Bölüm 4

1009 Kelimeler
Anlat diyecekti. Anlat ki kızmayayım sana. Tüm öfkemi kusayım dışarıya diyecekti. İçi içini yemişti senelerdir. Benim yanımda olsaydı şimdi böyle olmazdı ama onun içinde ölmüş müydüm acaba sahiden? Ya o benim içimde? Kimler beni gömmüştü. Egemen’le aynı locadaydık. Kardeştik. Loca’nın hiçbir zaman onaylamak istemediği şeydi. Kardeş dediğinden eş olamaz… Oldurmak için çok uğraşmıştık. Yüksek Şura’daki akrabalarımızın da etkisi olmadı desek yalan olur. İşte olmuyormuş bunu anladım. Kardeş dediklerim şimdi beni kucaklayacaklardı ben tam bir sadakatle gidersem, babamın emanetlerini görev bilinciyle kasadan alıp cübbemi giyersem… Peki ya Egemen? Kaya gibi önümde set çekecek miydi? “Yıldırım Bey geldiler. Biz yakınlarınızda olacağız Naire Hanım.” Arkamı dönmeden başımı salladım. Yıldırım’ı da çok özlemiştim. Onu her gördüğümde babamı görüyor gibi oluyordum. Arkamı dönememendeki etken de buydu. Birkaç adım sesi uzaklaşırken babamın sağ kolunun adımlarının gücü zemini titretiyordu. Yer yarılıyor beni de içine çekiyordu. “Hoş geldin Erdal’ın kızı Naire.” Ses tonu beni rahatsız ederdi… eski ben olsa… Şimdi kızgın olsa bile büyük bir özlem taşıyordu. “Hoş bulacağım inşallah.” Arkamdaydı. Olabildiğince yakın konumdaydı. Yavaşça döndüm yüzümü boncuk gözlü adama. Yaşlanmış mıydı? Yüzündeki kırışıklıklar artmıştı belli ki. Yanağının altında derin bir bıçak izi vardı. Ben giderken yoktu. Yara yeni gibi de değildi. Üç adım attım. Parmağımı hiç düşünmeden beş santimlik üzeri etle kapanan yaraya değdirdim. “Önemli bir şey değildi.” Hadi oradan bunu yapan az kalsın dilini gırtlağını dışarı çıkartacakmış diyemedim. Demek istedim… “Pembeliği geçmiş. Estetik yaptıralım. İzi kalmasın.” İzi yeterince kalmamış mıydı? “Bedenimizdeki yaralar bizi biz yapıyordu unuttun mu?” hala göz teması kurmadığım adamın söylediğiyle bakışlarımı kaldırdım. Kaşlarım istemsizce çatıldı. “Bedenlerimizdeki izler bizi eleverir Yıldırım.” Dedim üzerini basa basa. “Unuttun mu?” Babamla yaşıttı ama babam hiçbir zaman ona Yıldırım abi dememi istememişti. Aramızda büyük uçurumlar vardı. Yıldırım bize hizmet eden ve bu hizmetin karşılığını fazlasıyla alan, gönül bağı kurduğumuz bir çalışandı. Babam böyle derdi de hepimiz bilirdik öyle olmadığını. Yıldırım’da ben de babam da… “Erdal’ın kızı.” Dedi ve sustu. O da istemezdi abi dememi. Birkaç kere söylediğim olmuştu. Çok ihtiyacım olduğunda. Aslında her adını söylediğimde kalbimden abiyi de ekliyordum ki ben… Kalp diliyle konuştuğumuz için mi anlaşıyorduk? “Zor olacak ama olacak. Beni tekrar aralarına alacaklar. Güvenecekler. Artık ben de biliyorum kimseye gidemeyeceğimi. Loca’ya savaş açamayacağımı.” Dinleniyorduk… “Baştan beri biliyordum da… Neyse. Zamana ihtiyacım vardı ve bitti.” Bakışlarım etrafı taramaya başladı. “O zamanı burada da bulabilirdin.” Aslında demek istediği; zorda kalırsan kardeşlik seni iyileştirir. Kardeşlik kötü gününde yanındadır. Dayanışma içerisinde tüm sıkıntılarından kurtulabilirsin. “Ben kadınım ve beni anlayışla karşılayacaklarına eminim.” Kadın ve erkeği ayıran tek kurum değildi Loca. Ben ayırmazdım. O yüzden onların yanına girebildim. İnadım sayesinde onlara da gösterdim. Ama şimdi bu bahaneyi söylemeliydim. Sonuçta bir savunma verecektim. “Eve mi gideceğiz?” başımı sağa salladım. Annemleri görmeden önce Egemen’i görmeliydim. “Koridor’a geçeceğim.” Dudakları kıvrıldı. “En zorunda başlayayım diyorsun yani.” “Göreceğiz bakalım.” Elimi anahtarları almak için uzattım. Başını sallayarak avucuma bıraktı. Araba kullanmayı özlemiştim sanırım. Eskiden Egemen’le ne güzel anılarımız vardı… Ondan önce öğrenmek için önümü göremeden kullanmaya başlamıştım… Arkamda hakikatten varlıklarını hissedemeyeceğim şekilde güvenlik birimi takip ediyordu. Bir de Yıldırım… Sabah olmak üzereydi. Egemen’le karşılaşmadan önce bir şeyler yemem gerekiyordu. Fiziksel olarak güçlü olmak istiyorsam istemesem de bir şeyler mideme göndermeliydim. Zaten sabah olmak üzereydi. Hem beyefendi eve geçer ben de ona emrivaki yapardım. Birbirimizle uğraşırken aldığımız hazzı hissetmek… Karnımı çorbacı da doyurduğumda artık güneş doğmuştu. Valizimden kıyafet çıkartarak arabada değiştirmiştim. İki saat daha yolum vardı. Çorlu’ya vardığımda saat neredeyse dokuz olmak üzereydi. Belki de daha önce varmıştım. Ne kadar süredir arabada bekliyordum bilmiyordum. Koridor’u görmek kalp ritmini değiştirmişti bile. Derin bir nefes alarak arabadan indim. Sert adımlarla yaklaştım. Köşeli yüz hatlarımın en güzel yanını kullanıyordum. Sert bakışlarımın karşısında korkmayacak bir insan evladı yoktu. Bir sene önce işe başlamış adamda tam olarak bunu hissediyordu. "Kapalıyız." Yüz hatlarımı gevşetmiş ama karşımdakini daha da hükmedici bir hale sokmuştum. "Ne zaman başladın sen işe?" İki yılda kimler değişmişti? Hiçbiri kolay adam değiştirmez, zorunda kalmadıkça yerine kimseyi almazdı. Ta ki… ölene kadar. Demek ki bir kıyım olmuştu. "Bir yıldır buradayım." kekeledi adam. Başka biri olsa bu kadar konuşmazdı muhtemelen ama içine bir korku düşmüştü. Benim tavırlarım ve duruşum Egemen Beyin tanıdığı biri olduğum izlenimini vermişti. "Siz kimsiniz?" Tedirgindi. Üç dakika önce diklenen halinden eser yoktu. Ona cevap vermeden yanındaki kapıya yöneldim. Ağır demir kapıyı içeri iterek sandalyeleri ters çevrilmiş, gece için henüz hazırlanmamış bara ayak bastım. Aynıydı her yer. Kokusunu içine çektim. Çocukluğunun geçtiği bara en son iki sene önce adım atmıştım. Etrafı süzmem bitince yakınımdaki iki şaşkın bakışa aldırmadan bar taburesine oturdum. Barmen henüz yoktu ama yerleri silen yirmi yaşlarındaki çocuk vardı. Yeşil ipli elbisem dizlerime kadar uzanıyordu. Etekleri kasıklarımın hemen altından ve birbirine geçtiğinden bacak bacak üstüne attığımda karşımdakine güzel bir şölen sunuyordu. Dili lal olan görevli elindeki paspası bırakarak yanıma geldi. "Ne içersiniz." kapıdaki adamda gelmiş şapşal bakışlı çocuğun ensesine bir tane yapıştırmıştı. "SARI! Kaybol." Hülyalı bakışlardan bir anda çıkan Sarı lakaplı çocuk hemen arkasını dönmüştü. "Kimsiniz Hanım Efendi. Bakın daha açılmadık. Bu saatte açık yerler var. Oraya gidebilirsiniz." Ben bilmiyordum sanki bunu. Çapkınca gülümsedim. Yerimden kalkarak bar kısmına geçtim. Elime aldığım tekila şişesini yerine bırakarak şaraplara yöneldim. "Adın ne?" "Suavi." Onun dediklerini önemsemeyerek şarap kadehi ve şişeyi alarak az önceki yerime geçtim. Sabahın dokuzunda içmek pek akıl karı değildi ama iki senenin üzerine, tüm yıkımların üzerine yüzleşeceğim gerçekler için buna ihtiyacım vardı. Güçlü durmaya çalışıyordum. Hayatımı karartan ölümün üzerinden toparlanamamıştım. Şimdi ise dönmek zorunda bırakılmıştım. "Suavi. Egemen Aksal'ı ara." Şarabı eğik tuttuğum kadehe yavaşça döktüm. Hafifçe sallarken göz ucuyla Suavi'ye baktım. "Yazgıç Egemen'e de ki." Durdum. Adamın surat ifadesinin değişmesini bekledim. "Pia seni bekliyor." Adam uzaklaştığında gözlerimi kapatarak derin bir nefes aldım. Ciğerlerime dolan o tanıdık koku beni her şeyin başına götürdü. Çocukluğum, gençliğim, locaya bağlılık yemini ettiğim gün. Tekris törenimde heyecandan ölmek üzereydim. Tefekkür odasına girip maddi dünyaya ait her şeyi geride bırakıp yeni bir dünyaya girmenin heyecanı… Arınıp saflaşmak istiyorsan cehenneme iniş deneyimini yaşamalısın demişlerdi. Ben de biliyordum bunu. Aslında söylentiler çok daha beteriydi ama öyle olmadığını hissediyordum. Orada kimseye işkence etmiyorlardı…
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE