Donuk gözlerle bakmaya devam ettim kadına. Provasını yapmıştım daha önce. Hatta ve hatta hiç konuşamadan gideceğimi bile düşünmüştüm. Canın yanarsa adalet değil intikam istersin. Ben ikisini de istedim. Hem adalet hem de intikam. Şimdi şu andaki durumum gayet iyiydi. Ama sabahı zor ettiğim geceleri de unutamayacaktım. Yağmur için dua etmiştim. Bu yüzden zaman çamura bulanma zamanıydı...
“Adalet abla.” Dedim ve telefonum tekrar titremeye başladı. Açmayınca tekrar çalmaya başladı ve cümlemi yarıda böldü.
“Kim arıyor kız tarlası yanmış gibi.” Sadece numara olduğunu gördü. “Önemli biridir belki.”
“Abim arıyor.” Der demez yatağa çöktüm. Ciddi bir mesele olduğunu anladı ve konuşmadı. Karşındakini konuşturmanın en güzel ve güvenilir yolu… “Artık dönme vaktim geldi abla. Hem çok istiyorum hem de güvenli limanımdan ayrılmak istemiyorum.” Kucağımdaki ellerimi avucunun içine alarak beni kendisine çevirdi. Kocası, Serkan doğduğunda onları terk etmişti. Kocası değildi esasen adam. Sadece Serkan’ın baba hanesini doldurmuştu. Serkan’ın bundan haberi olmadığını biliyordum. Bu ketumluğunun sebebi çok açıktı. Dişiyle tırnağıyla hayatta kalmış güçlü bir kadındı. Benim gibi mi?
“Bak kızım. Bana düşmez ama aileni ardında bırakma. Git görüş ve gel. Yine gel. İstediğin zaman gel. Kapımız sana her zaman açık. Ama ailene bunu yapma. Eminim yaptıklarından çok pişmanlardır. Sen her ne kadar sebebini söylemesen de kalbinin çok kırıldığının farkındayım. Güzel kızım, annen, babanı kaybetmiş. Bir de seni mi kaybetsin?” Anne… babamın üzerine üç beyaz gül dikildikten sonra kaçmıştım. Kimsenin umurumda olmamasının sebebi… “İstersen ben konuşabilirim.”
“Yok Adalet abla. Ben hazırlanayım. Abim almaya gelecek beni. Tamam dememiştim ama gitme vaktimin geldiği belli. Yerimi öğrenmiş. Sen haklısın. Kendimi düşünürken herkesi perişan ettim.”
“Gidişine en çok biz üzüleceğiz. Görüşürüz yine zaten. Çok dramatize etmeye gerek yok.” Başımı salladım tebessümle. Evet diyemedim. Bir daha görüşemeyecektik. Burası benim için bir sığınak oldu. Bir köprü oldu. Bir dağ oldu. O kadar.
Özel eşyam yoktu. Günlük tutmazdım. Resim bile yapmazdım duygularımı yansıtırım diye. Kaçarken bu tarz şeyler olursa toparlanman zor olurdu. Yıldırım beni sıkı sıkı tembihlemişti. Ama onlardan dolayı eşyalarımı almalıydım. Adalet ablanın getirdiği ufak valize her şeyimi doldurdum ve kalanları da ihtiyacı olan birine vermesini istedim. Bir saatte hazırdım. Valizi aşağıya indirdiğimde karşımda gözleri kızarmış bir şekilde Serkan’ı buldum.
“Ne bu halin?” işi şakaya vurmalıydım. Ondan aşağı kalır yanım yoktu esasen.
“Annemin dediği doğru mu? Gidiyor musun?” konuşma tavrından sinirli olduğunu anlamıştım. Gözlerinin kızarmasının sebebi ağlamasından değil öfkesindendi.
“Evet. Gidiyorum. Birazdan gelir.” Kapıya çevirdim bir an gözlerimi.
“Böyle mi gideceksin. Hemen. Bir telefonla. Bize haksızlık etmiyor musun?” hiçbir şey için onları kullanmamıştım. Çalışmış barınmamı ve yemek paramı çıkartmıştım. Fazlasını onlara geri vermiştim. Duygusal açıdan da kimseye umut vermedim. Kendimi ikna etmeme gerek yoktu. Zaman zaman ona bahşettiğim tebessümler Serkan’a aşık olduğum anlamına gelmezdi. Annesi de farkındaydı da belki bir umut diyordu muhtemelen. Çünkü oğlunu biliyordu. Bana aşıktı.
“Oğlum saçmalıyorsun. Geldiğinde de biliyorduk bir gün gideceğini. Hatta konuşmuştuk bunu. Kızın ne suçu var.”
“Anne sen karışma!” diye kükredi. Adalet abla olduğu yerde sıçrayınca zaten gergin olan sinirlerim iyice kopmuştu. Birkaç adımda yanına vardım.
“Kendine gel Serkan. Kadına bu şekilde bağıramazsın ve evet. Kimseye hesap verecek değilim. Benim bir hayatım vardı. Buraya onlardan kaçmak için geldiğimi biliyordun. Bir gün gelecek ve o gün bir valizle gideceğimi de biliyordun. Şimdi kimseyi suçlama.” Adalet ablaya döndüm ve sıkıca sarıldım. Son kez. Tekrar Serkan’a döndüğümde yüzünü bahçe kapısına çevirmişti bile. “Hoşça kal Serkan.” Dönmeyecekti bana. Sarılmayacaktı. Saygı duydum. Valizimi kapıya sürükledim ve temiz havaya çıktım. Yüz metre ileride beni bekleyen araç hemen hareket etti ve önümde durdu. Arabadan indiğinde resmi olacağını tahmin ettiğim için sağ elimi belli belirsiz göğsüme doğru kaldırdım. Baş parmağımın ve işaret parmağımın ucunu birbirine değdirdim. Bu bir yardım talebiydi. Hemen ne demek istediğimi anladı. Arkamdakilere elini kaldırdı. Serkan annesinin kapıya çıkmasına engel oldu. Sesi dışarıya kadar taşıyordu. Sır Katibi valizimi elimden alırken sarıldı bana. Güzel bir gülümsemeyle ayrıldım. Ön koltuğa yerleştiğim gibi hafifçe gaza bastı.
Öyle günler vardı ki, hiç bitmez demiştim. Haftalardan, aylardan daha uzun sürdüğünü düşündüğüm zamanlar olmuştu. Güneş doğuyor ama bir türlü batmıyordu. Sanki zaman durmuştu. Geceler daha kötü geçiyordu. Karabasanlarla dolu geceler... Geldiğim gibi dönmüyordum buradan. Geldiğimde tamamen kaybolmuştum. Kendimde değildim. Şimdi her şeyin bilincinde ve farkındayım. Aydınlanma yaşadım. Önümü görebiliyorum. Artık hazırdım.
Yola çıktığımızdan beri düşünüyordum ama aklımdan akıp gidenleri bir türlü toparlayamıyordum. Neler olacaktı? Önce Loca’ya çıkartılacak ardından Büyük Şura’ya gönderilecektim. Onların tarafından henüz kimseye bir bilgi vermemiştim. Yıldırım haricinde kimseyle de konuşmamıştım. Yıldırım’ın bileceği şeyler de kısıtlıydı. Atak yapmadan önce sevdiklerimi tehlikeye atamazdım. Bu yüzden o da çok önemli şeyler bilmiyordu. Tek amacı beni korumaktı. Geri gelmemem için çabalaması da bu yüzdendi. Çantamdan telefonumu çıkartarak mesaj ikonuna bastım.
Yoldayım. Geliyorum. Üzülme. Her şey güzel olacak.
Benim kafam karışıktı ama eminim Yıldırım tüm hazırlıkları yapmıştı. Benim yerime düşünüyor ve önümü görmemi sağlıyordu. Eskiden öyle miydi… Sağlıklı bir beyne sahipken… Diğer taraftan insanlar beni görünce ne yapacaktı? Annem, teyzem, dayım, arkadaşlarım, kardeşlerim… Kaya en büyük sorun gibi düşünmüştüm ama ailem de beni kucağını açmış bekliyor muydu acaba? Babamın ölümünün ardından annem bana güvendiğini söylemişti. Onun istediği kesinlikle intikam değildi. Yıldırım’a da defalarca geri dönmem yönünde talimat vermişti.
Ona bir bakıma kızamıyordum. Kaç kuşaktır ataları Kardeşlik Locasındalardı. Sadık bir hemşireden ne beklenirdi ki? Ama yine de kalbinin bir köşesinde ufakta olsa şüphe tohumlarının olmasını isterdim.
İstanbul tabelasını gördüğümde saat oldukça geçti. İki kere durmuştuk. İkisinde de beni göz hapsinden bırakmamışlardı. Ben karar vermesem şu an şimdi şurada olur muyduk ki?
“Sahile gidelim önce. Biraz hava alacağım.” Beni yadırgayacak ya da söylediklerimi ikiletecek değillerdi. Sonuç itibariyle hala onlardan rütbeliydim. İlk olmasam da muhtemelen son kadın masondum. Kardeşliğin son kadın masonu…
“Haber vermek durumundayım.” Sır Katibi çok konuşkan biri değildi. Sesini sınırlı sayıda duymuştum. Saatlerdir konuşmamasına rağmen hiç çatallanmamıştı sesi.
“Kime istiyorsan haber verebilirsin.” Telefonumu çantamdan çıkartarak Yıldırım’ı aradım. İlk çalışta açtı. Benden haber beklediği bariz belliydi. “Yıldırım bana bir araç getirir misin İstanbul’a? Birazdan sana konum atacağım.” Telefonumu kapatıp yanımdakine döndüm. “İsterseniz takip edebilirsiniz ama öncelikle gitmem gereken yerler var.” Cevap vermeden önce sorması gereken makamlar vardı. Sarıyer’de denizin dibine geldiğimde ardımda telefonda konuştuğunu gördüm. Bakışlarımı ondan çekerek denize ve karşımdaki eşsiz boğaz manzarasına baktım… Bir daha gelebilir miyim diye düşlüyordum… İşte buradayım… Araçtan inmeden önce Yıldırım’a konum bilgilerini atmıştım. On beş dakika sonra yanımda olacağını bildiren mesajını görünce sevindim.