İLKYAZ
Üzerimde sadece onun tişörtü vardı. Kumaş, tenime yabancı bir sıcaklıkla yapışıyor; sanki bana ait olmayan bir hayatın kokusunu taşıyordu. Koltuğun köşesine kıvrılmıştım, dizlerimi karnıma çekmiş… Küçülmüştüm.
Uyumaya çalışıyordum. Gözlerimi kapatmıştım ama uyku, kapının önünde bekleyen bir misafir gibi… içeri girmeyi reddediyordu.
Burası benim evim değildi. Benim odam değildi. Benim yatağım… Hiç değildi.
Her şey fazlasıyla yabancıydı. Duvarların rengi bile üzerime geliyordu sanki; sessizlik, kulağıma çarpıp geri dönüyor, boğazımda düğüm düğüm birikiyordu. Annemin sesi olmadan… onun varlığını hissetmeden… rahat edemiyordum.
Sanki nefes almanın bile bir “doğru yolu” vardı ve ben burada onu unutmuştum. İçimde, geceyi dürtükleyen ince bir panik dolaşıyordu.
Boran yatağına uzanmıştı. Sıcak kahvesinden sakin sakin yudum alıyor, çatık kaşlarının altından laptopuna gömülmüş bir şeylere bakıyordu.
Ekranın soluk ışığı yüzüne vuruyor; gözlerinin altında sert bir gölge bırakıyordu. Parmakları klavyenin üzerinde hızlı, alışkanlıkla gezinirken… Ben onu izliyordum. İstemeden. Sanki gözümü ondan çeksem, odanın yabancılığı daha da büyüyecekmiş gibi.
Ne telefonum vardı… ne de başka bir şey. Kendimi toparlayacak tek bir tanıdık eşya bile yoktu.
Can sıkıntısı bir yana, bu odada “misafir” gibi durmak da değildi mesele. Burada tutsaktım. Bu kelimeyi içimde söylemek bile canımı acıtıyordu. Sanki seslendirirsem gerçek olacak gibiydi.
Gözlerimi tekrar kapattım. Uyuyayım istiyordum. Zihnimi susturayım, kalbimi yavaşlatayım, bir süreliğine yok olayım… Ama tedirginlik peşimden geliyordu.
Gözlerimi kapatınca karanlık bile rahatlatmıyordu; karanlık, düşüncelerime daha çok yer açıyordu.
Derin bir iç çektim. Göğsümde dolaşan sıkışmışlığı atamadım. Üzerimdeki battaniyeye daha sıkı sarıldım.
Kenarlarını parmaklarımla yumup kendime doğru çektim; sanki beni koruyabilecek tek şey oymuş gibi… Sanki bu ince kumaş parçası, odamla bu oda arasındaki tek sınırmış gibi.
Ve ben… O sınırı kaybetmekten korkuyordum.
Kuruyan dudaklarımı dilimle ıslatıp yattığım yerden doğruldum. O ise… sanki odada tek başınaydı. Bakışları üzerimde gezinmiyordu.
Hatta beni fark etmiyordu bile. Bir insanın yok sayması, bazen bağırmasından daha ağır geliyordu.
Titrek nefesler aldım. Göğsümün içinde küçücük bir kuş çırpınıyor gibiydi. Üniversite konusunu yeniden açacaktım. Açmak zorundaydım.
Uzaktan eğitim alamazdım… Okuluma devam etmeliydim. Diş hekimliği, “idare eder” bir bölüm değildi. Uygulaması vardı, düzeni vardı, emeği vardı. Hayatımın tek sağlam direği oydu belki de.
“Bir şey söyleyebilir miyim?” dedim. Sesim çekingen çıktı, kendimden utanacak kadar zayıf.
Tek kaşını kaldırdı ama bakışlarını çevirmedi. Sessizlik, dudaklarıma vurup geri sekti.
“Boran?” dedim bu kez.
Adını söylediğim anda gözlerini üzerime çevirdi. Ve o bakışların altına gömüldüm.
Sanki biri göğsümün tam ortasına ağır bir taş bırakmış gibi… nefesim yarım kaldı. Gözlerimi kaçırmak istedim ama kaçırırsam daha küçülecekmişim gibi geldi.
“Söyle.” dedi. Soğuk. Sert. Keskin.
“Üniversite hak—”
“Uzaktan devam edeceksin.” diye kesti sözümü. Tonu tartışma kaldırmıyordu; karar çoktan verilmiş, ben sadece haberdar edilen kişiydim.
“Uzaktan devam edemem.” dedim, sesim bu sefer biraz daha netti ama hâlâ kırılgandı. “Biliyorsundur… Diş hekimliği okuyorum. Bir düzenim vardı. Hem uzaktan nasıl öğreneceğim?”
Derin bir iç çekti. Başını kaldırdı, gözlerinde sabırdan çok yorgun bir öfke vardı. “Benim de bir düzenim var,” dedi. “Kurallarım var.”
Sonra o cümle geldi. İçime soğuk su gibi döküldü: “Hem kaçmayacağın ne malum?”
Boğazımı temizledim. Sesimin titremesini gizlemek için. Kendimi toparlayıp bir pazarlık kurmaya çalıştım—sanki hayatım pazarlığa açık bir şeymiş gibi.
“Tek başıma gitmem.” dedim hızlıca. “Adamların bırakır, adamların alır. Üniversiteden eve… evden üniversiteye. Başka bir şey istemem.” Bir an durdum, yutkundum. “Bir de… kitaplarım kaldı evimde. Almam gerek.”
Yüzü kıpırdamadı. Bakışları donuktu. İçinde tek bir duygu bile taşımıyormuş gibi… sanki ben insan değilim de, sadece konuşan bir detayım.
Tek kelime etmeden laptopunu kapattı. Şifoniyerin üzerine bıraktı. Sonra sırt üstü yatağına uzandı. O kadar rahattı ki… benim içimde büyüyen fırtına, onun için sadece bir gürültüydü.
“Düşünmem gerek.” dedi.
Kalbim göğsüme hızla çarptı. Bu belirsizlik beni öldürüyordu. “Düşünmek” demek, beni bekletmek demekti. Süründürmek demekti.
“Vizelerim başlıyor.” dedim hemen. Sesimdeki telaşı saklayamadım. “En önemli haftalardayım. Ayrıca devamsızlık yapmak istemiyorum.”
Kaşları hafifçe oynadı. Sonra dudaklarının arasından, buz gibi bir cümle çıktı:
“İyi… En azından annen gibi kadın doğumcu olmak istemiyorsun. Yoksa ülke bir başka katile daha dayanamazdı.”
Sözleri içime bıçak gibi girdi. Canımı yaktı. Midemde bir yumru oluştu. Annemi korumak istedim. Bağırmak istedim. Yerimden fırlayıp “yeter!” demek istedim.
Ama yapamadım. Çünkü şu anda onun suyuna gitmek zorundaydım. Çünkü öfkem, benim özgürlüğümü geri getirmeyecekti. Çünkü bu odada haklı olmak… Hiçbir işe yaramıyordu.
Dişlerimi sıktım. Sessiz kaldım. Sessiz kalmaktan başka şansım yoktu.
Tekrar uzandım. Yattığım yere gömülür gibi… gözlerimi kapatmaya karar verdim. Bu sefer kararlıydım; artık uyumalıydım. İç çekip cenin pozisyonuna kıvrıldım. Battaniyenin altına saklandım sanki, dünyadan kaçmak ister gibi.
O an, Boran’ın nefes alışverişleri doldu odaya. Düzenli. Sakin. Umursamaz. Uykuya dalmıştı belki de… çoktan. Ama ben uykuya giremiyordum.
Gözlerimi kapatsam bile düşüncelerim kapanmıyordu. Bir şey içimi dürtüyor, sürekli “tetikte kal” diyordu. Sonunda yerimde duramadım. Sessizce kalktım. Adımlarım halının üstünde bile fazla ses çıkarıyor gibi geldi.
Pencereye doğru yürüdüm.
Dışarı baktığımda… şehir, sanki ayaklarımızın altındaydı. Evlerin ışıkları birer birer yanıp sönüyor; kimi pencereler umut gibi parlıyor, kimileri karanlığa gömülüyordu.
Yaşam dediğin şey, herkesin kendi odasında yaşadığı ayrı ayrı savaşlar gibiydi. Kollarımı göğsümde birleştirdim. İç çektim.
Annemi düşünmekten ne gözlerime uyku giriyordu, ne de yattığım yere sığabiliyordum. Diken üstündeydim. Sanki bir an gevşesem, her şey üzerime çökecekti.
Ve Boran arkamda, sessizce uyumaya devam ediyordu.
Sanki bu evde tutsak olan ben değilmişim gibi. Sanki acı çeken ben değilmişim gibi.
***
Gözlerime vuran güneş ışığıyla yüzümü buruşturdum. Yastığı bacaklarımın arasına çekip yüzüstü yatmaya devam ederken kapının çalınmasıyla başımı kaldırdım.
“Boran Bey, kahvaltınız hazır efendim.” dedi bir ses. Ardından tereddütlü bir duraksama geldi. “Yalnız… size belirtmek istediğim bir husus var. İlkyaz Hanım odasında yok.”
İsmimi duyunca gözlerimi araladım, esnedim. İçimden, sinirle: “Çünkü buradayım!” diye homurdandım.
Tam o sırada… bir yerden gelen su sesi yüzünden mesanem resmen alarm vermeye başladı. Hızla yattığım yerden fırladım. Koridoru geçtiğim gibi banyoya daldım. Ve… Karşımda Boran vardı.
Duştan yeni çıkmış gibi… ıslaktı. Omuzlarından süzülen su damlaları, göğsünün çizgilerini takip ederek aşağı kayıyor; karın kaslarının arasında küçük izler bırakıyordu.
O görüntü bir saniyeliğine beynimi durdurdu. Sanki gözlerim “bakma” dese de bedenim bakıyordu.
Ben daha ne olduğumu anlayamadan, Boran yüzünü buruşturdu. “Kapı çalma huyun yok mu senin?” dedi.
Sesi gergindi. Sertti.
Kolumdan tutup beni hızlıca geri çekti. Neredeyse iterek dışarı çıkardı. Dengesizce birkaç adım geri sendeledim. Kapı eşiğinde kaldım; hem utanç, hem öfke, hem de o saçma anın bıraktığı sarsıntı içimde birbirine girdi.
Kalbim hâlâ hızlı hızlı atıyordu. Ama bu sefer sebebini ben bile seçemiyordum.
Ağzımın içinde homurdanırken bir yandan kapıyı kilitledim. “Senin de kapı kilitleme huyun yok herhalde…” diye fısıldadım. “O kadar alışmışsın rahatlığa…”
Sesi bilerek kısık tutuyordum. Çünkü ona güvenemiyordum. Bu evde duvarların bile kulağı varmış gibi hissediyordum.
İşimi hallettikten sonra lavaboda ellerimi, yüzümü yıkadım. Soğuk su, yüzümde anlık bir ferahlık bıraksa da içimdeki sıkışmışlık dağılmadı. Kapıyı aralayıp dışarı çıktığımda Boran’ı gördüm.
Gömleğinin düğmelerini tek tek, dikkatli bir sabırla ilikliyor; sanki bir zırh kuşanıyordu. Bakışları kısa bir anlığına çıplak bacaklarıma kaydı. O tek saniye bile midemi burktu. Gözleri konuşmadan hüküm veriyordu.
“Beş dakika içinde aşağıda ol.” dedi.
Sonra hiçbir şey olmamış gibi odadan çıktı.
Derin bir nefes aldım. Tam arkamı dönecektim ki, yatağın başucundaki şifonyerin üstünde bir fotoğraf gözüme çarptı. Çerçeve… Küçük ama fazlasıyla “orada” duruyordu.
Yavaşça, neredeyse suç işler gibi yaklaştım. Çıplak ayaklarım zeminde incecik sesler çıkarıyordu; sanki ev bana “yakalandın” diye fısıldıyordu. Çerçeveyi elime aldım.
Boran’ın dudaklarında belli belirsiz bir kıvrım vardı. Gülümseme bile sayılmazdı ama… Sert yüzünde yumuşaklığa en yakın hâl oydu. Yanındaki kadın sade bir şekilde gülümsüyordu; elini şişkin karnına koymuştu.
Hamileydi. Kalbim birden hızlandı. Göğsümde çarpıp duran o ses, kulaklarımı doldurdu. Başımı kaldırıp tavan köşelerine baktım. Kamera… var mıydı? Gözüm bir şey seçemedi.
“Saçmalama…” dedim içimden. “Sakin ol.”
Ama sakin olamıyordum.
Dizlerimin üzerine çöktüm. Fotoğrafı hızla eski yerine koydum. Çekmeceleri açtım. Ellerim titriyordu, parmaklarım kendine ait değildi sanki. Bir şey aramıyordum aslında… Sadece içimdeki şüpheye bir şekil vermek istiyordum.
En alttaki çekmeceyi açtığım anda nefesim kesildi.
İlaçlar… bir sürü ilaç. Kutular üst üste, yan yana. Her biri ayrı bir hikâye gibi duruyordu. Köşeye sıkıştırılmış prezervatifleri gördüm. Yanlarında duran bir kutu… gözüm onu seçtiği an beynim durdu.
İlacı parmaklarımın arasına aldım. Ertesi gün hapı.
Kalbim göğsüme öyle sert vurdu ki canım acıdı. Bir an, sanki yakalanmışım gibi korkuyla irkildim. Çekmeceyi kapattım, ilacı sütyenimin içine sıkıştırdım.
Kutuyu aldığıma belli olmasın diye bir süre elim çekmecenin üstünde bekledi, sonra düzen bozulmamış gibi geri ittirdim.
Hızla üzerimi değiştirdim. Saçlarıma bile dokunmadım. Aynaya bakacak vaktim yoktu; çünkü aynaya bakarsam, yüzümdeki suçluluğu görecektim.
Kapıdan çıktım. Merdivenlerden koşar adımlarla inmeye başladım. Nefesim boğazıma düğümlenmişti.
Salona girdiğimde Boran’ı masanın baş köşesinde gördüm. Sırtı bana dönüktü. Saçlarını özenle taramış, kusursuzca şekillendirmişti. O kadar “düzenli” duruyordu ki… insanın sinirini bozacak cinsten.
Sessizce yaklaşıp sandalyeyi çektim, oturdum. “Beş dakika geçti.” dedi kolundaki saate bakarak. Sonra başını hafifçe çevirip ekledi: “Ne yapıyordun?”
Nefesimi tuttum.
“K-Kıyafetlerimi bulamadım.” dedim birden. Sesim çatlamasın diye boğazımı sıktım. “Sonra tam çıkacakken… Kıyafetleri ters giydiğimi fark ettim.”
Bir an yüzüme baktı. Yalanımı tarttı sanki. Sonra başını usulca salladı ve tabağına yeşillik almaya başladı. Umursamaz gibi görünüyordu ama ben onun sessizliğinde bile kontrol hissetmeye başlamıştım.
Tam o sırada malikenin geniş kapısı açıldı. İçeri bir kadın girdi.
Kapıdan giren kadın, salona adım attığı an evin havası değişti. Sanki birisi ışıkları kısıyor da sahne başlıyordu. Topuklarının sesi, mermer zeminde kısa kısa yankılandı.
Siyah kalem eteği, beyaz gömleği ve kusursuz topuzu… Hepsi fazla kontrollüydü. Fazla düzgün. Fazla “ben buranın düzeniyim” diyen cinsten.
Boran başını kaldırdı. İlk kez yüzünde, gün boyu taşıdığı o sert ifadenin içinde küçük bir gevşeme gördüm. Bu kadına, bana baktığı gibi bakmıyordu. Ona bakarken “sinir” yoktu… “ciddiyet” vardı.
Kadın masaya yaklaşırken gözleri bana kısa bir an değdi. Öyle bir bakıştı ki… İnsanı baştan aşağı tartıp biçen, ölçüp değer biçen bir bakış.
“Günaydın, Boran Bey.” dedi profesyonel, kusursuz bir tonla. Sonra çok küçük bir gülümsemeyle başını bana çevirdi. “İlkyaz Hanım.”
İsmimi onun ağzından duymak bile tuhaf geldi. Sanki ben bir insan değilim de, bir dosyadaki başlıktım.
Boran çatalını tabağa bıraktı. Sanki kahvaltı değil, toplantı başlıyordu. “Hazır mı?” diye sordu.
Kadın çantasını açtı. İçinden bir tablet ve ince bir dosya çıkardı. Dosyayı masaya koyarken tek bir kenarı bile yamuk durmadı. Bu kadar düzen insanın sinirini bozuyordu.
“Evet.” dedi. “Nikâh için gerekli evrakların çoğu tamam. Yer ve saat netleşti. Davetliler listesi sizin onayınızı bekliyor.”
Bir an durdu, bakışlarını kaydırdı. “Bir de… Sözleşme.”
O kelime, odamın içinde bir şeyleri çatırdattı.
Sözleşme.
Nikâh… Sözleşme… Ben bir şeyin içine sürükleniyordum ve kimse bana ‘ister misin’ diye sormuyordu.
Boran, sanki normal bir şey konuşuyormuş gibi başını salladı. “Getir.”
Kadın dosyanın kapağını açtı. İçindeki sayfaları, telaşsız ve kusursuz hareketlerle çıkardı. Masanın üstüne yerleştirirken göz ucuyla beni süzdüğünü hissettim.
Boran, sayfaları tek tek gözden geçirmeye başladı. Gözleri satırlarda kayıyordu ama yüzü değişmiyordu. Onun için duygular yoktu. Duygular, kontrol edilemeyen bir zayıflıktı.
Asistanı, konuşmaya devam etti. Sesi netti, tınısı soğuk ve pürüzsüzdü.
“İlkyaz Hanım için alışveriş planlamasını da hazırladım.” dedi. “Kıyafet, ayakkabı, dış giyim ve aksesuarlar. Stil çizgisini belirledim.”
Başımı yavaşça kaldırdım. Gözlerim bir an kadına, bir an Boran’a gitti.
Stil çizgisi… Benim “çizgim” mi vardı?
Boran konuştu. Kesin. Tartışmasız. “Bundan sonra giyimi, kuşamı… Dışarıya yansıyan her şeyi, sen yönetiyorsun.” dedi asistanına. Sonra başını hafifçe bana çevirdi. “Onayım olmadan bir şey giymeyeceksin.”
Boğazım kurudu. Dudaklarımı araladım ama sesim çıkmadı. Sanki ağzımın içinde kelimeler değil, taş vardı.
Asistan başını salladı. “Elbette.” dedi. “Birkaç kombin hazırladım. Günlük için ayrı, resmi ortamlar için ayrı. Ayrıca takılar konusunda da kuyumcu randevusu ayarlandı.”
Boran, gözlerini dosyadan kaldırmadan ekledi: “Yüzük bugün takılacak.”
Bir anlığına nefes almayı unuttum.“Bugün mü?” dedim, sesim istemeden titredi.
Boran’ın bakışı üzerime geldi. Kısa. Sert. Kesip biçen bir bakış. “Üç gün sonra nikâh var, İlkyaz.” dedi. “Bu evin içinde bile hâlâ ‘misafir’ gibi davranmayı bırak.”
Misafir… Hayır, misafir değilim. Ben burada… Bir şeye dönüştürülüyordum.
Asistan, sanki benim içimde büyüyen paniği görmüyormuş gibi sayfaları çevirdi. “Sözleşmenin ilgili maddeleri işaretli.” dedi. “İmza atılması gereken yerler hazır. Noter için de randevu alındı.”
Noter.
O kelime… Beni olduğum yerden söküp aldı. Çünkü noter demek “geri dönüş yok” demekti. Noter demek “bu artık resmî” demekti.
Noter demek… Beni bir kâğıdın içine kilitlemek demekti.
Karnımın içine bir ağrı oturdu. Sütyenimin içindeki küçük kutu, sanki bedenimde ağırlık yapıyordu. Sanki beni ele verecekmiş gibi.
Gözlerimi yere indirdim. Masanın üzerinde duran çatal bıçaklara baktım. Kahvaltı hâlâ duruyordu ama bu masada artık yemek yoktu.
Bu masada karar vardı. Bu masada hüküm vardı. O hükmün ortasında ben vardım.
Boran dosyayı kapattı. Asistanına baktı. “Bugün her şeyi bitiriyoruz.” dedi. “Giyim, ev, yüzük… Ve sözleşme.”
Sonra bana döndü. Dudaklarının kenarında, neredeyse görünmeyecek kadar küçük bir kıvrım vardı. Bu bir gülümseme değildi. Bu, “kaçış yok” ifadesiydi.
“Hadi.” dedi. “Kahvaltını bitir.”
Zorlukla çatalımı zeytine batırdım. Ama onu ağzıma atıp çiğnemek bile midemi bulandırmaya yetti. Boğazımdan aşağı inmiyordu sanki. Lokma değil, taş yutuyordum.
Asistan kadın hâlâ ayaktaydı. Kendini oturtmaya bile tenezzül etmiyor; sanki burası ona ait, ben de masaya yanlışlıkla konmuş bir eşya gibiydim. Tek kaşını kaldırmış, beni baştan aşağı süzüyordu. Gözleri… İnsanın tenine dokunmadan soyan cinstendi.
“Boran Bey,” dedi, sesi fazla düzgün, fazla temiz… “yanlış anlamazsanız eğer İlkyaz Hanım için bir beslenme programı hazırlanmasını talep ederim.”
Bir an, beynim bu cümleyi algılayamadı. Beslenme programı mı?
Gözlerim irileşti. Çatal elimde dondu. “Şaka mı bu?” demek istedim. “Sen kimsin?” demek istedim. “Ben insanım, proje değilim!” diye haykırmak istedim.
Ama içimden çıkan şey sadece öfkenin sessiz çığlığıydı. Beslenme programı…
Ha oldu olacak saçımı sarıya boyasınlar. Burnuma estetik. Dudaklarıma dolgu. Yüzüme botoks. Yetmedi, “vücut hatlarım daha belirgin olsun” diye ameliyata da sokarlar.
Hah! Ne güzel… Barbie İlkyaz’a dönüşürüm. Harika fikir.
İçimde sayıp sövüyordum. Dilimden dökülse her şey yanardı belki… Ama cesaret edemiyordum. Çünkü bu masada cesaretin bir karşılığı yoktu. Burada sadece itaat vardı. Burada sadece “evet” denirdi.
Dudaklarım öfkemden titredi. Kendimi zorladım, belli etmedim. Yutkundum. Midem düğüm düğümdü.
Boran bir an başını kaldırdı. Ve vücuduma baktı.
Öyle bir bakıştı ki… Sanki ben bir beden değilim, bir “ölçü”ydüm. Sanki tartıya çıkmışım da o sonuçlara karar veriyordu.
“Ben kilomdan memnunum.” dedim.
Sesim beklediğimden daha sakin çıktı. İçimde fırtına varken, dışımda cam gibi durmaya çalışıyordum.
Boran hafifçe başını salladı. Ne onayladı, ne umursadı… sadece “not aldı.”
“İyi olur.” dedi, soğukkanlı bir kesinlikle. “Mümkünse hemen hazırlansın program.”
Çatal elimde biraz daha ağırlaştı.Bu sadece kıyafet meselesi değildi. Bu sadece yüzük, nikâh, alışveriş meselesi hiç değildi.
Beni… baştan aşağı yeniden yazacaklardı. Ve ben, o yazının içinde kendi adımı bile kaybedecektim.
“Şirketle ilgili raporları istiyorum.” dedi Boran, sakin bir şekilde.
Sanki az önce konuşulanlar… Benim bedenim, hayatım, geleceğim… Hepsi bir ara detaymış gibi. Bir tuşa basar gibi konu değiştirdi. Duygu yoktu. Geçiş bile yoktu. Sadece emir vardı.
Asistan başını usulca salladı. Hiç şaşırmadı. Hiç duraksamadı. Sanki bu cümleyi bekliyormuş, hatta zihninde sıraya dizmiş gibi…
Ve bir anda konuşmaya başladı.
“Evet Boran Bey.” dedi, sesi kusursuz bir düzenle akıyordu. “Son kırk sekiz saatte İstanbul ve Ankara hattındaki dosyalar güncellendi. Liman bağlantılı sevkiyat raporlarında küçük bir gecikme var, ancak çözüm planı hazırlandı.”
Tabletini açtı. Ekrana bir iki kez dokundu. Parmakları öyle hızlı ve net hareket ediyordu ki, sanki insan değil de makineydi.
“İhale sürecinde risk kalemi çıkarıldı.” diye devam etti. “Üçüncü taraf denetim raporu da elinizde. Ayrıca finans departmanından nakit akışı ve dönemsel kâr marjı çizelgesi geldi. Bu sabah itibariyle masanızda olacak.”
Boran tek lokma daha aldı. Çiğnerken bile dikkatini ona veriyordu. Ben ise sandalyemin içinde iyice küçülüyordum.
Asistan konuşurken bir an bile bana bakmadı. Ben o masada vardım ama yoktum.
“Güvenlik tarafı?” diye sordu Boran.
Asistan bir an duraksamadı bile.
“Güvenlik protokolü güncellendi.” dedi. “Dış çevre kameraları yenilendi. İç personel hareket raporu çıkarıldı. Ayrıca… İzinsiz giriş vakaları için sistem alarmı güçlendirildi.”
İzinsiz giriş…
O kelime kulağımda çınladı. Çünkü burada “izinsiz giriş” diye bahsedilen şeyin içinde ben de vardım sanki. Ben bile bu evde izinsiz bir şey gibi hissediyordum.
Boran çatalını tabağa bıraktı. Birkaç saniye sessizlik oldu. “Bugün hepsi bitmiş olacak.” dedi kısaca.
Asistan başını tekrar salladı. “Elbette.”
Sonra ilk kez bana döndü.
Ama bu bir “insana bakış” değildi. Bu bir kontrol listesi bakışıydı. Bir şeylerin eksik kalıp kalmadığını kontrol eden, hataya yer bırakmayan bir bakış…
“İlkyaz Hanım için de programlar aynı şekilde bugün devreye alınacak.” dedi. “Giyim planlaması, beslenme programı, kuaför randevusu… Ve evden eşya alınacak saat aralığı.”
Kuaför randevusu… İçimde bir şey daha koptu.
Ben hâlâ çatalı elimde tutuyordum ama artık yemek yiyen biri değildim. Sadece nefes alan bir “varlık”tım.
Ve bu masada, benim hayatım… Şirket raporlarıyla aynı ciddiyetle, aynı soğuklukla yönetiliyordu.
“Diğer işler ile ilgili güncel raporlar?” diye sordu bu sefer Boran.
O an kaşlarım istemsizce çatıldı. Diğer işler…?
Ne demekti o? Şirket raporu falan anladım da… “diğer işler” dediği şey, masanın üstündeki peynir zeytinden falan değildi.
Kelime öyle bir yerden çıktı ki… Sanki masanın altına saklanmış bir karanlığı işaret ediyordu.
Asistanın duruşu bile değişti. Bir saniyelik bir gecikme oldu. Çok kısa… Ama ben yakaladım. Tabletinin ekranına dokunuşu yavaşladı, sesi bir tık daha kısıldı.
“Evet, Boran Bey.” dedi. “Güncelleme geldi.”
Sanki duvarlar bile kulak kabarttı. Sanki o kelimelerin geçtiği yerde hava ağırlaştı.
“Dün geceki süreç temiz ilerledi.” diye devam etti asistan. “İletişim hattı kapatıldı. Takip ihtimali düşük. Güzergâh değişikliği sorunsuz tamamlandı.”
Ben nefesimi tuttum. Güzergâh… takip… iletişim hattı…
Bunlar şirket dilinde kullanılan kelimeler değildi. En azından benim bildiğim şirketlerde böyle konuşulmazdı. Bu kelimeler… başka bir dünyaya aitti. Kapalı kapılar ardında konuşulan, adını bile yanlış yerde anmaman gereken bir dünyaya.
Asistanın gözleri bir kez bile bana kaymadı. Sanki ben orada yokmuşum gibi konuşuyordu. Ya da… beni orada “duymaması gereken biri” gibi görüyordu.
“İki noktada gecikme yaşandı ama telafi edildi.” dedi. “Sorun çıkaran taraf devreden alındı.”
Sorun çıkaran taraf… Boğazım düğümlendi.
Boran sakin görünüyordu. O kadar sakindi ki insanın tüyleri diken diken oluyordu. Çatalını bir kenara bıraktı, asistanın söylediklerini dinledi.
Bir adamın, birinin hayatını konuşur gibi değil… Bir dosyayı kapatır gibi dinlediğini gördüm.
“Kaynak?” diye sordu.
Asistan bir an durdu. Sonra, neredeyse sıradan bir şey söylüyormuş gibi:
“Kaynak güvenli. Yeni bağlantı hazır.” dedi.
Benim içimde bir şey titredi. Yeni bağlantı… Güvenli kaynak… Devreden almak…
Bu “iş” falan değildi. Bu… Daha kirliydi. Daha tehlikeliydi. Boran, göz ucuyla bana baktı.
Sadece bir an. Ama o an bile yetti. O bakışın içinde bir anlam vardı: “Duyduğunu unut.”
Sanki açık açık söylemese de, gözleriyle beni uyarıyordu. İçimdeki merakı boğazımdan aşağı iten bir emir gibi.
Asistan devam etti: “Bugün akşam, diğer dosyalar da güncellenecek.” dedi. “Gerekli kişiler bilgilendirildi. Güvenlik ekibi hazır bekliyor.”
Boran başını usulca salladı. “Tamam.” dedi.
Bir tek kelime. Ama o tek kelimeyle, birilerinin kaderi çiziliyormuş gibi hissettim.Ben ise masanın başında, zeytine batırdığım çatalla donup kalmıştım.
Bu adamın kuralları sadece evin içinde geçmiyordu. Onun kuralları… Dışarıda da insanları susturuyordu.