Lunaparkın içinde dolaşmaya devam ederken, Gözde aniden Burak’ın kolunu çekti. “Oraya bak!” dedi heyecanla. “Dönme dolap. Ona binmeden buradan ayrılamayız.”
Burak, dönme dolaba baktı. Devasa yapısı, lunaparkın en dikkat çekici parçasıydı. “Emin misin? Yükseklik korkun varsa oradan inmek zor olabilir.”
“Benim korkularımla dalga mı geçiyorsun?” dedi Gözde, kaşlarını kaldırarak. “Hadi, korkuyorsan söyle.”
Burak cevap vermeden, onun elinden tutarak dönme dolaba doğru yürüdü. Biletlerini alıp sıraya girdiler. Dönme dolabın kapsülüne bindiklerinde, Gözde peluş ayıyı kucağına aldı ve camdan dışarı bakmaya başladı.
Dolap yükselmeye başladıkça, şehrin ışıkları daha da netleşiyordu. İstanbul’un geniş manzarası ayaklarının altına serilmişti. Gözde hayranlıkla camdan dışarı baktı. “Burası inanılmaz güzel,” dedi.
Burak, sessizce onu izliyordu. Gözde’nin yüzündeki masum ifade, onun ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha hatırlatmıştı. Ama aynı zamanda, o kırılganlığın ardında güçlü bir kadın olduğunu biliyordu.
“Biliyor musun,” dedi Burak, aniden. “Seni böyle görmek hoşuma gidiyor.”
Gözde, ona döndü. “Nasıl görmek?”
“Mutlu,” dedi Burak. “Güvende. İçindeki yüklerden arınmış gibi.”
Gözde, bir an sustu. Gözlerini Burak’ın yüzüne dikti. “Bazen düşünüyorum,” dedi yavaşça. “Bu hayatta gerçekten mutlu olmayı hak ediyor muyuz?”
“Tabii ki hak ediyoruz,” dedi Burak, kararlı bir sesle. “Belki de bu yüzden buradayız. Birbirimize bir şans vermek için.”
Gözde, onun sözleri karşısında hafifçe gülümsedi. “Belki de haklısın,” dedi. Ardından ekledi, “Ama bu peluş ayıyı taşımak için birini hak ettiğim kesin.
Burak ve Gözde, lunaparktaki eğlenceli akşamın ardından eve doğru yol alırken sokak lambalarının altında yürüdüler. Gecenin serinliği, lunaparkın neşesinden arta kalan tatlı yorgunlukla birleşmişti. Gözde’nin saçları hafifçe rüzgârla dalgalanıyor, ay ışığı yüzüne vururken gözlerinin parlaklığı daha da belirginleşiyordu. Burak, yan yana yürürken onunla dalga geçiyor, arada bir omuzuna hafifçe dokunarak küçük şakalar yapıyordu. Gözde ise her zamanki sıcak gülümsemesiyle karşılık veriyordu.
Eve vardıklarında, Burak anahtarını çıkardı ve kapıyı açarken arkasında duran Gözde’nin ona nasıl baktığını hissediyordu. O anlar sanki zamanın durduğu, sadece ikisinin var olduğu bir andı. Burak kapıyı açtığında içerideki hafif loş ışık onları karşıladı. Salona geçtiklerinde, lunaparktaki kahkahalardan ve heyecandan sonra evin sessizliği neredeyse huzur vericiydi.
Burak ceketini çıkarıp koltuğun üzerine bırakırken, Gözde salonun camına yöneldi. Dışarıdaki şehir ışıklarına bir an dalıp gitti, ardından ayağındaki topukluları çıkarıp kendini rahatça koltuğa bıraktı. Burak, mutfağa doğru ilerlerken ona dönüp, “Bir şey içer misin?” diye sordu. Gözde gülümseyerek, “Belki bir kahve,” dedi yumuşak bir ses tonuyla. Ancak Burak başını hafifçe sallayarak, “Bugün kahve yok, başka bir şey düşün,” diye karşılık verdi. İkisi de küçük şakalaşmalar arasında evin sıcak atmosferinde eriyip gitmişti.
Gözde, duştan çıkıp odasına geçtiğinde bu geceyi unutulmaz kılmak için kendince bir plan yapmıştı. Dolabından seçtiği kırmızı dantel detaylı iç çamaşırı, onun hem cesur hem de zarif tarafını yansıtıyordu. Kumaşın vücuduna oturuşu, her hareketinde zarif bir akış sağlıyordu. Saçları, duş sonrası hafif nemli bir şekilde omuzlarına dökülmüş, teni parıldıyordu. Üzerine hafif bir çiçek kokulu parfüm sıktı, kokusu odadan dışarı taşıp salona yayıldı.
Burak, salonun loş ışığında televizyon izliyordu. Kanepede rahat bir şekilde oturmuş, arada bir elindeki kumandayla kanallar arasında dolaşıyordu. Gözde, kapının eşiğinde durup Burak’a baktı. Burak onun varlığını hemen hissetti, ancak gözlerini televizyondan kaldırmadı. Gözde hafif bir şekilde boğazını temizledi, ince topuklu terliklerinden çıkan hafif tıkırtı Burak’ın dikkatini çekti.
Başını yavaşça çeviren Burak, Gözde’nin durduğu yerdeki görüntüsüyle adeta büyülenmişti. Işığın, kırmızı dantel üzerindeki oyunu Gözde’nin görünümünü daha da etkileyici kılmıştı. Gözde, kapının eşiğinde hafifçe bir ayağını diğerinin önüne attı, başını yana eğerek ona baktı. Gözlerindeki ifade, hem masumiyet hem de davetkârlık taşıyordu.
Burak, bir an televizyonu tamamen unuttu. Elleri istemsizce dizlerine doğru kayarken, Gözde’nin ona yaklaşmasını izledi. Gözde, salonun ortasına kadar gelip durdu, ellerini beline koyarak Burak’a bir şey söylemeden baktı. Sessizlik, aralarındaki gerilimi daha da artırmıştı. Burak sonunda dayanamayarak, “Bu kadar güzel olmak zorunda mısın?” dedi alçak bir sesle. Gözde hafifçe gülümsedi, “Belki de sadece senin için...” diye fısıldadı.
Gözde, Burak’ın gözlerinin içine bakarak hafifçe gülümsedi. Yüzündeki ifade, hem oyunbaz hem de kışkırtıcıydı. Bir adım atıp Burak’a yaklaştı, başını hafif yana eğerek alçak bir sesle, “Sanırım şimdi sürprizini alabilirsin,” dedi. Sesi, Burak’ın içinde bir kıvılcım gibi yankılandı. Ardından, elini yavaşça Burak’ın koluna dokundurdu ve başını yatak odasına giden koridora doğru çevirerek gözleriyle işaret etti.
Burak, gözlerini bir an bile Gözde’den ayıramıyordu. Onun bu davetkâr duruşu, çarpıcı kırmızı iç çamaşırının vurguladığı vücudu, ve aralarındaki sessiz ama yoğun çekim, Burak’ın nefesini kesmişti. Gözde, Burak’ın harekete geçmesini beklerken küçük bir adım geri attı ve ardından dönüp yatak odasına doğru ilerlemeye başladı.
Yavaş ama kendinden emin adımlarla koridorun sonundaki odaya yürüyordu. Her adımı, Burak’ı daha da etkisi altına alıyordu. Omuzlarından aşağı dökülen nemli saçları, kırmızı dantelin üzerinden kayan ince hatları ve yürürken hafifçe sallanan kalçaları, Burak’ın zihnine kazınıyordu. Gözde, yatak odasının kapısına vardığında bir an durdu, omzunun üzerinden Burak’a döndü ve başını hafifçe yana eğerek, "Geliyor musun?" dedi.
Burak, bu sözle adeta hipnotize olmuş gibi yerinden kalktı. Tüm dikkatini Gözde’ye vermişti; sanki etraftaki her şey kaybolmuş, sadece onlar kalmıştı. Koridordan yatak odasına doğru yürürken, kalbinin nasıl hızlandığını hissetti. Gözde kapının eşiğinde durmuş, bir eliyle kapıyı tutarken diğer elini beline koymuştu. Gözlerinin derinliği ve yüzündeki hafif tebessüm, Burak’ı her zamankinden daha çok içine çekiyordu.
Kapıdan içeri girerken Gözde yavaşça Burak’ın elini tuttu, onu odaya çekti ve fısıldar gibi bir sesle, “Bu gece sadece bize ait,” dedi. Odanın loş ışığı, duvarlardan yansıyan yumuşak bir ışıltı yaratırken, iki beden arasındaki enerji her şeyi söylemek için yeterliydi.