'Bilenlerin yanıldığı dünya'
| Duncan Laurence- Arcade |
İstanbul-
Elimdeki işe bir türlü odaklanamıyordum. Kafam sürekli gidip geliyordu. Sertçe bakmaya başladım. Camdan yağan yağmur bile bana kendimi iyi hissettirememişti. Kıyafetimi düzelttim. Bahçede köpekle oynayan kuzenlerime baktım. Dün gece aldığım mesajı düşünmeye çalıştım. Polise gidebilirdim ama gitsem de bir şey değişmeyecekti. Parmaklarımı sıkmaya başlamıştım. Kendimi ilk kez çaresiz hissediyordum. Nasıl bir işin içine düştüğümün farkında da değildim. Bahçeye doğru yürüdüm. Bana yalnızca iyi gelecek şey Altan'dı.
Belki aramız eskisi gibi değildi ama yine de onu görmek, klasik müzik kadar kafamı uyuşturabilirdi. Önce kalbime sonra aklıma girmişti. Doğan'ı görme bahanesiyle konuşabilirdim.
Yoldan gelen ilk taksiyi çevirmiştim. Çantamdan telefonumu çıkardım. Son aramalarda kimse yoktu. Rahatlayarak tekrar siyah deri çantama sıkıştırdım telefonumu. Ellerimi dizimin üstüne bıraktım. Altan'ın çalıştığı hastane evimize çok yakındı. Aynı sitede oturduğumuz için, çalıştığı hastaneye yakın bir yer seçmişti. Böylece Altan hem evine erken gidebilecek hem de işe geç kalkmayacaktı. Onu tanıdığımdan beri en şikayet ettiği durum, uykusuna düşkün olduğuydu. Gözlerini kapatır kapatmaz uyuyordu. Bazen onun nasıl tıp kazandığını düşünürdüm. İmkansız değildi sadece bu kadar uykusuna düşkün bir adamın yapabileceği şeyler değildi.
Pencereden yolu izledim. Geçen bir ağaç, kalbime iğneler batırıyordu adeta. Küçüklüğümden beri en sevdiğim şeylerden biri camdan yolu izlemek olmuştu. Sarı saçlarımı bugün örmüştüm. O yüzden gözüme gelmediği için rahat rahat cama kafasını yaslayabilmiştim. Az sonra araba durdu. Nihayet gelmiştim.
Altan'ın kapısı aralıktı. Muhtemelen hastası yoktu. Ne yapacağımı bilmeden odaya dalmak istemedim. Önce düşünecektim. Nefesimi kontrol ettim. Ayakkabılarımı zemine sert bastırarak kapısının önüne doğru yürüdüm. İçeride kimse yoktu. Boş bir odanın, nahoş kokusu burnuma dolmuştu. Gerinerek içeriye attım kendini. Cam açıktı. Oda üşümüştü. Önce camı kapattım ardından deri koltuğa oturdum. Altan her zaman zevkli bir adamdı. Odasını bile kendine göre düzenlemişti. Ayağa kalktım tekrardan.
Göğsümün ortasındaki sıkıntı bir yerlerini parçalıyor gibiydi.
Baş parmağımı masaya dokundurarak, baştan sona tüy yumuşaklığında izler bırakmaya başladım. Yavaşça bütün masayı okşamıştım. Ona dokunuyormuşçasına yapıyordum. Sanki şu an karşımdaydı ve hislerimi, masayla aktarmıştım. Ruhumu yaralayan, tuhaf duyguları bir türlü adlandırılamamıştım. İstesem çözüme kavuşturacağım şeyleri hayatımdan çıkarabilirdim ama yanmayı seçmiştim. Seviyordum.
Masanın üzerinde bir adet çerçeve vardı. Parmaklarımla sardım. Kız kardeşiyle bir fotoğrafını koymuştu. Senar'a düşkün bir abiydi. Ne yazık ki Senar ile bir türlü yıldızımız barışmamıştı. Aynı yaşta olmamamıza rağmen sürekli kavga ederdik.. Büyüdükçe kavgalarımız azalmıştı fakat mesafe bir çığ misali büyümüştü. Bir şekilde arayı yumuşatmak istemiştim. Yine de düzelememişti.
Telefonu da buradaydı. Her ne olursa olsun bakmayacaktım. Merak ettiğim aşikardı sadece kendi telefonumun bile karıştırılmasından hoşlanmazdım. Telefona olan bakışlarımı kapıya çevirdim. Altan gelmişti. Üstünde doktor önlüğü vardı.
Sahi Türkiye'de hangi beyin cerrahı bu kadar yakışıklı olabilirdi?
Yüzünün sertliğini gizleyen sakalları, her an saldıracakmış gibi vahşi duran gözleri ve kısa ama gür kirpikleriyle yakışıklı bir adamdı . Elinde bir adet mum vardı. Muma anlam veremesem de kapıdan çekilmesini izledim sakin bir şekilde. Doktor önlüğünü çıkardı. En yakınında duran iki askılıktan birisine astı. Askılığa asarken çok titiz hareket etmişti. Genelde de sakin bir adamdı Altan. Öyle koltuktan bir an kalkmaz ve bir an da tepkiler vermezdi. Hareketleri, yaşının çok üstündeydi.
Mumu cebine koydu. Kafasında duran kepini de çıkardı. Onu da önlüğünün cebine sıkıştırmıştı. Gergin yüz hatlarından korkarak bir adım geriye doğru gittim. Eskiden olsa, içeriye girer girmez Altan selam verir ve bana sarılırdı. Sanırım zaman kavramı, insanları değiştirmek için yaratılmıştı. Belli bir hızda akmaya devam ettiği için değişimi görmezden gelebilirdim. Tabii eğer sevmiyor olsaydım. Fakat aşıktım. Aşk insanın görmesini engellerdi. Ne yazık ki ben görmek istiyordum.
''Rahatsız ettim kusura bakma?'' Boğazımı temizledim. Masanın etrafında dolanıp tekrar koltuğa yöneldim. Bakışlarımı sevdiğim adama çevirerek. ''Nasılsın?'' diye sordum.
Heyecanlanan yüzümü gizlemeye çalıştım. Gerçi Altan'ın da pek ilgilendiği düşünülemezdi. Sokaktaki herhangi bir insan gibi bakıyordu bana.
''İyiyim, teşekkür ederim. Sen nasılsın?''
Nasılsın derken bile yüzünü buruşturmuştu. Masasına geçti. Yere düşen çerçeveyi düzeltip bana döndü. Onun ameliyattan çıktığını biliyordum. Kep takmıştı. Saçları dağınıktı.
''İyiyim. Ameliyatta mıydın?''
Altan gözlerini dikti. Mavi gözlerindeki ateşi hissedince yanmaya başladığımı hissettim. Bir el boğazımı sıkıyordu adeta. Kötü bakıyordu. Her şey unutulduğunda ve herkes tekrar eski düzenine yerleştiğinde ona bunu soracaktım.
Boğazını temizledi Altan. Elinin birini yumruk yaptı, ağzına götürdü. Sakince öksürdü. ''Evet.''
''Hasta mısın?''
''Hayır ama parfümün biraz ağır. Biliyorsundur belki, parfüme alerjim var''
Enteresan dedim içimden. Altan haftalar sonra ilk kez uzun bir cümle kullanmıştı.
''Özür dilerim, biraz abartmış olabilirim. Şey buradan sonra arkadaşlarımın yanına geçeceğim o yüzden hazırlanmak istedim.'' Dediğimde beni dinlemediğimi fark etmiştim.
Çoktan telefonuna gömülmüş bir şeylere bakıyordu. Bazen kendime kızıyordum. Gerinen yüzümü düzeltmeye çalıştım. Zor zamanlarda, üzülmeyecektim. Ne yapıp edip toparlanmalıydım. Aylarca bu hali devam mı edecekti acaba?
''Dilay ile mi buluşacaksın?''
Sonunda dikkatini çekmiştim. Kafamı salladım. Zaten iki ya da üç arkadaşım vardı. Genelde pek insanlarla arkadaş olamıyordum. Daha doğrusu güvendiğim herkes bir şekilde sırtımdan vurmuştu.
''Anladım''
Sonrası yine sessizlik. Derin bir nefes aldım. Sadece konuşmaya çalışıyordum. Ellerimi birbirine kenetledim. Çantam hala elimde duruyordu. Zincirin ortasına parmağımı soktum. Takıntılı olduğum zamanlar hep böyle yapardım. Herhangi bir cisimle oynar ve zamanımın geçmesini beklerdim. Altan'ın bakışları, çantanın zincirini bulmuştu.
''Ben aslında şeyden dolayı geldim buraya...İyi olup olmadığını merak etmiştim. Biliyorsun adamakıllı konuşamadık.''
Altan gülümsedi. Bir dakika gülüşünde alaycılık mı vardı? Tek kaşını kaldırmış gülümsüyordu. Samimiyetten uzak bu hareket, beni üzmüştü. Altan'dı işte karşımdaki. Tek bir bakışının esiri olur ve onun hareketlerini zihnime kazırdım. Sevdiği şeyleri öğrenmek için neler yapmıştım zamanında bunu adam bilmiyordu.
''İyiyim Şehrazat, asıl sen iyi misin?''
Ayağa kalkarak arkama geçti, parmaklarının birini omzuma dokundurdu. Yüzünü boynuma yaklaştırdı.
''İyiyim.'' Dedim kafamı kaldırmadan.
Omzumdan tuttu ve odada kahkaha attı.
''Komik bir şey mi söyledim?''
''Hayır, bu soru biraz anlamsız oldu. Komiğime gitti kusura bakma''
Hala alaycı konuşuyordu. Omuzlarımdan parmağını çekti ve tam karşıma geçti. Koltuğun kenarına yavaşça oturdu. Bir ayağını öne doğru uzatmış bana bakıyordu. Bir an Altan'ın delirdiğini düşündüm. Sahi bu kadar seviyor muydu? Bu durum canımı sıktı.
Kalbimde bir yerlerde yeşeren filizler tekrar kahverengi olmuştu. Gözyaşlarım akacaktı ama kendimi durduruyordum. Hayattan hiçbir şeyi bu kadar istememiştim. Çok sevdiğim anne ve babam vardı fakat insanın bazen sevdiği bir adama da ihtiyacı olurdu. Birileri tarafından sevilmek güzel bir duygu olmalıydı zira bunu hiç yaşamamıştım. Canım acıdı. Ona belli ettirmeden çöken omuzlarımı dikleştirdim.
''Komik değildi.?''
''Sen bana sesini mi yükseltiyorsun?''
''Hayır. Kahkaha atman hoş kaçmadı sadece bunu belirtmek istiyorum sana.''
Altan'ın yüzündeki gülümseme dondu. ''Bilmem aslında biraz gülümsemek istedim. Sen de biliyorsun, aşık olduğum kadın öldü ve normal tepkiler vermem anormal olur.''
Ayağa kalktı Altan.
Tiz sesimle; ''Bu yüzden yanında olmak istiyorum.''
''Yanımda olmak için mi yoksa durum tespiti yapmak için mi geldin?''
Bu kadarı yeterdi. Çantamı aceleyle koluma taktım. Montumun düğmelerini kapatıp eldivenleri elime tekrar taktım. Hiçbir şey demeden kapının kulpunu tuttum. Bana istediği şekilde davranamazdı. Ne ara böyle bencilleşmişti. Bir de düşünmüş ve buralara kadar gelmiştim. Aptal gibi hissediyordum kendimi.
''Aptal Şehrazat aptal''
Asansörün önünde durdum. Yalnızca eve gitmek istiyordum. Dilay'ın yanına da gitmeyecektim. Eve gidecek ve yatağa kafamı koyduğum gibi ağlayacaktım. Neden böyle öfkeliydi? Ona ne yapmış olabilirdim ki? Nefesimin daraldığını hissettim.
Hiçbir zaman aşkıma karşılık bulamayacağımı biliyordum. Sadece göğsümde yer edinen duygu artık onun cehennemim olmuştu. Derdim vardı fakat dermanım yoktu. Çare üretmeye çalışmıştım zamanında ama yine de işe yaramamıştı. Altan'ı sevmek, ruhunu taşa bastırmaktı. Onu sevmek ateşin hissiyatını derinden almaktı. Bağımlılıktı. Ellerini saçlarımdan geçirmeyi hep hayal ettim. Gözlerine bakmak ve sevdiğimi haykırmamak için zor tutmuştum kendimi. Seda'ya aşıktı. Bir adam vardı ve o adam bir kadına kalbini adamıştı. Peki benim istediğim neydi? Koparabilir miydim köklerinden?
Düşüncelerimi ruhuma öteledim. Uzaklaşmaya çalıştım. Yaptığım en iyi şey buydu. Ne yazık ki sevdasını mezarlığa gömen bir adama aşık olmuştum. Örgülü saçlarımı açtım. Sonra şekil verip asansörden indim. Gidip kaybolmayı dilemiştim. Gözlerimi yumdum. Birkaç saniye de olsa her şeyden uzaklaşabilirdim. Yalnızca böyle düşünüyordum. Temiz havayı içime çektim. Gökyüzü bütün bulutlarını insanlığa göndermişti. Hepsi yukarıdan gülümsüyordu.
Taksi durağına yürümeye başlamıştım. İlk bindiğim taksiye adım attım.
?
Saçlarım her zamanki gibi yoğundu. İnce parmaklarımı saçlarıma doladım. Adım adım aşağıya indim. Her bir tel elimin arasına giriyordu. Omzumun üzerinde duran saçlarımı biraz daha kestim. Yıllardır uzattığım saçlarımı artık kesiyordum. Parmaklarımla sıkıca kavradığım saçlarımı yumuşak bir şekilde tuttum. Siyah, demir makasın arasına sıkıştırdım. Baş parmağıyla üstünü tuttum ve yavaşça kestim. Yere düşen teller, bugünün özetiydi.
Tekrar aynı hareketi yaptım. Karşımda bulunan boy aynasını elimle düzelttim. Açısını geniş tuttum. Sanki yere saç değil de gözyaşları damlıyordu. Ona ait bir şeyleri kaybediyordum. Saçlarım en sevdiğim şeydi. Sarı sarı ama kesinlikle gür olan saçlarımı bugün kaybetmiştim. Belki de bir daha göremeyecek hatta dokunamayacaktım.
Dizimin üstüne oturdum. Bağdaş kurmadan belimi hafif öne eğdirdim. Sırtım artık daha rahat görünüyordu. Parkelere dökülen tellerin birkaçı dizimin arasına girince, sağ tarafa doğru kaydım. İki elimle birden aynayı tuttum. Son makas darbesini de vurmuştum.
Saat 22.00'dı.
Telefonumu, cüzdanımı her şeyi çantamın içine atarak; montumu giyindim. Aynadan son bir kez daha kendime baktım. Kesilen saçlarım bana ayrı bir hava katmıştı. Mesela artık daha sert görünüyordum. Eskiden olsa beni gören herkes narin bir kıza benzediğimi söylerlerdi. Bulduğum ilk taksiye bindim. Ruhumu boğan adama gidiyordum. İpleri onun elindeydi. Son kez anlatma zamanıydı. Bugün bildiklerimi anlatacaktım. Çünkü ben görenlerden değil bilenlerdendim. Küçük bir gülümseme bekliyordum. Sadece ihtiyacım olduğu şey buydu.
''Alo Doğan''
Telefonum çalınca çantamdan çıkardım.
''Oo Şehrazat hanım...Bugün hastaneye gelmişsiniz. İnsan bir ziyaret ederdi değil mi?''
Kahkahası kulağımı doldurmuştu. Gülümseyerek dudaklarımı ısırdım. Doğan her zamanki Doğan'dı. Genelde şakalar yapar ve yalandan tripler atardı.
''Sen nereden biliyorsun geldiğimi?''
''Konumuz bu mu?''
Yürüyordu arkadaşım. Bunu attığı adım seslerinden anlamıştım.
''Ya merak ettim söylesene?''
''Asansörün önünde gördüm. Yetişemedim sana. Sahi niye en yakın arkadaşını ziyaret etmiyorsun?''
''Özür dilerim. Biraz dalgındım. Altan'ı ziyarete gelmiştim.''
Gözlerimi yola çevirdim. Taksici büyük bir dikkatle sürüyordu.
''Kötü görünüyordu değil mi? Ben bugün pek göremedim onu. Sadece hala toparlanamadı sanki.''
Son zamanlarda, ölüm herkesin hayatında bir yerinde olmaya başlamıştı.
''Bilmiyorum Doğan. Gözümüzün önünde eriyor. Seda'ya aşıktı. Hangi adam atlatabilir ki?''
Onun gerçekten Seda'yı sevdiğimi biliyordum. Bazı zamanlar Seda'nın dibinden bile ayrılmazdı. Eve gelir gelmez ilk aradığı kişi Seda'ydı. Bu aramalar sık sık gerçekleşmişti. Hissetmiş gibiydi.
''Üzülme''
Taksi evin önüne gelince cebimden para çıkardım.
''Doğan kapatmam lazım''
''Ne oldu ki?''
''Dışarıdayım da anlatırım sana tamam mı?''
''Tamam görüşürüz, dikkat et kendine. Etraf manyak dolu biliyorsun''
Doğru söylüyordu.
''Tamam, beni merak etme hadi kapat. Taksiden indim hava buz gibi''
Sonunda kalbimin toprağına ayak basmıştım. Omzumun üzerine kadar kısalmış olan saçlarımı eliyle düzelttim. Yavaş adımlarla kapıya doğru yürüdüm. Altan'ın gizli eviydi. Cenazeden sonra hep burada takılıyordu. Küçük ama gayet şirindi.
Üstümde siyah diz üstünde mini bir elbise vardı. Aslında, hazırlanmak için hazırlanmıştım. Altan'a güzel görünmek gibi bir kaygım yoktu. Yıllardır görmeyen bir adam şimdi tekrar beni görmezdi. İç çektim.
Elim tokmağını bulmuştu. Bir saniye düşünmeden çaldım. Kapı açılmadan önce düşünmeliydim. Neyi anlatacaktım? Bugün ki davranışını mı sorgulayacaktım? Hepsini bir anda düşünmeye başladım. Sadece konuşmak ve içimdeki tüm duyguları Altan'a aktarmak istiyordum. Her akşam uyumadan önce kurduğum hayalleri anlatabilirdim. Sadece yıllar sonra sevdiğim adam tarafından dinlenilmek istiyordum. Bencillik miydi? Aşk zaten bencillikti.
''Yapabilirsin Şehrazat''
Fısıldadım.
Kapı hala açılmıyordu. Geriye doğru bir adım attım. Evin ışıkları yanıyordu. Gözlerimi yukarıya çevirdim. Kapı açılmıştı. Altan karşımda duruyordu. Dağınık saçları, düğmesi açılmış gömleğiyle harika duruyordu. Kokusunu birkaç santim ötede almıştım. İleriye doğru bir adım attım. Çantamı tutan ellerimi serbest bıraktım. Ona yaklaşmak ve hislerimi dökme zamanıydı.
''Rahatsız ettim, müsait misin?''
Arkasına bakarak içeriyi kontrol etmeye çalıştım. Başkası olabilirdi evde, belki tanıdığı veyahut misafiri...
''Müsaitim''
Derin bir nefes alarak ileriye doğru yürümeye başladım. Kapının önünde duran kaldırımda durarak sadece sarılmak istedim ama Altan bir adım geriye gitmişti. Tekrar mı hayal kırıklığı oluşacaktı kalbimde? Sadece bir an unutmak istiyordum. Dilimi ıslattım ve buğulanan gözümle yere düşen çantamı tekrar elime aldım. Zincirleri tutan parmaklarım üşümüştü.
''Rahatsız ettim sanırım''
Altan hiçbir şey demeden kapıyı ardına doğru araladı, bir adım attım. Ayağımın kaydığını düşünüyordum. Kapıyı kapatmasını izledim. Gömleğini düzelterek kapıyı üstüne kapatan adama baktım.
''Altan ben özür dilerim. Biliyorum geceye doğru gelmem doğru değil ama kendimi tutamadım ben sadece bazı şe..''
Dudaklarımı öpen adamın şaşkınlığıyla ne yapacağımı bilmeden iki elimi havaya kaldırdım. Gözlerim şaşkınlıkla açılmıştı. Altan dudaklarımı sert bir şekilde öpmeye başlamıştı. Belimden tutarak duvara yapıştırdı. O an hayatın ne kadar da tuhaf olduğunu anlamıştım. Altan beni öpüyordu. Altan...Buna inanmalı mıydım?
''Altan...''
Çenemden tuttu ve dudaklarını çekmeden gözlerini dikti Altan. Ateşin en koyusunu hissediyordum o gözlerde. Bir kere dokunmak istedim. Bunu neden yapmıştı? Öpmek bu kadar basit bir şey miydi? Belimde duran ellerini aşağıya kaydırdı. Montumun kabarıklığı ellerini durdurmuş olacak ki parmaklarıyla fermuarı tuttu. Beklentiyle bakmıyordu. Hatta soru sormak değil sadece eyleme geçmişti Altan.
''Üşümüşsün.''
''Soğuktu hava''
Kafasını salladı Altan. Montu kollarımdan çıkartarak yere attı. Arkada kocaman bir ayna vardı. Hala kapının önünde duruyorduk. Aynadan gözüken Altan'ın sırtının gerginliğine baktım. Dudaklarıma parmağını bastırdı.
''Tuhaf bir şey yapıyoruz farkında mısın?''
Altan elimi tuttu.
''Hayat zaten tuhaf değil mi?''
Birlikte yürümeye başladık. Bir keresinde bu eve gelmiştik ama o zamanlar da yine topluca birlikte oturmuştuk. Genelde öyle olurdu. Şimdi tekrardan gelmek garip hissettirdi. Bu sefer yalnızdık.
Merdivenleri çıkınca ne yaptığını hala fark edemiyordum. Yalnızca unutmak istiyordum. Geçmişi, Seda'yı hatta kendi vicdanımı bile. Belki bir zaman sonra bu yaptığıma pişman olacaktım. Altan kapıyı açtı ve tekrar üstümüze kapattı. Sıradan bir odaya gelmiştik. Onun odası değildi. Yanan bir şömine vardı. Cama doğru yaklaştım. İstanbul boğazı ayaklarımın altındaydı. Kırmızı ışıklar ihtişamıyla gözlerimi yakıyordu.
''Sevdin sanırım manzaramı''
Altan kahkaha atarak, iki kadeh doldurdu. Beyaz şaraptan bir tanesini uzattı. Elime aldım ve içmeye başladım. Tuzlu bir suya benziyordu. İçkiyle aram iyiydi ama bunun tadı gerçekten berbattı.
Karşımda bulunan deri koltuğun kenarına oturdu. İki ayağını birden uzattı. Hala gergin görünüyordu.
''Yanacaksın, şömineden uzak dur''
Son anda fark etmiştim. Taş şömineden uzak durarak diğer koltuğa geçtim.
''Biraz dikkatsiz bir kız mısın acaba?'' Dedi şarabından içmeye devam ederek.
Gülümsedim.
Sahi en son ne zaman dikkatli davranmıştım ki? Küçükken bile kendimi arabaların önüne atan bendim. Hatta beni kurtaran da sevdiğim adam oluyordu. Onunla özlediğim şeylerden birisi de saf masum halleriydi. Zaman geçti, biz büyüdük artık kimse masum kalmadı. Gergin bedenimi önemsemeden yalnızca içmeye devam ediyordum. İçkiyle unutmak istiyordum. Dudaklarımın ateşi hala sönmemişti. Kısa ve sert öpmüştü. Seda'yı da mı böyle öpüyordu? Lanet olsun düşünmek zorunda mıydım? Ne zaman aklıma bir şey gelse ilk Seda geliyordu.
''Fazla dikkatsizim'' Fısıldadım.
''Ve plansız'' Demişti adam.
''Hayır gayet de planlı bir kızım. Sen beni hiç tanımamışsın Altan''
Ellerini dizime bıraktı. Kadehi boşalmıştı.
''Tanımak önemli mi Şehrazat? Herkesin zamanla değişen huyları oluyor. Bugün yaptığını yarın yapamıyorsun ya da tam tersi...'' Kadehinin içinde bulunan şarabı hafif salladı ve düşünceli bir şekilde ayağa kalktı. Cama doğru yürümüştü.
''Tam tersi?''
Cevap vermedi. Gözleri yanan mumu şimdi fark etmiştim. Komodinin üstünde, henüz bitecek olan mum vardı. Damlalar aşağıya doğru akmıştı. Bu mumu elinde de görmüştüm. Işık açık olmasına rağmen neden yandığını bilmiyordum.
''Elektrik mi yoktu bugün?''
Altan öksürerek; ''Vardı''
''Mum yanıyor? Yoksa yaşlandığını düşünüp artık çift ışık mı yaratmaya çalışıyorsun?''
Mumum gölgelikleri duvara yansımıştı. Ateş dans ediyordu. Beni izlemeye başladı. Birazcık kalmıştı sönmesine.
''Yaşlandım mı? Im sanırım son zamanlarda duyduğum en sık cümle oldu bu''
''Başka kim diyor?''
Altan bana doğru gelerek elini belime attı, yüzüme eğildi. Öpmek istediği her halinden belliydi. Tuhaf olan buna dünden razı olmamdı. O Altan'dı. Küçükken sevdiğim adamdı. Şimdi ise dudaklarımdan öperek büyük bir ödül verecekti.
''Hala üşüyor musun?''
''Hayır neden sordun?''
Altan gözlerini dudaklarıma çevirdi. ''Titriyorsun. Kasların kasılıyor gibi.''
Elimden tuttu ve yatağa doğru götürdü. Şimdi tekrar mı dokunacaktı? Elimde tuttuğum kadehi komodinin üzerine bıraktı
Altan sonunda dudaklarımı öpmeye başlamıştı. Israrcı dilini ağzımın içine soktu ve bir elini kalçama dokundurdu. Tekrar tekrar sıkmaya başladı. Önce parmakları ardından bütün eli kavramıştı. Bir adım attı ve iki bacak arama dizini sokarak dudaklarını boynuma bastırdı. Tek tek öpmeye başladı. Nefesini hissediyordum. Ateşin içinde kavruluyordum. Bu ateş bu kadar güzel olmak zorunda mıydı?
''Parfüm sıkmamışsın''
''Ağır kokmak istemedim.''
Kafasını salladı Altan. Belime ellerini yerleştirdi. Yatağın üzerine bıraktı. Mumun son çırpınışları gözüme yansımıştı.
''Mum söndü.''
Altan dudaklarıma dokundu parmaklarıyla. ''Sönmesi gerekiyordu''
''Sarhoş değilsin değil mi?''
''Değilim ama bu dudaklar beni sarhoş edebilir.''
Dudaklarıyla susturdu. Gömleğini çıkardı. Yatağın bir kenarında büzüşmüş olan çarşafı yere attı. Ardından pantolonunu çıkarmadan sadece kemerini çıkarttı ve onu da yere attı. Sarhoş olmadığını söylemişti. O zaman beni sevmeye mi başlamıştı. İçimde yeşeren umutla gülümsedim. Altan saçlarımı öptü.
''Saçını kestirmişsin.''
''Ben kestim.''
Gözleri parladı. ''Yakışmış''
Elbisemin etek kısmından tutup yavaş hareketlerle aşağıya çekti. Üstümden çıkarınca tekrar bacaklarımı açtı ve tam ortasına yerleşti. Ağır bir adamdı. Kesinlikle inkar edemezdim. Çıplak kalmıştım. Sadece sutyen ve külotla durduğuma inanamıyordum. Sevdiğim adam kollarımı hafif yukarıya kaldırdı. Dudaklarını oraya getirdi ve dişinin arasına sıkıştırdığı derimi öpmeye başladı. Dilini dışarıya çıkardı.
İki eliyle bacaklarımı tuttu. Az önce ki yumuşak halinden eser kalmamıştı. Altan dudaklarımı kendisine yaklaştırdı. Hem öpüyor hem de ısırıyordu. Ben ise hiçbir şey yapmadan zevk almaya devam ediyordum. Bir kez daha bastırdı Altan. Parmaklarını külotumun kenarına tuttu ve hızlıca çıkardı.
''Birazdan öyle bir zevk alacağız ki tekrar isteyeceksin''
Göğüslerime asılı kalmış sutyenin kopçasını çıkardı, onu da kenara attı, sadece yanıyordum. Uzun zamandır hayalini kurduğum şeye kavuşmuştum sonunda. Sevdiğim adamın teninde can bulmuştum. Belki de sonsuza kadar kavuşacaktık bu gece. Altan öpmeye devam ettikçe altında kıvranıyordum.
''Altan dayanamıyorum.''
''Biraz sabırsızsın, benim gibi mi istiyorsun? Mesela ben şu an sana doyamayacağımı düşünüyorum.''
''Doyar mısın ki?'' Gözlerim parıldadı.
Altan güldü. Gülüşü denizlerin dalga sesinden daha güzeldi. Henüz akşam güneşi batmış ve kayıklarıyla karaya inen adamlardan halliceydi. Bu gülüş için saatlerini hatta ömrümü verebilirdim. Birlikte var olmanın özlemiyle yanıp tutuşmuştum.
''Bilmem sence doyar mıyım? Düşünsene sen bir erkeksin ve altında şöyle bir güzellik yatıyor. Düşünmesi bile muhteşemdir değil mi?''
İki eliyle göğüslerimi kavradı ve pantolonunu ayağının yardımıyla çıkardı. Şimdi ikimiz de çıplaktık. Altan boxer giyinmemişti. Hep böyle mi yapıyordu? Şaşırtıcı gelmişti bu durum bana. Dudaklarımı öperek bacak arama yerleşti. Henüz içime girmemişti. Sadece orada duruyordu. Diliyle alt dudağımı yaladı ve emmeye başladı. Bir parmağıyla da göğsümü okşamaya devam ediyordu. Dudağını göğsüme getirdi, ağzına koydu. Bu adam benim katilim mi olacaktı? Öperken zevklerin en güzelini yaşatıyordu.
Suçluluk duygum yoktu. Sadece sabah olana kadar her şeyi unutmak istiyordum. Üstümde duran bu adamın Seda'nın sevgilisi olduğunu bilmemek ve hatırlamamak üzere kısa bir unutma yaşamıştım. Kendimi kandırıyordum. Hangisi, hangisini aldatıyordu? Ben mi yoksa Altan mı? Birimiz Seda'yı aldatmıştı. Oysa ölen birisi aldatılır mıydı? O ölmüştü. Kırkı yeni bitmişti. Peki ya Altan? Kısa sürede sevdiği kadını başkasıyla tamamlamıştı.
Gözyaşlarımın akmaması için dua etmeye başlamıştım. Onu ilk ben sevmiştim. Çocukluğumdan beri aşıktım. Kim, Altan'ı kimden almıştı? Suçlu kimdi?
''Germe bedenini, dikkatim dağılıyor''
''Özür dilerim''
Altan kısa bir bakış attı.
''Canını yakmayacağım. Sakın korkma. Sadece kısa bir ağrı olacak o kadar''
''İlk olduğunu nereden biliyorsun?''
Altan nefesini dışarıya verdi. Gülümseyerek belimden tuttu ve dudaklarımı öpmeye devam etti . Bu adam her şeyimi bilmek zorunda mıydı? Saçlarımı arkadan çekiştirerek bileklerimi tek eliyle tuttu. İki elimin bilekliği elleri arasındaydı.
''Uslu dur''
Yan tarafta bulunan bornozun kuşağını eline aldı, bilekliklerimi bağladı. Arkaya doğru gerdirerek demirliklere bağlamıştı. Altan beni yatağa mı bağlıyordu? Gözlerim şaşkınlıkla açılmıştı.
''Ne yapıyorsun?''
''Sana söz veriyorum kibar davranacağım.''
Dudaklarımı öptü ve ardından içime yavaşça girdi. Hissettiğim acı dayanılmazdı. Herkesin ilk kez böyle mi oluyordu acaba? Altan dudaklarımı öpüyor aynı anda da gelgitler yapmaya çalışıyordu. Bastırdı tekrar içime doğru ve hiç çıkmadan boynumu ısırdı. Moraracağını biliyordum. Aptal bir kız değildim. Belki bunu bir adamla yaşamamıştım ama yine de cinsellikle ilgili bilgim vardı. Bana göre her kızın bilmesi gereken bir şeydi.
İçimden akan kanı hissettim. Hissetmemem saçma olurdu zaten. Altan tekrar tekrar girdi ve bir anda yan tarafıma geçip bu sağ tarafımdan vajinama bastırdı kendisini.
''O kadar ıslaksın ki...''
''Altan çok iyi hissettiriyorsun''
Sonunda ikimiz de zevkin en doruk noktasına ulaşmıştık. Yavaşça gözlerimi yumdum. Sevdiğim adam çoktan bileklerimi çözmüştü. Bugün kendime söz verdiğim gibi düşünmeyecektim. Altan arkamdan bana sarıldı. Omuzlarıma küçük bir öpücük bıraktı ve kafasını yastığa gömdü. Ölüm sessizliğine kavuşmuştuk. Sadece susuyorduk. Derin bir nefes alınca gözlerimden akan yaşı umursamadan parmaklarını parmaklarımın arasına aldım. Bazı anlar vardı hiçbir şey denmese bile çok şey düşünülürdü. İşte bu da o anlardan biriydi. Konuşacak bir konu vardı sadece konuşmak için erkendi.
Ona hislerimi açıklamak için evine gelmiş ve gecenin sonunda yatağına girmiştim. Hep hayal ettiğim şeyi duygusuz bir biçimde yaşamıştım. Peki Altan sever miydi? Küçükken arabasını paylaşan bu adam şu an kalbini de paylaşır mıydı? Sevmek cehenneme giriş bileti almak gibiydi. Yüzyıllardır insanlar hep bir şeyi sevmişti. Eşyayı, tokayı, hayvanı ve bir insanı... Eşyayı seven insan sevilmeyi beklemedi ama bir insanı seven insan her zaman karşılık almayı beklemişti. Nankörlük duygusuyla kuşatılmıştı aşk. Eğer bu yaşımda Altan'ı sevseydim ondan çoktan vazgeçerdim ama kendimi bildim bileli aşıktım. Hislerimin yoğunluğuyla yanıyordum. Kolay mıydı hemen vazgeçmek?
Tarihe baktım.
Aralık 5
Sonunda sabah olmuştu. Ayağa kalktım ve yanımda olan boşluğa içerlenmeden sadece sessizce iç çektim. Hakkım yoktu sorgulamaya. Pişman olmasından korkuyordum. Altan'ın pişman olması canımı yakardı. Kafamı tekrar döndürdüm ve yarım uykuma devam ettim. Sık sık uyanmıştım, her seferinde yan tarafımda büyük bir boşluk içinde buluyordum. Yüzümü, gözlerimi var olanlara kapatmak istedim. Göğsümde kocaman bir boşluk vardı. Ya Altan pişman olduysa?
Kapı açılmıştı. Kocaman saate baktım.
06.34
Altan'ın geldiğini hissediyordum. Çekmeceyi açan sesini duydum. Sonra telefonun ışığı yansıdı. Kış ayında olduğumuz için sabahın varlığını güneşle anlamıyordu insanlar. Uyandığımı belli ettirmeden gözlerimi kapattım. Acaba yanıma gelip sarılır mıydı? Küçük bir umut beslemiştim.
Kafamı kaldırdığımda Altan'ı gördüm. Elinde bir cisim duruyordu. Yanıma yaklaştı ve çenemi eliyle tutup kendisine yaklaştırdı. Altan'ın elinde silah vardı. Üstünde, geceden kalma gömlek ve gözlerinde ise tek bir acıma hissi yoktu. Yalnızca öfkeli bakıyordu. Altan silahı alnımın ortasına tuttu. Gördüğüm şey ile çığlık atamadan, parmaklar ağzımı kapatmıştı.
Ölüyor muydum?