,,Merhaba, ben Massimo. Kimden kaçıyorsunuz?"- dedi sesinde sakin ama dikkatli bir ton vardı.
Lena, şaşkınlık içinde donup kalmıştı. Bu adamın gözlerinin içine bakıp, kaçtığını nasıl anlamıştı? Lena, kafasında hızlıca bir cevap ararken, Rey aniden ağlamaya başladı. Lena, oğlunu sakinleştirmeye çalışırken Massimo, sağ kolu Polo'ya gözle görülür bir şekilde bir şeyler söyledi. Polo, Massimo’nun talimatlarını aldıktan sonra kararlı adımlarla Lena'ya yaklaştı.
,,Ben.. "
demekle yetindi, ne diyeceğini bilemez haldeydi. Aklında, tanımadığı bu adamlara karşı ne yapması gerektiği konusunda bir belirsizlik vardı. Ancak Rey'in ağlamasıyla düşünceleri yarıda kesildi. Lena, oğlunu kucaklayıp yatıştırmaya çalışırken, içindeki huzursuzluk giderek büyüyordu.
Massimo, Polo’ya bir işaret verdi ve hızla arabasına bindi. Polo ise, Lena'ya diğer arabayı işaret ederek binmesini söyledi.
Polo'nun belinde silahı ve tehditkâr duruşu, Lena'nın direnmesini imkânsız hale getiriyordu. Bir anlık tereddüt yaşasa da Lena, başka seçeneği olmadığını fark etti. Rey'i sıkıca kucakladı ve çaresizlik içinde Polo'nun gösterdiği araca bindi.
Arabanın içi karanlık ve klostrofobikti, ama bu karanlık Lena'nın içindeki boşlukla örtüşüyordu. Artık kaçışın nereye gittiği ya da onu nelerin beklediğiyle ilgili bir korkusu kalmamıştı. Sadece Rey ve karnındaki bebeğini koruma içgüdüsüyle hareket ediyordu.
Araç hareket ederken, Massimo’nun yanında oturan Polo bir yandan Lena’yı gözlüyordu. Lena, kucağındaki Rey’i sakinleştirmeye çalışırken, bir yandan da bu yeni belirsizliğe adım atmıştı. Massimo, nereye gitmeleri gerektiğini biliyor gibiydi ve Lena’nın kaderi artık onun ellerindeydi. Ancak Lena, içindeki karanlıkla bu yeni hayatta kalma mücadelesine devam etmeye kararlıydı.
Lena, Rey'i kucağında tutarak Massimo'nun evine girdiklerinde, etrafındaki her şeyin soğuk ve kasvetli olduğunu hissetti. Geniş salon, büyük mobilyalarla döşenmişti ama buradaki ihtişam bile Lena'nın içindeki boşluğu dolduracak güçte değildi. Rey, annenin kucağında usulca mırıldanarak sessizleşmişti. Lena, yaşadıklarının ağırlığını taşımaktan bitap düşmüştü, ama artık korku ya da endişe hissetmiyordu; sadece derin bir yorgunluk ve çaresizlik vardı içinde.
Kısa bir süre sonra Polo, sessizce salona girdi. Duruşu hâlâ tehditkârdı, ama yüzünde Lena'yı anlamaya çalışan bir ifade vardı. Lena'nın bakışlarını yakaladı ve sanki ruhunun derinliklerine bakıyormuş gibi bir süre sessizce durdu. Ardından, sakince konuştu.
,,Şu anda patronum Massimo Segio Hidalgo'nun evinde bulunuyorsunuz,"( sesi sakin ama sertti),, Kendisi İtalyan mafya ailelerinden birisidir. Size yardım edecek, ama önce bana hikayenizi anlatmanız gerekiyor."
Lena, Polo'nun sözleriyle bir an duraksadı. Ama bu duraksama, korkudan değildi; artık saklayacak ya da kaçacak bir şeyi kalmamıştı. Korku, yerini derin bir umutsuzluğa ve bir tür kabullenmişliğe bırakmıştı. Derin bir nefes aldı ve her şeyi anlatmaya başladı.
Lena, Leo ile olan evliliğinden, ilişkilerinin başındaki mutlu günlerden ve sonrasında yaşanan değişimlerden bahsetti. Leo'nun karanlık dünyasına nasıl çekildiğini, Rüzgar'la olan bağlantılarından nasıl haberdar olduğunu, Rüzgar'ın hayatlarına nasıl sızdığını ve her şeyin nasıl bir kabusa dönüştüğünü detaylarıyla anlattı. Lena'nın sesi dümdüzdü; anlattıkları ne kadar korkunç olursa olsun, artık ondan korkmuyordu. En sonunda, o gece yaşanan trajediye geldi: Roza'nın ölümü, Leo'nun vurulması, annesinin kalp krizi geçirmesi... Hepsini bir bir açıkladı.
Lena, hikayesini anlatırken Rey, Lena’nın kucağında usulca uykuya dalmıştı. Polo, Lena'nın sözlerini dikkatle dinledi, arada kaşlarını çatarak düşündü ama hiç kesmedi. Lena’nın hikayesinin sonunda, Polo birkaç saniye sessiz kaldı, düşüncelerini topladı. Ardından, başını hafifçe eğerek ayağa kalktı.
,,Patronum Massimo’nun yanına gidiyorum Durumu ona aktaracağım. Siz burada bekleyin."
Polo, Lena’yı salonda bırakarak hızlı adımlarla odadan çıktı. Lena, Rey'i daha da sıkı kucakladı, bu soğuk ve yabancı evde beklemek zorunda kalmanın verdiği huzursuzlukla bir süre sessizce oturdu. Polo’nun ayak sesleri uzaklaşırken, Lena bir kez daha yalnızlığın soğuk yüzüyle karşı karşıya kaldı. Kafasında dönen düşünceler, bundan sonra ne yapacağına dair net bir cevap vermiyordu. Ama tek bildiği şey, buradan sağ salim çıkabilmek için Massimo’nun vereceği karara bağlı olduğuydu.
Polo, Massimo’nun çalışma odasına geldiğinde, kapıyı hafifçe tıklatıp içeri girdi. Massimo, geniş bir masanın arkasında oturuyordu; yüzü, odadaki loş ışıkta neredeyse tamamen gölgede kalmıştı. Polo, saygıyla eğildi ve Lena’nın hikayesini, soğukkanlı bir şekilde patronuna aktarmaya başladı. Massimo, Polo'nun anlattıklarını sessizce dinledi, gözlerini bir an bile Polo’dan ayırmadı. Polo’nun anlatımı bittiğinde, Massimo derin bir nefes aldı, parmaklarını masanın üzerinde birleştirip düşüncelere daldı.
Massimo’nun kararının ne olacağı, artık Lena’nın ve çocuklarının kaderini belirleyecekti.
Polo, Lena'nın yanına geri döndüğünde, onun yüzündeki belirsizliği ve korkuyu gördü. Polo, her zamanki sakin ve tehditkâr duruşuyla Lena'ya yaklaştı.
"Patronum sizi görmek istiyor. Endişelenmeyin, uyuyan oğlunuz Rey'in başında bir hizmetçi duracak," -dedi ve bir el hareketiyle Lena'yı yanına çağırdı.
Lena, içindeki huzursuzlukla Polo'yu takip etti. Rey'i salonda bırakmak zorunda kalmak, ona derin bir endişe vermişti ama başka seçeneği yoktu. Kendi güvenliğini ve çocuklarının geleceğini düşünmek zorundaydı. Polo'nun gösterdiği yoldan ilerleyerek, Massimo'nun geniş ve ağır mobilyalarla dolu çalışma odasına girdiler.
Massimo, odanın ortasında büyük bir masanın arkasında oturuyordu. Işıklar loştu ve Massimo'nun yüzü bu loşlukta daha da gizemli görünüyordu. Lena, derin bir nefes aldı ve titreyen bir sesle, karşısındaki bu güçlü adamla göz göze geldi.
Bize ne olacak?" -diye sordu, gözlerinde hala korkunun izleri vardı.
Massimo, bakışlarını Lena'ya çevirdi. Yüzünde soğukkanlı ve kararlı bir ifade vardı.
,,Yaşadıklarını anlıyorum. Kucağında 10 aylık oğlun ve karnında taşıdığın daha 1 aylık bebeğin var. Bu durumda sizi bırakmam, inan bana, 2 gün bile hayatta kalamazsınız," -dedi, sesi kesin bir gerçeklik taşıyordu.
Lena, Massimo'nun söylediklerini anlamaya çalışarak merakla ona baktı.
,,Yani?"
Massimo, arkasına yaslanıp bir an düşündü, ardından kararlı bir sesle devam etti.
,, Benimle burada kalın. Ben yalnız, bekar biriyim. Evleniriz ve oğlun benim soyadımı alır; doğacak bebeğin de öyle. Kimse onlara dokunamaz, buna asla müsaade etmem," -dedi, gözleri Lena’nın gözlerine kilitlenmişti.
Lena, bu teklifle neye uğradığını şaşırmış halde Massimo'ya baktı. İçindeki merak, bu adamın niyetini anlamak için daha da büyüdü.
,,Neden? Neden üzerine kahve döken, çocuklu ve hamile bir kadınla evlenmek istiyorsun?"- diye sordu, sesi artık daha da sakinleşmişti, ama içinde bir anlam arayışı vardı.
Massimo, bakışlarını Lena'nın yüzüne odakladı, gözlerinde kararlılık vardı.
,,Gördüm, Lena. Gözlerindeki o karanlık boşluğu gördüm. Bir sürtükle evleneceğime, kendinden emin, hayata kafa tutan bir kadınla evlenmeyi tercih ederim," -dedi, sesi sakin ama güçlüydü.
Lena, bu sözler karşısında duygusuzca Massimo'ya baktı. İçinde hâlâ bir direnç vardı, ama bu direnç, yaşam mücadelesinin getirdiği bir içgüdüden başka bir şey değildi.
,, Sana sunabileceğim bir şey yok..." -dedi, gözlerinde ne bir umut ne de bir sevgi izi vardı.
Massimo, Lena'nın bu soğuk tavrına karşılık hafif bir gülümsemeyle cevap verdi.
,, Gözlerindeki karanlık benim için yeterli..." dedi, sanki bu karanlık onun aradığı tek şeymiş gibi.
Massimo’nun bu kararlı ve alaycı tavrı, Lena'yı şaşırtmıştı. Ama o an anladı ki, Massimo'nun teklifini kabul etmekten başka seçeneği yoktu. Çocuklarını korumak ve hayatta kalmak için bu evlilik, onun için bir güvence olabilirdi. Ancak Lena, bu karanlık dünyanın içinde nasıl bir geleceğin kendisini beklediğini bilmeden, sessizce başını eğdi ve Massimo'nun önerisini kabul etmek zorunda olduğunu hissetti.