3. BÖLÜM

960 Kelimeler
Gecenin zifiri karanlığı, yerini Mardin’in puslu ve gri sabahına bırakırken, konaktaki sessizlik yerini ağır ayak seslerine ve fısıltılara bıraktı. Odanın içinde zaman durmuş gibiydi; Zümrüt, yırtılmış beyaz elbisesinin parçaları arasında, bedeni ve ruhu darmadağın bir halde öylece yatıyordu. Mirza, yatağın kenarına oturmuş, ellerindeki kan lekelerine ve yanındaki kızın cansız bir bebek gibi duran bedenine bakıyordu. İçindeki intikam ateşi sönmemiş, aksine geride bıraktığı enkazın ağırlığıyla daha da karanlık bir hal almıştı. Tam o sırada kapı, sanki bir baskın yapılıyormuşçasına sertçe yumruklandı. Zelal Hanım’ın o emreden, tavizsiz sesi odanın soğuk havasını yardı: "Mirza! Güneş doğdu, soyumuzun şerefi için çarşaf beklenir! Aç kapıyı!" Mirza, derin bir nefes alıp ayağa kalktı. Üzerini düzeltirken yatakta titreyen Zümrüt’e bakmadı bile. Kilidi açıp kapıyı araladığında, Zelal Hanım ve yanında merakla bekleyen Dilşah içeri daldılar. Zelal Hanım’ın gözleri anında yatağa, beyaz çarşafların üzerindeki o kaçınılmaz lekeye odaklandı. "Hah!" dedi Zelal Hanım, sesi zafer kazanmış bir komutan gibi yankılandı. "Şükürler olsun, namusumuz temizlendi, kan yerini buldu!" Dilşah, örtüyü kenara çekip yatağa yaklaştığında, Zümrüt’ün bembeyaz kesilmiş yüzünü ve bacaklarından süzülen kanın çarşafı nasıl boyadığını gördü. Zümrüt, yerinden kıpırdamak istedi ama kasıklarına giren o keskin sancı ve bedenindeki bitkinlik buna izin vermedi. Kanaması beklediklerinden çok daha fazlaydı; çarşafın ortasındaki o kırmızılık giderek büyüyordu. "Kalk hadi!" diye tısladı Dilşah, Zümrüt’ün kolunu sarsarak. "Bakma öyle ölü gibi! Kanını gördük, şimdi kalkıp hizmetini edeceksin." Ancak Zümrüt, duyduğu sesleri sanki çok uzaktan geliyormuş gibi algılıyordu. Gözleri açık ama bakışları boştu. "Kalkamıyorum..." diye fısıldadı mecali kalmayan bir sesle. "Canım... çok yanıyor." Zelal Hanım, çarşafın kenarından tutup sertçe çekti. Kanlı kumaşı bir bayrak gibi havaya kaldırırken Zümrüt’ün perişanlığına zerre merhamet duymadı. "Kalkacaksın!" diye gürledi Zelal Hanım. "Bu konakta yatanın karnında varis yoksa yeri yoktur! Bak hele, kanaması da durmaz bunun, amma da narinmiş! Dilşah, temizleyin şurayı. Gelin hanımı da banyoya götürün, soğuk suyu dökün başına da kendine gelsin. Akşama misafirler gelecek, el öpecek daha!" Zelal Hanım’ın sesi odanın taş duvarlarında yankılanırken, Mirza tek kelime etmeden odadan çıktı. Koridorda attığı her adım, sanki Zümrüt’ün ruhunun üzerinde çiğnenen birer postaldı. O dışarı çıkar çıkmaz Dilşah, Zelal Hanım’ın emriyle Zümrüt’ü kollarından tuttuğu gibi yataktan aşağı savurdu. Zümrüt, çıplak ayakları soğuk taşa değdiği an acıyla inledi. Kasıklarındaki o parçalayıcı sızı, yerini sıcak bir akıntıya bırakmıştı; kan, beyaz teninden aşağı süzülüp yerdeki desenli kilimin üzerine damlıyordu. "Yürü! Soyun sopun batsın, amma da nazlı çıktın!" diyerek sırtından itti Dilşah. Banyoya girdiklerinde içerisi rutubet ve kireç kokuyordu. Dilşah, köşedeki mermer kurnadan buz gibi suyu bakır tasla doldurup hiçbir uyarı yapmadan Zümrüt’ün başından aşağı boşalttı. Zümrüt, ciğerlerine giren keskin soğukla birlikte nefes alamadı; göğsü inip kalkıyor, dudakları morarıyordu. "Yeter... Lütfen..." diye fısıldadı Zümrüt, duvara tutunmaya çalışarak. "Yetmez!" dedi Zelal Hanım kapı eşiğinden izleyerek. "O kan akacak ki içindeki o asi ruh da onunla beraber gitsin. Sen artık bu konağın sadece bir parçasısın Zümrüt. Ne canın sana ait, ne de bedenin. Akşama kadar ayaklanmazsan, o töre dediğin şeyin öteki yüzünü görürsün." Dilşah, Zümrüt’ün üzerinden sarkan ıslak ve yırtık elbiseyi zorla çekip çıkardı. Genç kızın vücudundaki morluklar, Mirza’nın öfkesinin sessiz haritası gibiydi. Yeni bir entariyi Zümrüt’ün üzerine hoyratça geçirdiler. Zümrüt o an anladı: Bu konakta ölmek, yaşamanın en kolay yoluydu; ama ona kolay bir yol verilmeyecekti. Gözlerini aynadaki yansımasına dikti. O eski neşeli Zümrüt’ten eser kalmamıştı. Bakışlarındaki fer sönmüş, yerine dipsiz bir karanlık yerleşmişti. Dilşah saçlarını sertçe tararken Zümrüt, aynada arkasında duran Zelal Hanım’ın gözlerinin içine baktı. Hiç konuşmadı ama bakışları, bu zulmün bir gün bu duvarları onların üzerine yıkacağının sessiz yemini gibiydi. Aşağıdan davul sesleri gelmeye başlamıştı. Mardin’in dar sokaklarından gelen misafirler, "namus" için dökülen o kanın kutlamasını yapacaklardı. Zümrüt, banyodan çıkarılıp tekrar odaya getirildiğinde yatağın üzerindeki kanlı çarşafın yerinde olmadığını gördü. O çarşaf şimdi bir gurur nişanesi olarak konak balkonunda sergilenecekti. Zümrüt, pencerenin kenarına yaklaşıp avluya baktı. Mirza’yı gördü; elinde bir kadeh acı kahveyle adamların arasında duruyordu. Mirza başını kaldırıp yukarı baktığında, Zümrüt’ün solgun yüzüyle karşılaştı. Mirza’nın gözlerinde bir anlık bir sarsılma olur gibi oldu, ama hemen ardından bakışlarını kaçırıp sert çehresine geri döndü. Mirza’nın bakışlarını kaçırması, Zümrüt’ün yüreğindeki son merhamet kırıntısını da söküp attı. O an anladı ki; bu konak sadece taşlardan değil, erkeklerin sağır gururundan ve kadınların kör nefretinden inşa edilmişti. Güneş Mezopotamya ovalarının üzerinde alçalıp Mardin’in sarı taşlarını kızıla boyarken, konak hiç olmadığı kadar kalabalıktı. Avluda kurulan yer sofraları, gümüş tepsilerde sunulan yemekler ve havaya karışan ağır öd ağacı kokusu... Dışarıdan bakıldığında bu bir düğün toyuydu, ama Zümrüt için kendi cenaze namazına hazırlıktı. Dilşah, kuması Zümrüt’ün solgun yanaklarına zorla allık sürerken fısıldadı: "Dik dur! Zelal Hanım tembihledi, bir damla yaş görürsem o gözlerinde, o yaşları ateşle kuruturmuş." Zümrüt cevap vermedi. Üzerindeki ağır, altın işlemeli bindallı sanki demirden bir zırh gibi bedenini eziyordu. Kasıklarındaki sancı, her adım attığında beynine bıçak gibi saplanıyordu ama o, acısını derin bir sessizliğe gömdü. Merdivenlerin başına geldiğinde, tüm avlu sustu. Yüzlerce göz, bir "zafer nişanesi" gibi yukarıdan aşağı süzülen genç kıza kilitlendi. Zelal Hanım, en başta, bir kraliçe edasıyla duruyordu. Mirza ise babasının yanında, yüzünde duygudan arınmış, mermer gibi soğuk bir ifadeyle bekliyordu. Zümrüt merdivenlerden inerken dengesini kaybetti, eli tırabzana sımsıkı yapıştı. Mirza’nın eli gayriihtiyari öne doğru hamle yaptı ama babası Haşim Ağa’nın sert bakışıyla yerinde çakılı kaldı. Zelal Hanım, Zümrüt yanına vardığında kolunu mengene gibi kavradı. "Gülümse," diye tısladı kulağına. "Sülalenin namusunu kurtarmış gelin gibi gülümse!" Zümrüt, titreyen elleriyle büyüklerin ellerini öpmeye başladı. Her dudak değdirdiği el, ona bir esaret zinciri daha vuruyor gibiydi. Sıra Mirza’ya geldiğinde, dünya durdu. İkisinin gözleri, sabahki o pencere önü bakışmasından sonra ilk kez bu kadar yakın mesafeden çarpıştı. Mirza, Zümrüt’ün elini tuttuğunda kızın teninin buz gibi olduğunu hissetti. Avucunun içindeki o küçük el, bir kuşun kanadı gibi titriyordu. Mirza eğilip sadece Zümrüt’ün duyabileceği bir sesle: "Bitmedi," dedi. "Bu acı burada bitmeyecek küçük karım." Zümrüt ilk kez başını kaldırdı. Gözlerindeki o boşluk gitmiş, yerine intikamın ilk kıvılcımları gelmişti. "Biliyorum Mirza Ağa," diye fısıldadı kuruyan dudaklarıyla. "Zira senin de cehennemin bu odalarda başlayacak."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE