Mardin’in üzerine çöken o zifiri karanlık, avluda kurulan nikah masasının üzerine bir kefen gibi serildi. İmam, bir yanında eli tetikte bekleyen Mirza Asioğlu, diğer yanında başı öne eğik Zümrüt ile titreyen ellerindeki defteri açtı. Etraftaki korumaların silahlarından gelen o metalik şakırtılar, nikah törenin müziğiydi.
İmam, boğazını temizleyip o kaçınılmaz soruyu sordu: "Sen Hamit kızı Zümrüt, Haşim oğlu Mirza ağayı kocalığa kabul ettin mi?"
Zümrüt’ün dili damağına yapışmıştı. Tam hayır diyecek olsa, karşıda diz çökmüş, korkudan altına kaçırmak üzere olan abisi Azat’ın şakağına Mirza’nın adamlarından biri namluyu biraz daha bastırıyordu. Mirza, Zümrüt’ün kulağına eğildi; sesi sadece onun duyabileceği, cehennemden gelen bir fısıltı gibiydi:
"O 'evet' ağzından çıkmazsa, abinin beynini bu avluya akıtırım. Seçim senin; ya dilin konuşacak ya silahlar."
Zümrüt’ün gözlerinden bir damla yaş, yırtılacakmış gibi gerilen beyaz elbisesinin üzerine düştü. "Evet," dedi, sesi bir fısıltıdan farksızdı.
İmam, adet olduğu üzere sordu: "Mehir olarak ne istersin gelin hanım? Altın, mülk, nakit?"
Daha Zümrüt ağzını açmadan, köşede bir cellat gibi bekleyen Zelal Hanım öne atıldı. Sesi avlunun taşlarında kamçı gibi şakladı: "Ne mehri! Ne altını! Bu kız buraya bir canın bedeli olarak geldi. Aldığı nefes, bastığı toprak mehirdir ona! Yaşadığına saysın, karda bilsin. Asioğlu’nun soyuna nefes olmaya geldi, mülküne ortak olmaya değil!"
Nikah kıyıldı. Dualar, bir lütuf gibi değil, bir lanet gibi döküldü dillerden. Mirza, imamın duasının yankısı daha avludan silinmeden Zümrüt’ün koluna bir pençe gibi yapıştı. Onu kalabalığın arasından adeta söküp alarak üst kata sürüklemeye başladı. Zümrüt’ün ayakları merdiven basamaklarına çarpıyor, kolundaki o mengene gibi kavrayış canını yakıyordu. Ancak kapının önünde Zelal Hanım yollarını kesti. Mirza’yı bir kenara çekip içeri Zümrüt’le birlikte girdi. Kapıyı sertçe kapattı.
Zelal Hanım, Zümrüt’ün çenesini o nasırlı, sert elleriyle kavrayıp yüzünü kendine doğru sertçe çekti. Gözlerinin içine nefretle baktı:
"Bana bak gelin! Burası senin okul yolların değil, Asioğlu’nun haremidir. O üstündeki beyazlığı birazdan oğlum kirletecek, bu senin kaderindir. Sakın ola o odada bir ölü gibi durmayasın! İşveli cilveli olacaksın. Oğluma kadınlık edeceksin, gönlünü değilse de tenini hoş tutacaksın. Ağlamak, sızlamak, 'canım yanıyor' demek yok! Eğer Mirza bu odadan mutsuz çıkarsa, yeminim olsun ki seni bu konağın ortasında yakarım!"
Zelal Hanım, yatağın üzerine bıraktığı ince, şeffaf bir geceliği gösterdi:
"Şu nikah elbisesini çıkar, bunu giy. Bu kapıdan içeri giren senin sahibindir. O ne derse o, nasıl isterse öyle olacak. Sen artık bir insan değil, Asioğlu’nun varisini verecek bir topraksın. Toprak nasıl sürülürse öyle ses çıkarmaz, sen de çıkarmayacaksın. Hadi, hazırlan! Oğlum sabırsızdır, intikamı sıcaktır!" Zelal Hanım’ın arkasından kapanan kapı, Zümrüt’ün üzerine bir mezar kapağı gibi çöktü. Odanın içinde yankılanan o taş kalpli sözler, Zümrüt’ün kulaklarında bir uğultuya dönüştü. "Toprak nasıl sürülürse öyle ses çıkarmaz..." Bu cümle, genç kızın ruhunu bir bıçak gibi deşmişti.
Zümrüt, yatağın üzerine atılan o ince, şeffaf kumaş parçasına nefretle baktı. Titreyen elleriyle yüzünü kapattı ve hıçkırıkları sarsılarak boşaldı.
"Bunlar nasıl insan? Allah’ım, bu nasıl bir zulüm?" diye feryat etti sessizce, sesi odanın soğuk duvarlarında yankılandı. "Burası bir ev değil, cehennemin ta kendisi! Bu kadın... bu kadın ana değil, sanki bir zebani! Kendi oğlunun altına bir kurban atar gibi konuşuyor."
Zümrüt, yatağın kenarına çöktü, dizlerini karnına çekip küçücük kaldı. O an, üniversite kampüsündeki kütüphaneyi, elinde tuttuğu kalemini, hayalindeki beyaz önlüğü düşündü. Hepsi birer hayalet gibi uzaklaşmıştı. Şimdi ise elinde sadece zorla giydirilen bir esaret elbisesi vardı.
"Ben kadınlık nedir bilmem..." diye hıçkırdı, gözyaşları yanaklarından süzülüp beyaz elbisesinin yakasına düşüyordu. "Ben daha sevmeyi bilmem, birinin elini tutmadım... Hiç bilmediğim, görmediğim bu karanlığı nasıl yaşayacağım? Nasıl birinin tenine mecbur bırakılırım? Hiç mi merhametleri yok, hiç mi vicdanları sızlamaz?"
Kendi babasının onu "al götür, ister kuma et ister hizmetçi" diyerek bir mal gibi verişi geldi aklına. Babasından görmediği merhameti, celladı olan bu aileden beklemek ne kadar acıydı. Zelal Hanım’ın o tehditkâr sesi zihninde dönüp duruyordu: Ağlamak, sızlamak yok!
"Kadınlık dedikleri bu mu?" diye fısıldadı acıyla. "Birinin malı olmak, birinin öfkesini dindirmek için canından vazgeçmek mi? Ben okuyacaktım... Ben birinin 'toprağı’ değil, kendi hayatımın sahibi olacaktım."
O sırada koridorda Mirza’nın ağır, otoriter adım sesleri duyuldu. Her bir adım, Zümrüt’ün kalbine inen bir balyoz gibiydi. Zümrüt, dehşet içinde kapıya baktı. Gözyaşlarını silmeye çalıştı ama nafileydi; korku ve çaresizlik bedenini bir sıtma gibi ele geçirmişti.
Mirza kapıyı arkasından kilitledi; o klik sesi Zümrüt’ün dış dünyayla olan son bağını kopardı.
Mirza, bir adımda Zümrüt’ün önünde bitti. "Bana bak!" diye gürledi. Zümrüt başını kaldırdığında, Mirza’nın gözlerindeki o kapkara nefreti gördü. Mirza, Zümrüt’ün yakasındaki o beyaz kumaşı bir eliyle kavradı.
"Bu beyazlık senin masumiyetin değil, abinin günahlarının kefenidir!" diyerek kumaşı tek bir hamlede, hırsla yırtıp attı.
Zelal Hanım’ın bıraktığı şeffaf geceliğe dokunulmamıştı bile. Bu itaatsizlik, Mirza’nın içindeki öfke ateşine benzin döktü.
"Sana hazırlanmanı söylemişlerdi," dedi Mirza, sesi bir fırtına öncesi sessizliği kadar ürkütücüydü.
Zümrüt, yaşlı gözlerini kaldırıp ona baktı. "Yapma... Kurban olayım yapma. Ben daha ne olduğunu bile bilmem, günahtır, zulümdür bu!"
Mirza, Zümrüt’ün yalvarışlarını duymazdan gelerek ona doğru bir adım attı. Zümrüt geri kaçmaya çalıştı ama Mirza’nın güçlü elleri kızın bileklerine bir kelepçe gibi dolandı. Onu sarsarak kendine çekti. "Günahı abin işledi, bedelini sen ödeyeceksin! Burası artık senin evin değil, benim yatağım eşşek gibi karılık edeceksin lan bana!"
Mirza, Zümrüt’ü yatağın ortasına savurdu. Genç kızın narin bedeni çarşafların arasına gömülürken, Mirzanın iri bedeni üzerine abandığında Zümrüt nefessiz kaldı. Mirza’nın elleri, paçavraya dönmüş elbiseyi iyice ikiye ayırdı. Kumaşın yırtılma sesi, Zümrüt’ün hıçkırıklarına karıştı.
Zümrüt, elleriyle kendini örtmeye çalışarak, "Canım yanıyor, bırak beni!" diye feryat etti.
Ancak Mirza’nın gözü tamamen dönmüştü; o an karşısında bir insan değil, ailesinin çiğnenen namusunun kefareti duruyordu. Mirza, Zümrüt’ün zayıf direnişini tek bir hamleyle kırdı ve onun titreyen bedenine, tüm nefreti ve acımasızlığıyla sahip oldu. Hiçbir şefkat kırıntısı barındırmayan, sadece mülkiyet ve intikam üzerine kurulu bu sert birleşme, Zümrüt’ün boğazında düğümlenen acı bir çığlıkla mühürlendi.
Zümrüt, Mirza’nın ağırlığı altında ezilirken, Mardin’in karanlık göğünde bir yıldız daha kayıp gitti. O gece o odada sadece bir genç kızın masumiyeti değil, geleceğe dair tüm umutları da Mirza’nın öfkesi altında ezilerek yok oldu.
Mirza, işi bittiğinde hiçbir şey söylemeden kenara çekilirken; Zümrüt, altında ezildiği o ağır sessizliğin içinde, yırtık elbisenin içinde ruhsuz bir bez bebek gibi öylece kaldı.