Onun sırrı renklerden renklere bürüdüğü saçlarındaydı. Peki bu onu haylaz , şen şakrak umursamaz biri mi yapıyordu ? Hayır. Onun hikayesi çok daha acıklıydı.
Lila Aydemir , henüz daha yeni 16 yaşına girmiş küçük bir kız çocuğuydu. Tek dünyası kitaplar olan , ruhunu müzikle dinlendiren sessiz kız. Yeşil gözlerinde parlayan hırçın hareler ona yaklaşmaya kalkan insanların cesaretine kılıç darbeleri olarak iniyordu. Yalnızdı , ona ailesi tarafından öğretilen şeylerden biriydi yalnızlık. Görmezden gelinmiş , varlığı hissedilmemiş bir kızdı o , sevgiyi satır aralarında bir kelİmeden ibaret sanıyordu.
Sevgi neydi ? Neye benziyordu ? Elle tutulabilir miydi ? Gözle görülebilen bir şey miydi sevgi ? Yalnızlığına kimseyi almadığı sıradan hayatı o gün kabusa dönmüştü. Okuldan eve geldiğinde babasının ona verdiği müjdeli (!) haberle hayatı kabusa döndü.
Bir kez dahi kafasını okşama zahmetine girmeyen babasının ona seslenirken adının sonuna kızım ekini eklediğinde bir şeylerin ters gittiğini anlamalıydı. Saf kalbi babasının kızım kelimesinde lal kesilmiş , duyduğu kelimeyle mutlu olmuştu. Babası avcunun içiyle sedirin yanına hafifçe vurmuştu. Lila çantasını henüz yakılmamış sobanın arkasına bırakıp babasının gösterdiği yere oturdu. Yüzündeki gülümseme babasının kurduğu o cümleyle donmuş , bir daha açılmamak üzere toprağın altına gömülmüştü.
‘Orhan’la seni evlendirmeye karar verdim.’
Karar vermemişti , boyunu aşan borçlarının karşılığı olarak satmıştı. Biliyordu , o pislik adamın onu gördüğü her zaman ima ettiği şeyleri şimdi daha iyi kavramıştı. Bir mal gibi satılmıştı , babasının üç kuruş borcu için. Gelin edilecekti. Hem de ayyaş babasına koli koli bira taşıyan , kendinden on üç yaş büyük birine. İtiraz ettiğinde yanağında patlayan tokat direncini kıran son şey olmuştu.
Ayakkabılarını giymeye yeltenmeden evden çıktı. Gözyaşları dudaklarının arasından firar eden hıçkırıklara yoldaş olurken koşmaya başladı. Nereye gittiğini bilmeden , ayaklarına batan dikenlerin canını yakışını umursamadan koştu.
Kabustan farksız geçen o gün gözyaşlarıyla evi terk ettiğinde yolununun Barlas Özbilen'le kesişeceğinden bir haberdi.
Kimsesizdi. Yaralıydı. Kızgındı. Kırgındı. Gördüğü bir sevgi kırıntısıyla bütün dünyaları ona veren babası , tek cümlesiyle ayaklarının altından yeryüzünü çekip almış , ruhunun darmadağın bir kaldırım taşına çökmesine neden olmuştu.
Savunmasızdı.
Siyaha çalan yeşil , koca gözlerini dünyaya açtığı günden beri sıkıntının peşini bırakmadığı talihsizliğine ağlıyordu. Bunları hak etmiş miydi ?
Üzerinde o çok sevdiği formasıyla yolun kenarındaki kaldırıma çökmüş , hüngür hüngür ağlıyordu. Daha çok küçüktü. Ancak babasının umurunda bile değildi onun küçük olması. İsteyip istememesiyle ilgilenmiyordu.
Bir mal gibi satılmıştı. Hiçbir duyguya sahip olmayan kırık bir sandalye gibi.
Annesi hiçbir şey söylememiş miydi ? Benim kızım okuyacak diyememiş miydi ? Dönem ortasında eve getirdiği üstün başarı belgesini düşünürken daha çok ağladı. Oysa ne kadar da mutlu olmuştu o belgeyi alırken. Başarabileceğini bir kez daha görmüş , göstermişti. Bu bile babasının eski kafasını etkilemeye yetmemişti.
Onun fikrini almaya gerek bile duymadan karar verilmişti. Biri almıştı , biri satmış.
Eve bir daha geri dönmemek üzere evi terk ettiğinin bilincinde değildi kendini sokağa atarken. Gözyaşlarını mahallesinin tanıdık simalarına aldırış etmeden akıtırken onları son görüşü olduğunu bilmiyordu. Tanrı’nın onunla alay ettiğini düşünürken kaderine işlediği aşktan habersizdi.
Ayağında sadece altı sararmış beyaz , topuğunda küçük bir söküğü olan , annesinin eskisi bir çorap vardı. Hayatı da üzerindekilerden farksız değildi , babasının onlar için uygun gördüğü kıyafeti giyiniyor , onun uygun bulduğu hayatı yaşıyordu.
Babası küfürler ederek peşinden koşsa da yolun yarısında nefes nefese kalmış ve bırakmıştı. Nihayetinde eve dönmek dışında gidebileceği bir yer var mıydı? Yoktu.
Ne bir akrabası ne bir arkadaşı. Yapayalnız , kimsesiz bir kızdı Lila. Arkadaş edinmesine ne babası ne abisi hiçbir zaman izin vermemiş , yanına yaklaşmaya çalışan yabancıları ürküterek uzaklaşmalarına neden olmuşlardı. Ama bunun sebebi Lila’yı korumak değildi , tek sebebi vardı ki Lila arkadaş edinemesin. Evden çıkamasın , her zaman evde durup ev işleriyle ilgilensin. Faydasız abisi sosyal hayatını haftanın yedi günü dolu dolu yaşarken Lila evden dışarı burnunu uzatmasın.
Gidebileceği , arayabileceği , sarılıp gözyaşı dökebileceği kimse yoktu hayatında. Gözyaşlarını sildikçe daha çok akıyordu , önünden akıp giden arabalar gibi. Ta ki biri onun çaresizliğine dayanamayıp arabasını kenara çekene kadar.
Henüz daha 16 yaşındaydı yolları Barlas Özbilen'le kesiştiğinde.
Barlas Özbilen.
Barlas o zamanlar 23 yaşında , üniversiteden yeni mezun olmuş genç bir delikanlıydı. Üniversitenin üçüncü sınıfından beri babası Sadi Özbilen'in başkanı olduğu Özbilen Holding de ufak ufak ihaleler almaya başlamıştı.
O gün de aldığı son projenin yerini görmek için geçiyordu oradan. Bir kızın hüzünlü hayatına dokunacağından bir haber.
Terk edilmiş, yalnız bir kalbe gülüşüyle adım adım yerleştiğinin.
Ağır adımlarla Lila'nın karşısına geçip dikildi. Lila onun geldiğini güneşin kavurucu ışınlarına gölge olmadan önce fark etmemişti. Başını şaşkınlıkla kaldırıp burnunu sesli bir şekilde çektiğinde onu gördü. Arkasında ışıl ışıl parlayan güneş yüzüne gölge düşürüyordu , oysa gözleri bütün parlaklığı irislerine hapsetmişti.
Ona şefkatle bakan koyu kahve gözlerin merhametiyle tanıştı.
Tam o gün Lila'nın hayatı geri dönüşü olmayan bir yola son sürat girdi.
Bir süre öylece birbirlerine bakarlarken sinirle yürüyen adım sesleri tökezlemiş, şahit olduğu manzarayla deliye dönmüştü. "Lila !"
O öfkeli ses Barlas'ın karşısındaki sarışın , pamuk kadar beyaz tenli , ıslanmış, uzun kirpiklerinin altında korkuyla parlayan yeşilin geceye dönmüş rengini yuvarlak koca gözlerinde barındıran kızın adını öğrenmesini sağladı.
Lila korkuyla omzunun üzerinden sersem adımlarla üzerine doğru koşmakta olan ayyaş babasına bakarken derince yutkundu. Bu onun sonu demekti. Sonu , bilmediği başlangıcı.
Lila toparlanıp koşmaya hazırlanırken kolunu kavrayan güçlü bir el onu engellemişti. Dolmuş gözleri endişeyle sarsılırken yaşlar boşalmaya başlamıştı.
“Bırak beni !” Çatlak sesi güçsüz çıkmıştı. Elini kurtarmaya çalıştığında yabancı bırakmamakta ısrarcıydı.
Lila korkuyla üzerlerine gelen babasına bakıyordu , evleneceğine ölse daha iyiydi. Tanıyordu o pis sapığı. Babasına koli koli içki şişesi taşıyan o pisliğin hiç çekinmeden üzerine saldığı iğrenç bakışları kendini kirlenmiş hissettiriyordu.
Oysa onun bir suçu yoktu. Olmamıştı. O şekilde düşünmesine sebep olacak bir tebessüm bile yoktu yüzünde. Ama bunu önemseyen kimse olmamıştı.
“Benimle gel. Sana zarar vermem.”
Barlas çenesi kasılmış bir halde , kararan gözlerini aralarında yüz metre olan adama dikmiş , konuşuyordu. Lila şaşkınca kocaman açılmış gözleriyle tanımadığı adamın yan profiline bakıyordu. Barlas hedefine kilitlenmiş bir avcı gibi adamı izliyordu. Lila ise içinde yaşadığı hesaplaşmanın içinde hapsolmuştu.
Bu adam kimdi ?
Ona güvenebilir miydi ?
Ya onu satıp üzerinden para kazanmak isterse?
Ya ona tecavüz edip bir ormana atarsa ?
Ya söylediği gibi gerçekten ona yardım etmek isteyen biriyse ?
Belki Tanrı onun gözyaşlarına dayanamamış , yardım elini bu güzel suretle Lila’ya ulaştırıyordu ?
Ne yapacaktı?
Daha önce hayatı üzerine söz söyleme hakkı olmuş muydu hiç ?
Babasına sığınsa onu her halükarda satmamış mıydı sanki ? En azından bu adam ona elini uzatıyordu. Hayatımıza sebepsiz giren insanların kaderimizde birer sebepleri vardı.
Önce buradan gidecek bir şekilde polise ulaşacaktı. Bunu yapabilirdi.
Barlas ona döndüğünde bir an kafasını aşağı yukarı sallarken buldu. Bir yabancıya güvenecek kadar çaresiz , yabancının kahve gözlerindeki şefkate kanacak kadar sevgisiz bir kızdı. Adamın dudakları yukarı doğru kıvrılırken genç kızın kolunu bırakmadan arabasına doğru çabuk adımlarla ilerledi.
Lila kendisi için açılan kapıdan girerken hayatının en büyük cesaretini gösteriyordu. Kapıyı üzerine örten Barlas, onu hüzünlü geçmişinden yepyeni bir geleceğe taşıyordu.
Tanrı onu aşkın sihriyle mükafatlandırdı.
Gerisinde öfkeden kuduran , seyrelmiş yağlı saçlarını kopara kopara çeken göbekli , ellili yaşlarının ortalarında seyreden adamın savurduğu küfürler kalmıştı.
“Küçük sarı fahişe !”