Mardin’in üzerine çöken kızıl akşam, sıradan bir gecenin habercisi değildi; kadim toprakların üzerine çöken bir intikam fırtınasının ilk uğultusuydu.
Zümrüt, odasında masanın üzerine yaydığı üniversite broşürlerine bakarken, parmak uçları hayallerinin üzerinde usulca geziniyordu. Birkaç hafta sonra bu tozlu sokaklardan, bu katı kurallardan uzağa, kendi hayatına uçacaktı. Ancak o an, avluda yankılanan o gaddar fren sesleri ve göğü ortadan ikiye yaran silah sesiyle hayalleri birer kâğıt parçası gibi paramparça oldu.
"HAMİT! ÇIK DIŞARI!"
Zümrüt, kalbi göğüs kafesini parçalamak istercesine atarken aşağı koştu. Avluya adım attığında gördüğü manzara, ömrü boyunca kabusu olacaktı. Abisi Azat, toprağın üzerinde diz çökmüş, bir çocuk gibi hıçkırarak titriyordu. Babası Hamit Bey, elindeki tüfeği bir baston gibi tutmuş, kime ve nereye doğrultacağını bilmez bir çaresizlikle kapıya dikilmişti.
Ve kapıda... Karanlığın içinden bir cellat gibi yükselen Mirza Asioğlu duruyordu.
Mirza’nın gözleri, öfkeden kan çanağına dönmüştü. Her soluğu bir kor ateş gibi havayı yakıyordu. "Mirza Ağa, kurban olayım dur! Dinle hele!" diye feryat etti Hamit Bey, sesi yaşlılığın ve korkunun altında ezilerek.
"Durmam Hamit! Duracak vakti senin o soysuz oğlun geçti!" diye kükredi Mirza. Sesi duvarlarda yankılandı. "Kardeşim Roza... Tek bir damla göz yaşını dünyalara değişmeyeceğim Roza’mı kaçırdı o it! Namusumuzu ayaklar altına aldı. Azat’ın leşi bu toprağa düşecek, kanı bu tozu sulayacak! Başka yolu yoktur!"
Mirza, belinden çıkardığı siyah kabzalı silahı bir yıldırım hızıyla Azat’ın şakağına dayadı. O metalik soğukluk Azat’ın tenine değdiğinde, Zümrüt merdivenlerin başında nefessiz kalarak donup kaldı.
Tam o anda Mirza, başını yavaşça kaldırdı. Bakışları, basamaklarda sarsılan Zümrüt’ü buldu. Buz gibi, hesapçı ve içinde zerre merhamet barındırmayan o bakışlar, Zümrüt’ün ruhuna saplandı o ağır bakışların altında kendini çıplak hissetmişti. Mirza’nın dudaklarında zehirli bir gülümseme belirdi.
"Bir yolu daha var," dedi Mirza. Sesi az önceki kükreyişin aksine, bir celladın fısıltısı kadar ölümcül bir sakinliğe bürünmüştü. "Kanı kanla değil, canı canla ödeyeceksin Hamit. Madem senin oğlun benim canımı çaldı. Ben de senin canını alacağım. Berdel olacak!"
Zümrüt’ün dünyası o saniyede başına yıkıldı. "Baba?" diye fısıldadı, sesi rüzgarda kaybolan bir kuşun kanat çırpışı gibiydi. "Baba, bir şey söyle..."
Ancak Hamit Bey, kızının yüzüne bakmadı bile. Kendi canından olan oğlunun kurtuluş biletini, diğer çocuğunun celladına uzatmakta bir an bile tereddüt etmedi.
"Al ağam," dedi Hamit, sesi titreyerek ama bir o kadar da kesin. "Kızım Zümrüt senin helalin olsun. Pek güzeldir, pek akıllıdır... Üniversite okuyacaktı, terbiyesi yerindedir. Al götür onu, ister kuma et ister hizmetçi... Yeter ki Azat’ın canına kıyma, yeter ki soyumun tek erkeğini toprağa verme!"
Zümrüt, babasının bu sözleriyle ruhunun bedeninden söküldüğünü hissetti. Okumak için gece gündüz çalışan o kız, babasının gözünde sadece bir pazarlık malzemesi, bir ömürlük bedeldi.
Mirza, silahı Azat’ın başından yavaşça çekti ama namluyu bu sefer Zümrüt’e doğrulttu. Adım adım kıza yaklaştı. Her adımında Zümrüt’ün özgürlüğü biraz daha ölüyor, Mardin’in karanlığı üzerine biraz daha çöküyordu.
Mirza, Zümrüt’ün tam önünde durduğunda, eliyle kızın yaşlı yanağını sertçe kavradı. "Duydun mu Zümrüt? Artık okulun da, hayallerin de benim. Sen artık Asioğlu’nun öfkesine kurban, yatağına bedel olan o gelinsin. Hoş geldin cehennemime."
Mirza, Zümrüt’ün cevabını beklemedi. Beklemeye tenezzül bile etmedi. Uzun ve kemikli parmakları, genç kızın incecik koluna bir mengene gibi dolandı. Zümrüt, kemiklerinin çatırdadığını hissetti; canının acısından çok, ruhunun hıçkırığı boğazına dizildi.
"Bırak! Canım yanıyor!" diye inledi Zümrüt, geri geri gitmeye çalışarak.
Ama Mirza, bir kaya kadar sert, bir fırtına kadar amansızdı. Zümrüt’ün direnişini görmezden gelerek onu avlunun tozlu taşları üzerinde adeta sürüklemeye başladı. Zümrüt’ün yalın ayakları taşlara çarpıyor, babasına doğru uzanan boş eli havada asılı kalıyordu. Babası Hamit ise, oğlunun canını kurtarmış olmanın verdiği o iğrenç huzurla başını öne eğmiş, kızının sürüklenişine gözlerini kapatmıştı.
"Baba! Bakma yere, bak yüzüme! Ben senin kızınım!" diye haykırdı Zümrüt.
Mirza, genç kızın feryadını tek bir hamleyle kesti. Avlu kapısının önünde bekleyen, geceden daha kara olan lüks siyah jipin kapısını tekmeleyerek açtı. Zümrüt’ü sanki bir insanı değil de, bir intikam paketini atar gibi arka koltuğa fırlattı. Zümrüt’ün başı deri koltuğun sert kenarına çarptı, gözleri kararır gibi oldu. Daha kendine gelemeden Mirza da yanına bindi. Kapı, üzerlerine bir zindan kapısı gibi büyük bir gürültüyle kapandı.
Mirza, yanındaki kıza bakmadı bile. Şoföre "Sür!" diye kükredi. Dev motorun sesi Mardin sokaklarında yankılanırken, Zümrüt camdan arkasına baktı. Gördüğü son şey, babasının evinin kapanan kapısı ve abisi Azat’ın yerden kalkıp üstündeki tozları silkelemesiydi.
Zümrüt o an anladı; o kapı sadece bir ev için değil, onun gençliği için kapanmıştı.
Mirza’nın elindeki tesbihin birbirine vuran tane sesleri, sessizliğin içindeki tek gürültüydü. Mirza, kan lekesi olan elini yavaşça yanındaki kızın titreyen dizine koydu. Zümrüt irkilerek geri kaçmak istedi ama Mirza’nın eli bir mühür gibi üzerine çöktü.
"Artık ağlamayı kes kadın" dedi Mirza, sesi motorun hırıltısından daha derinden geliyordu. "Çünkü girdiğin o konakta senin gözyaşlarına değil, doğuracağın o erkek çocuğuna bakılacak kendini hazırla.’’
Lüks jip, Mardin’in dolambaçlı ve dar yollarını bir yılan gibi aşarak Asioğlu Konağı’nın devasa demir kapılarının önünde durdu. Mirza, araç durur durmaz indi ve o insafsız pençesiyle Zümrüt’ün koluna yapıştı. "İn!" dedi sadece. Zümrüt, uyuşmuş bacaklarıyla araçtan indiğinde karşısında bir ordu gibi dizilmiş konak ahalisini gördü.
En önde, on yıllık kederini bir zırh gibi kuşanmış olan kuması Dilşah duruyordu. Bakışları Zümrüt’ün titreyen dizlerine, ağlamaktan şişmiş gözlerine ve çelimsiz bedenine kaydı. Dudaklarında zehirli, aşağılayıcı bir gülümseme belirdi.
"Bu mu Mirza?" dedi Dilşah, sesindeki her tını bir bıçak darbesi gibiydi. " Bu çelimsiz, çocuk yaştaki kız mı sana koca Asioğlu soyunun varisini verecek? Bunun daha kendi canına hayrı yok, sana nasıl evlat versin!"
Zümrüt, duyduğu bu ağır aşağılamayla başını daha da öne eğdi. Ama asıl darbe, en tepeden, Mirza'nın annesi Zelal Hanım’dan geldi. Zelal Hanım, elindeki tesbihi susturup ağır adımlarla Zümrüt’ün önüne dikildi. Bakışları o kadar sertti ki, Zümrüt kemiklerinin buz kestiğini hissetti.
"Kes sesini Dilşah!" diye gürledi Zelal Hanım, sonra bakışlarını Zümrüt’e çiviledi. "Bana bak kız! Burası senin babanın evi değil, Asioğlu’nun kalesidir. Bu kapıdan içeri ya bir erkek doğurmak için girersin ya da ancak ölünce çıkarsın. Eğer rahmin kurak çıkar da bizi hayal kırıklığına uğratırsan; yeminim olsun ki seni o abinin kanında boğarım! Adımını attığın toprağı bil, karnında taşıyacağın soyun ağırlığını bil!"
Mirza, anasının ve karısının sözlerine tek bir kelimeyle bile engel olmadı. Zümrüt’ü bir eşya gibi üst kata, en uçtaki odaya sürükledi. Kapıyı açıp kızı içeri savurduğunda, Zümrüt karanlığın içinde yapayalnız kaldı.
Kapının arkasından Mirza’nın o buz gibi sesi duyuldu:
"Zelal Hanım'ı duydun. Gece için hazırlan."