İLKYAZ
Doktor başını kaldırdı. Dikkatli bir şekilde bilgisayar ekranına baktı. Odanın içindeki sessizlik, klavyenin küçük tıkırtılarıyla bölünüyordu sadece.
Benim gözlerim ise doktorun üzerindeydi; yüzündeki en ufak ifadeyi bile yakalamaya çalışıyordum.
İster istemez tedirgin oluyordu insan… Ben de tedirgin olmuştum işte. Parmaklarım kucağımda birbirine kenetlenmişti.
Avuç içlerim terliyor, kalbim sanki göğsümden dışarı fırlayacakmış gibi atıyordu. O an, doktorun yüzünden çıkacak tek bir kelime bile kaderimi değiştirebilirdi.
Doktorun dudakları hafifçe kıvrıldı. Sonra usulca bana döndü. “Kan sonuçlarınız iyi görünüyor,” dedi sakin bir sesle. “Sadece kansızlığınız başlamış. Bu da çok yeni olmalı.”
Bir an duraksadı, sanki cümlelerini daha anlaşılır kılmak ister gibiydi. “Ultrason ve muayenede de herhangi bir olumsuzluk göremedim. Bir sorun yok.”
O anda farkında olmadan derin bir nefes verdim. Ciğerlerim sanki ilk kez dolmuştu.
Omuzlarımdaki yük bir anlığına da olsa hafifledi. Kucağımda ellerimi daha sıkı birleştirdim.
Kendimi toparlamaya çalışıyordum, çünkü gevşersem ağlayacakmışım gibi hissediyordum.
Doktor tekrar ekrana döndü, birkaç şey daha yazdı. “Kansızlığınız için bir ilaç yazacağım,” dedi. “Düzenli saatlerde kullanmanız gerekiyor. Aksatmayın.”
Başımı usulca salladım. Sesim çıkmadı. Bir yandan içimdeki rahatlama büyürken, bir yandan da Boran’ın yanında rahatlamanın bile tehlikeli olduğunu biliyordum.
Tam o sırada Boran araya girdi. Sesi, odanın havasını bir anda sertleştirdi. “Hamileliğe engel bir durum yok yani, öyle mi?”
Doktor başını kaldırdı. Boran’a sakin ama temkinli bir bakış attı. Sanki yanlış bir kelime seçerse, bunun bedelini ödeyecekmiş gibi dikkatliydi.
“Hayır,” dedi netçe. “Bir sorun görünmüyor, Boran Bey.”
“Tamamdır, iyi günler.” diyerek ayağa kalktı Boran.
Ben de onunla birlikte kalkmak zorunda kalmıştım. Doktorun uzattığı reçeteye yönelmek üzereydim ki, benden önce davranıp kâğıdı aldı. Sanki o reçete bile benim değil, onun kontrolündeydi.
“Gel sevgilim.”
Dudaklarından çıkan o tek kelimeyle irkildim. Midem burkuldu. Belime sarılıp bedenimi kendine doğru çektiğinde nefesimin kesildiğini hissettim. Sert bedenine çarptım. O an burnuma, keskin ve boğazı yakan parfüm kokusu doldu.
Bir insan parfüm kokusundan bile tiksinir miydi? Ben tiksiniyordum işte. Konu Boran olunca, her şeyden tiksiniyordum.
Doktorun odasından çıktığımız anda belimdeki ellerini hızla çekti. Bir saniye önce “sevgilim” deyip beni kendine çeken adam, bir saniye sonra sanki ben yokmuşum gibi davranıyordu.
Beni ittirerek tekrar o dik duruşuna büründü. Sert, soğuk, otoriter. Peşinden yürümeye devam ettim.
Ama omzumun üzerinden geriye bakıyordum. Bir çıkış… bir kaçış yolu… bir mucize arıyordum. Aynı zamanda annemle de haberleşmem gerekiyordu.
Daha şimdiden onu fazlasıyla özlemiştim. Nasıl olduğunu merak ediyordum. İyi miydi? Ağlıyor muydu? Korkuyor muydu?
Bunları düşünürken, arkaya bakarak yürümeye devam ettim ve bir şeye çarptım. Kaya gibi sertti. Kokusundan anladım.
Bir yabancıya çarpmamıştım… ama bir tanıdık da değildi. Tanıdığım halde bana hâlâ yabancı gelen o adama çarpmıştım.
Geriye doğru sendeledim. Elimi alnıma koyup başımı kaldırdım, gözlerine baktım.
“Kaçış yolu mu arıyordun?” dedi. Masmavi gözleri cam gibi parlıyordu.
“H-Hayır…” dedim. Nefesim boğazımda düğümlenmişti.
“Kime bakıyordun öyleyse?” diye sordu bu sefer. Sanki bir şeyi kanıtlamaya çalışıyordu: Ondan kaçış olmadığını.
Derin bir nefes çektim içime. “Sadece… lavabo arıyordum.” dedim.
Tek kaşı kalktı. “Az daha dayan,” dedi soğukça. “Malikanede görürsün işlerini.” Bir an durdu. Sesini daha da sertleştirdi. “Şimdi yürü. Önümden yürü bu sefer.”
Başımı usulca sallamak zorunda kaldım. İçimdeki öfke kurt gibi beni kemirirken dudaklarımı hoyratça dişledim. Kendimi tutuyordum. Kendimi… Parçalamamaya zorluyordum.
Onun önünde yürümeye başladım. Bir eli omzumdaydı. Sanki her an kaçacakmışım gibi tetikte duruyordu. Omzumdaki o el, bir dokunuş değil… bir kelepçeydi.
Hastaneden çıktığımızda bizi bekleyen araç hazırdı.
Araca bindik. Bu sefer karşıma oturmak yerine yanıma oturmayı tercih etmişti. Bu bile boğazıma bir düğüm daha attı. Yanımda olması… nefesimi daraltıyordu.
“Annen sağlıklı bakmış sana.” dediğinde sustum. Onunla diyaloga girmek bile benim için ölümden farksızdı. “Turp gibisin,” diye ekledi.
Sonra hiçbir şey olmamış gibi bir soru daha fırlattı. “Baban ne iş yapıyordu senin?”
Damarıma basıyordu. Beni öfkelendirmek istiyordu. Üzmek, kırmak… ama farkında olmadan bende başka bir şeyi de büyütüyordu: inat.
Başımı usulca çevirdim. Gözlerinin içine baktım. O mavi gözlere her an parmaklarımı sokup deşebilirdim… Ama yapamadım. Adamları deşerdi beni.
“Sen önce karının ne iş yaptığını söyle,” dedim soğukça, “sonra babamın ne iş yaptığını öğrenirsin.” Yüzündeki o gülümseyen ifade yavaş yavaş solmaya başladı. Bunu görünce içimden bir kıkırtı kaçtı.
“Pardon…” dedim. Sesim zehir gibiydi. “Annem senin karını öldürmüştü değil mi?” Artık ne olursa olsun diye bekledim.
Mavi gözlerinin içindeki canlılık yavaş yavaş söndü. Yerini karanlık aldı. Koluma sertçe yapıştı. Parmakları tenime gömüldü.
“Amacın ne?!” diye kükredi.
İrkilmiştim. Ama geri çekilmedim. Korkumun yanında öfkem de vardı artık. “Senin amacın ile aynı benim amacım.” dedim, sesim buz gibiydi.
“Canımı sıkma benim, İlkyaz!” dedi dişlerinin arasından. “Yemin ederim… bak sana yemin ederim o canını öyle bir pis yakarım ki…” Sesi alçaldı, daha da korkunçlaştı. “Babanın mezarının yanına anneni de gömersin!”
Sözleriyle donup kaldım.
Gözlerindeki soğukluk ve kararlılık… bunun blöf olmadığını haykırıyordu. İçim buz kesti. Dilim damağıma yapıştı.
Çenemdeki parmaklarını gevşetti. Sonra yüzümü geriye doğru itti.
Kalbim kulaklarımda atıyordu. Sanki her şey bir anda hızlanmıştı.
Titrek bir nefes aldım. “Annem ile ne zaman görüşeceğim?” diye sordum. Sesim istemsizce kırıldı.
“Yüz yüze görüşme yok!” dedi. Sesi sertti, kontrollüydü… sanki o cümleyi değil de bir hükmü okumuştu. “İletişimde canım ne zaman isterse, o zaman olur.”
Sözleriyle yüreğim burkuldu. Annemi merak ediyordum. Onun için endişeleniyordum.
Ağlamak istiyordum ama bu adama gözlerimdeki yaşları göstermek istemiyordum. Zayıflığımı görürse, onu daha da büyütürdü.
“En kısa zamanda görüşmek istiyorum,” dedim dudaklarımı ısırarak. Sesimi mümkün olduğunca sağlam tutmaya çalıştım. “Merak ediyorum.”
“Merak edilecek bir şey yok,” dedi umursamaz bir tonda. “Canını bağışladığım için şu anda keyif kahvesi içiyordur muhtemelen. Seni de unutmuştur.”
O cümle… Boğazıma taş gibi oturdu.
Hışımla başımı ona çevirdim. “Benim annem öyle biri değil!” diye yükseldim. Öfkem kelimelerimi keskinleştirmişti. “Kendinle karıştırma.”
Gözlerini kapattı. Dudaklarını ısırdı öfkeyle. Ellerini yumruk yaptığını gördüm, damarları belirginleşmişti. Bir saniyelik o sessizlik bile yeterince korkutucuydu.
“Bir vicdan yapıp bu ay içinde görüştürmeyi düşünüyordum…” dedi. Sesi tehlikeli bir sakinliğe bürünmüştü.
Sonra bir anda patladı. “Ama yok! Bitti! Sen bana nasıl davranman gerektiğini öğrenene kadar ‘anne’ diye bir şey yok!”
Sesi öyle gür çıkmıştı ki, istemsizce oturduğum yere sindim.
Kalbim göğsüme korkuyla çarpmaya devam ederken, duyduklarımla gözlerim nemlendi. O an nefes almak bile zorlaştı.
Hızla başımı cama çevirdim. Camdaki yansımama bile bakamadım. Ona göstermeyecektim. Gözyaşlarımı asla göstermeyecektim.
Malikaneye vardığımızda araçtan indim… Ama ne olduysa her şey çok ani olmuştu. Daha ayaklarım yere tam basmıştı ki Boran bileğimden yakaladığı gibi beni çekiştirmeye başladı.
Sanki yürümüyordum da sürükleniyordum. Adımlarım birbirine dolanıyor, dengemi zor koruyordum.
“Ne yapıyorsun? Canım yanıyor!” dedim, tutuşuna bakarak. Bileğim sızlıyordu, tenim onun parmaklarının altında eziliyordu.
“Yanacak!” diye tısladı öfke dolu sesiyle. “Senin o çenen her siki söylediği sürece canın çok yanacak!”
Sözleriyle boğazım düğümlendi. Korkum büyüdü. Malikanenin çevresinde duran adamlar bize bakıyordu şaşkınca.
O bakışları üzerimde hissedince daha da küçüldüm. Utanç mıydı, panik mi… bilmiyorum. İçimde her şey birbirine girmişti.
Boran, o adamlara da bir anda kükredi.“Dönün lan önünüze! Hepinizin kafasını patlatırım tek kurşunla!”
Öfkesi bulaşıcı gibiydi. Sadece beni değil, etrafındaki her şeyi yakıyordu. Adamlar başlarını hızla çevirdi, bakışlarını kaçırdı. Kimse nefes almaya bile cesaret edemedi.
Ben nefes nefeseydim. Onun bu kadar kontrolsüz görünmesi beni daha çok korkutuyordu. Çünkü öfkesinin nereye varacağını kestiremiyordum. Bana ceza verecekti.
Evet… hissediyordum. Beni cezalandıracaktı.
Hizmetçiler bizi görünce korkuyla geri çekildi. Başlarını eğdiler. Sanki evin içine bir fırtına girmişti de herkes önüne bakıp saklanmaya çalışıyordu.
Merdivenlerden yukarı çıkmaya başladık. Koşar gibi… Aceleyle… Sert sert… Ayaklarım adımlara yetişemiyordu.
Bir anda ayağım takıldı. Düştüğümü sandım. Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Ama o, kolumu daha da sert kavradı. Düşmeme izin vermedi… Ama bu bir kurtarış değildi. Bu, beni daha sağlam sürükleyebilmek içindi.
“Nereye götürüyorsun?” dedim korkuyla. Panikten ölmek üzereydim. Sesim titriyordu, nefesim parçalanıyordu.
“Gittiğimizde görürsün…” dedi tehditkâr bir fısıltıyla. Sonra kelimeleri zehir gibi döküldü dudaklarından: “Şeytanın dölü!”
Bir an durmadı bile. Çekiştirmeye devam etti. “O çenene sahip çıkmayı öğreneceksin birazdan!”
Bu, sadece bir bağırma değildi. Bu, bir uyarı da değildi. Bu… fırtınadan önceki son sesti.
Bir kapının önünde durduk. Göğsüm hızla yükselip alçalıyordu, nefesim birbirine karışmıştı. Kalbim o kadar sert çarpıyordu ki, sanki kaburgalarımı kırıp dışarı çıkacak gibiydi.
Boran kapıyı hiç tereddüt etmeden açtı.
Dengemi zor toparladım. Ayaklarım zeminin üzerinde kayacak gibi oldu. Başımı kaldırdığımda anladım… Yatak odasına getirmişti beni.
Bir an, dünya durdu. Ne yapacaktı? Çocuk meselesi… imkânsızdı. Çünkü o konu sadece bir blöften ibaretti. Ben buna inanmak istiyordum. İnanmak zorundaydım. Yoksa aklımı kaçırırdım.
O zaman niye getirmişti beni buraya?
Nefesimi tuttum. Birkaç saniye boyunca düşünmeye çalıştım. Ama düşüncelerim bile panikliyken düzgün yürümüyor, yarım kalıyordu.
Gözlerim odanın içinde dolaştı. Her şey fazla düzenliydi. Fazla sessizdi. Fazla… soğuktu. Bu odada sevgi yoktu. Bu odada insanın içini ısıtan hiçbir şey yoktu.
İçimde bir ürperti dolaştı. Sonra zihnim, kendini korumak ister gibi bir sonuca tutundu. Beni aç, susuz ve tek başıma kalmakla cezalandıracaktı.
Evet… Beni böyle cezalandıracaktı. Yalnızlık… Bazen tokattan da ağırdı.
Kolumdan tutup bedenimi yatak odasına doğru itti. Avuçlarının sertliği tenimde yankılanırken, soğuk ve hissiz bakışları yüzümde gezindi.
Acıyla karışık bir refleksle, sıktığı kolumun üzerinde parmaklarımı dolaştırdım; sanki kendi bedenime tutunmaya çalışıyordum. Kaçamayacağımı bilerek.
Titrek nefeslerim, odanın içinde yankılanan tek sesti. Göğsüm düzensizce inip kalkıyor, kalbim göğüs kafesime sığmayacakmış gibi çarpıyordu.
“Niye getirdin beni buraya?” diye sordum. Sesim bana bile yabancıydı.
Bakışlarım istemsizce yatak odasının içinde dolaştı. Sadeydi. Fazla sade. İnsanı boğan, ruhsuz bir sadelik… Duvarlar bile susuyordu sanki.
Adımlarının sesleri yaklaştı. Yavaş, kendinden emin, avını ürkütmekten keyif alan bir yürüyüş.
Başımı çevirip baktığımda, aramızda neredeyse nefes alacak mesafe yoktu.
Keskin parfüm kokusu genzimi yaktı, nefesimi boğazımda düğümledi. Yutkundum. Ağırdı. Çok ağır. Üzerime çöken bir tehdit gibiydi.
“Niye mi getirdim?” dedi alayla. Dudaklarının kenarında beliren o hafif gülümseme midemi kaldırdı.
“Annemin cezasını ben çekerim dedin. Şimdi sen cezanı çekeceksin.” Bir an durdu. Sanki kelimelerin acısını uzatmak ister gibi. “Annen ise sana yaptıklarımı duydukça acı çekecek.”
“Ne yapacaksın?” dedim yeniden. Sesim çatladı. “Öldürecek misin? Vuracak mısın? Ne yapacaksın?” Bir anlık cesaretle ekledim: “Yoksa… İşkence mi?”
Sözlerim onu güldürdü. Bu gülüşte zerre sıcaklık yoktu. Kaşlarını hafifçe kaldırdı; o sakinlik… Asıl korkunç olan buydu.
“Bana bir çocuk vereceksin, İlkyaz. Konuştuklarımızı unuttun mu?”
İsmimin dudaklarından dökülüşüyle ürperdim. Sanki adımı değil, kaderimi söylüyordu.
Kaşlarım çatıldı. Bedenim korkudan titrerken zihnim uyuşmuştu. Düşünemiyor, kaçamıyor, sadece orada duruyordum.
“N-Ne çocuğundan bahsediyorsun sen?” diye fısıldadım. Dilim damağıma yapışmıştı, ağzım kupkuruydu.
Kemikli parmakları çeneme dolandı. Canımı yakacak kadar sertti. Yüzümü yukarı kaldırdı, gözlerimi zorla kendisine kilitledi.
“Bana doğuracağın çocuktan bahsediyorum, İlkyaz.” Sesi alçaktı ama netti. “Annen bana bir çocuk borçluydu. Şimdi o borcu sen ödeyeceksin.”
Nefesim boğazımda düğümlendi. Gözlerim yanmaya başladı, yaşlar kendini zor tutuyordu. Karşısında çaresizce titrerken, küçüldüğümü hissettim. İnsanlığım daralıyordu sanki.
Ona karşı koyamıyordum. Çünkü kim olduğunu bile bilmiyordum. Ama etrafındaki her şey onun ne olduğunu haykırıyordu.
Pahalı eşyalar, lüks ev, dışarıda bekleyen adamlar… Üzerindeki marka kıyafetler, belindeki silah, ucuz olmayan o parfüm. Güç. Para. Şöhret. Ve tehlike.
Dudaklarımı araladım. Boğazımdaki düğüm çözülür gibi oldu ama tek bir kelime bile çıkmadı. Konuşmak bile lükstü sanki.
“Soyun ve yatağa geç.”
Başımı çevirdim. Yatağa baktım. Yutkundum. Gözlerim boş boş yatağın üzerinde dolaştı. Beynim bağırıyordu ama bedenim susuyordu. Annem için… Bunu yapmak zorundaydım.
Ağır adımlarla yatağa doğru ilerledim. Titreyen parmaklarımla üzerimdeki kıyafetleri tek tek çıkardım.
Her parça yere düştükçe, sanki kendimden bir şey eksiliyordu. Bedenim savunmasız bir şekilde ortaya çıktığında, soğuk hava tenime çarptı.
Yatağın üzerine çıktım. Uzandım. Çarşafın dokusu bile yabancıydı. Tavana baktım. Nefesimi tuttum. Ve onun gelmesini bekledim.
Blöf sanmıştım halbuki her şeyi en başta… ama ciddiymiş. Hiçbiri blöf değilmiş. Ben sadece kendimi, beynimi kandırmışım. Gerçeği görmek istememişim. Çünkü görmek… dayanmak demekti.
Kapı sertçe kapandı. Çıkan ses, içimde bir şeyin kapanması gibiydi. Geri dönüş yoktu artık.
Tüm çıplaklığımla onun gözlerinin önündeyken utançtan yerin dibine giriyordum. Tenim sanki alev alev yanıyordu.
Gözlerimi nereye koyacağımı bilemiyordum. Nefesim boğazımda sıkışmış, ellerim titremeye başlamıştı. Gözlerimi kapattım.
Bir an sonra yatağa bir ağırlık çöktü. Çarşaf hafifçe gerildi. Onun varlığı, odanın bütün havasını değiştirdi. Sesini duydum.
“Aç gözlerini.”
Sesi sakin gibiydi ama o sakinliğin altında emir vardı. Gözlerimi açmadan duramazdım. Zaten hiçbir şey yapacak gücüm yoktu.
Nefesim hızlandı. Gözlerimi araladım… ve gözlerinin içine baktım. O masmavi bakışlar, sanki içimde sakladığım her şeyi tek tek söküp alıyordu.
“Yataktaki kurallarımdan bahsetmiş miydim?” diye fısıldadı. Yüzüme doğru eğildiğinde nefesi tenimi yaktı. Sanki tek bir kelimesiyle bile bedenim ürperiyordu.
“Hayır,” dedim. Sesim kısık çıktı. Kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum. Ama sakinleşmek… o an imkânsızdı. Sakin ol İlkyaz… Sakin ol. Belki acımayacak… Belki… Belki zevk alacaksın.
Üniversitedeki arkadaşlarım konuşurken duymuştum. Zevkli olduklarını söylüyorlardı. Gülüşüyorlardı. Şakalaşıyorlardı.
Ama ben niye korkuyorum?
İçimdeki korku, bedenimi buz gibi kesiyordu. Bu korkunun adı sadece “ilk” değildi. Bu korkunun adı… Mecburiyetti.
Ellerini başımın iki yanına koydu. Beni çerçeveledi. Kaçacak bir boşluk bile bırakmadı. Kulağımda sıcak nefesini hissettim.
“Birinci kural…” dedi. Sesi alçaktı ama netti. Fazla yakınımdaydı; nefesi tenime değiyor, varlığı odamın içindeki havayı bile ağırlaştırıyordu. “Gözlerini asla kapatmayacaksın.”
O an boğazım düğümlendi. Kaçmak istedim, gözlerimi kaçırmak… ama yapamadım. Bakışlarım dondu kaldı. Sanki gözlerimi kapatırsam gerçekten yok olacaktım.
“İkinci kural…” diye devam etti. “Sana izin vermediğim sürece bana dokunamazsın.”
Başımı usulca salladım. İçimden bir ses “karşı çık” diye bağırıyordu ama dudaklarım kıpırdamadı. Çünkü karşı çıkmanın bedelini biliyordum. Bu evde her kelime, bir mayındı.
“Üçüncü kural…” dedi bu kez. Sesinde ince bir alay dolaşıyordu. “Eğer farkında olmadan sana yumuşak davranırsam… bunu kişisel algılamayacaksın.”
Yutkundum. “Yumuşak” kelimesi bile burada yabancı duruyordu. Bu adamın ağzında, merhamet bile tehdit gibi çıkıyordu.
“Dördüncü kural,” dedi, cümleyi daha sert bir noktaya bağlayarak. “Ben bitirmeden bitmez.”
Kalbim kaburgalarıma çarpıp geri döndü. Tenimde bir ürperti yürüdü. Bu cümlede yalnızca bir kural değil, mutlak bir hüküm vardı. Kaçışı olmayan, tartışılmaz bir hüküm.
“Beşinci kural…” diye fısıldadı. “Eğer beni bu yatak odası dışında kışkırtırsan… bedelini altımda ödersin.”
O an sertçe yutkundum. Dilim damağım kurudu. Boğazımdaki düğüm büyüdü, nefesim daraldı. İçimdeki korku, utançla karışıp ağır bir taş gibi göğsüme oturdu.
Ne kadar sakin görünmeye çalışsam da… Titrediğimi saklayamıyordum.