İLKYAZ
Onun bakışları üzerimdeyken duş alamazdım. Nefesim bile sanki ona aitmiş gibi… Omuzlarımı kıpırdatmaya kalksam, gözleri bir diken gibi tenime saplanır, beni yerimde çivilerdi. Odamın sıcak buharla dolmuş havası bile boğazıma düğümleniyordu.
“Kaçmayacağım…” diye fısıldadım, dudaklarım neredeyse kımıldamayacak kadar kuruyken. Gözlerinin içine bakmaya zorladım kendimi. “Gerçekten… kaçmayacağım.”
Başını hafifçe kaldırdı. O an, nefes alışını bile duyar gibi oldum; sanki tüm dünya sustu da sadece o kaldı. Gözlerimin içine dikkatle baktı. Öyle bir baktı ki, içimdeki bütün bahaneler birer birer yere döküldü.
“Aynı sözü daha önce de vermiştin,” dedi. Sesi sertti; bıçak gibi. “Ama sonuç ortada.” Bir an duraksadı, bakışlarını üzerimde gezdirdi. “Düştüğün hale bak.”
Bakışlarımı kaçırdım. Mideme bir yumruk oturdu sanki. Aptaldım… hayır, aptallığın da ötesindeydim. Ondan kaçabileceğimi nasıl düşünmüştüm?
Bir anlık, saçma bir cesaretin içine düşmüştüm; gözümü karartmıştım. Şimdi bunun bedeli kemiklerimde zonklayan bir ağrıydı. Sızlıyordu… Her yerim sızlıyordu.
“Bu sefer kaçmayacağım,” dedim, sesim utançla kırılıp ince bir çizgiye dönmüşken. “Öyle bir aptallık yapmayacağım.”
Bakışları kısıldı. İnsanın içine giren o ağır sessizlik çöktü. “Güzel,” dedi. “Aptallık yaptığını kabullenmen… İyi bir işaret.”
Sesindeki soğukluk, buhar altında sıcacık olması gereken banyoda bile ürpertirdi insanı. Sanki tenime değil de doğrudan içime değiyordu.
Hiçbir şey söylemeden banyodan çıktığında, içimde bir şey gevşedi. Sanki boğazıma dolanmış ipin bir ucunu bırakmış gibi… Derin bir nefes alabildim.
Üzerimdekileri çıkarırken kemiklerim yeniden sızladı. Dişlerimi sıktım. Pislik adam… Öyle sert vurmuştu ki, bir an gerçekten kırılacağımı sanmıştım. Vücudum ona ait bir eşya gibi savrulmuştu. Nefesim bile acıyordu.
Tamamen soyunup sıcak suyun altına girdim.
Su omuzlarımdan akarken, yaralarım ince ince yanmaya başladı. Parmağımla yüzümdeki kan izlerini sildim; derim hassastı, her dokunuş iğne gibi batıyordu. Yüzümü buruşturdum, gözlerimi kapadım. Sanki su değil de ateş akıyordu üzerimden.
Canım fena halde yanıyordu. Ama bunca şeyin içinde aklıma gelen tek kişi annemdi.
Ne yapıyordu… Nasıldı… Nefes alıyor muydu, iyi miydi… Hiçbir fikrim yoktu. Özlemiştim. Hem de öyle böyle değil… içimi oyacak kadar. Çünkü ondan başka kimsem yoktu. Bu dünyada tutunduğum tek dal oydu.
Umarım bana kırgın değildir… Umarım beni affedebilir. Ne yaptıysam onun canı için yapmıştım. Onun kılına zarar gelsin istemezdim. Hiçbir şey… Hiçbir bedel onun acısına değmezdi.
İçime çöken hüzünle kısa bir duş aldım. Sıcak su, kemiklerimdeki sızıyı biraz olsun hafifletmişti. Banyo dolabından bulduğum havluyu bedenime sararken titrediğimi fark ettim. Soğuktan değil… Başka bir şeyden.
Kapıyı açıp odama geçtim.
Kimsenin olmaması bir anlığına rahatlatmıştı beni. Sanki nihayet nefes alabilecektim. Ama tam o sırada kapı tıklandı.
Yutkundum. “İlkyaz Hanım… Eşyalarınızı buraya bırakıyorum,” dedi bir kadının sesi.
Omuzlarımdaki ağırlık biraz azaldı. Kapıyı usulca araladım, bırakılan paketleri içeri aldım. Bir sürü paket… üst üste dizilmiş ayakkabı kutuları… Hepsi düzgün, düzenli, sanki benim hayatım da böyle toparlanabilirmiş gibi.
Eğilip kutuları toplarken koridordan bir kapı daha açıldı. Onun kapısı. Dalgın bir hâlde içeriden çıktı. Bir an beni fark etmedi bile… Sonra gözleri üzerime düştü.
Ve o an… Hava değişti.
Az önce sıradan görünen her şey, bir anda gerildi. Onun buz gibi bakışları birden başka bir şeye dönüştü. Masmavi gözleri… gecenin karanlığına büründü. Sanki gözlerinin içinde ışık değil, fırtına vardı.
Bakışlarımı hızla kaçırdım. Elllerim titredi, paketleri içeri sürükledim. Kapıyı kapatmak için ittirdim. Ama kapı kapanmadı. Bir anda sertçe açıldı.
Geriye doğru sendeledim. Kalbim göğsüme öyle hızlı vuruyordu ki, sanki kaburgalarımı kırıp dışarı fırlayacaktı.
“Ne istiyorsun?” diye fısıldadım. Sesim bile bana ait değil gibiydi.
O, kapıyı usulca kapatırken dudağının kenarı kıvrıldı. O küçücük hareket bile insanı yerle bir etmeye yetiyordu.
Yaklaştı. Yakınlığını hissettim; tenime değmeden bile yakıyordu beni.
“Tenini,” dedi kısık sesiyle. Kelime ağzından çıktığı anda oda daraldı sanki. “Tenini istiyorum… İtirazın var mı?”
Dudaklarımı ısırdım. Çünkü “var” diyebilecek kadar güçlü değildim… Ve “yok” demek kendimi ona teslim etmekti.
Gözlerimi önce usulca kapattım. İçimde iki ayrı ses birbirine girmişti; biri, onun kurallarına uyarsam ve istediğini verirsem her şeyin daha kolay olacağını fısıldıyordu. Daha az acı… Daha az ceza… Daha az korku.
Diğeri ise hayır diyordu. Bu ben değilim, diye bağırıyordu içimden. Bu teslim olmak… Bu kendimi inkâr etmek.
Bir an, o sesi dinlemek istedim. Ama sonra annem geldi aklıma.
Beni büyüten kadın… Nefesini ezbere bildiğim, saçımı okşayan o eller… O kadın için bunu yapmak zorundaydım. Kendimi değil; onu korumak zorundaydım.
Derin bir nefes aldım. Gözlerimi araladım.
“Bir itirazım yok,” dedim, sesimi mümkün olduğunca sakin tutarak. Boğazım düğümlüydü ama belli etmedim. “İtirazım olsa bile… bunu önemsemeyeceğini biliyorum.”
Sözlerim bitince başını usulca salladı. O küçük hareket bile içimde bir şeyleri daha da ağırlaştırdı.
“Beni tanımaya başlamışsın,” dedi. Ses tonu mesafeliydi, neredeyse duygusuz… Ama altında başka bir şey vardı. İnsan tenine değmeden yakabilen cinsten.
Yavaş yavaş üzerime doğru yürüdü.
Geriye doğru bir adım attım. Sonra bir tane daha. Kaçmıyordum… Sadece araya mesafe koymaya çalışıyordum. Ama mesafe ona işlemezdi.
Bir anda bileğimden kavradı.
Hızlıydı. Sertti. Beni kendine doğru çektiğinde bedenim itiraz etmek istese de geç kalmıştı. Havlunun altındaki tenime kadar yayılan sıcaklığı hissettim; nefesi bile yakındı.
Yüzüme yapışmış ıslak saçlarım yanağıma yapışıyordu. Parmakları saçlarımı kulağımın arkasına itti. O kadar “nazik” bir hareketti ki, içimi daha çok ürpertti.
Ardından kolu belimi sımsıkı sardı; sanki beni bir daha bırakmayacağını söyleyen bir kilit gibi.
O an istemsizce kalbim sıkıştı.
Ne yapacağımı bilemedim. O beni bu kadar sıkı tutarken ben… kollarım iki yanımda, donup kalmıştım. Sanki kemiklerim değil de iradem kırılıyordu.
Bakışlarım dokunuşlarına kaydı.
Parmakları usul usul yanağımdan çeneme doğru ilerledi. Tüy kadar hafifti… ama değdiği yerleri içeriden içeriden yakıyordu. Tenim onun izini hatırlıyordu sanki. İstemsiz bir şekilde nefesim değişti.
İçimde bir yerlerde bir ateş yükseldi.
Bu ateşi en son bu sabah hissetmiştim… yine o bana dokunurken. Sanki vücudum o duyguyu tanıyor, ama aklım hâlâ reddediyordu.
Parmakları çenemden boynuma doğru iz sürdü. Nabzım boğazımda atıyordu artık. Nefeslerim hızlandı, sanki yer ayağımın altından kaydı.
Bir an dizlerim boşaldı gibi oldu.
Sendeleyerek kollarına tutundum. Parmakları belimde daha da sıkılaştı. Tutunduğum şey güven değil… dengemi kaybetmemekti. Ama o bunu kendi zaferi gibi taşıdı; kollarımın ona yaslanmasını kendine ait sandı.
Parmakları köprücük kemiklerime ulaştığında başımı hafifçe geriye attım. Dudaklarım aralandı. Boğazımdan çıkan nefes, istemediğim bir itiraf gibiydi.
Kendime kızarak fark ettim: Onun dokunuşları sadece tenime değil, doğrudan sınırlarıma saldırıyordu.
Parmakları tenimde süzülüyordu, durmadan... Sanki her dokunuşunda beni yeniden keşfetmek ister gibiydi. Gözleri gözlerimdeydi, tepkilerimi okuyor, her nefesimi inceliyordu. Birden, kemikli parmakları havlumun arasına sızdı—davetkar ve pervasız.
Havlu bir hamlede sertçe çekildi. Nefesim boğazımda titredi. Havlu yere düşerken bakışlarımız birbirine kilitlendi. “Gömleğimin düğmelerini çöz,” dedi, sesi karanlık bir buyruk gibiydi. Dudaklarımı dilimle ıslattım, kuruluk ihanet ederken.
Titreyen parmaklarım usulca gömleğine uzandı. Düğmeleri birer birer çözdüm, sakin kalmaya çabalayarak. Ellerim geniş omuzlarına süzüldü—sanki dokunmakla yanacağımı biliyordum ama yine de dokundum.
Saten gömleği üzerinden sıyırdığımda, kaslı ve çıplak gövdesi karşımdaydı. Gözlerimi kaçırdım; eğer bir saniye daha bakarsam, alev alıp yanacaktım sanki.
Elinin sert dokunuşu belime uzandı, beni yatağa itti. Çıplak bedenim saten çarşafların üzerinde kayarken, o yaklaştı—adım adım, nefes nefese...
Bir bacağımı avuçladı, beline doladı. Avuçları kalçalarımda gezinirken, nefesi göbeğimin üzerinde dolandı. Bir an sonra nefesi yerini ıslak diline bıraktı—göbek deliğimin çevresinde daireler çiziyordu, yavaş ve cezalandırıcı.
Gözlerimiz hâlâ birbirine bağlıydı. Dudaklarım aralandı, damarlarımda sıcak bir kıvılcım dolaşmaya başladı. Her ıslak öpücüğünde gözlerimi kapamamak için savaşıyordum. Çarşafları sıktım, zaman durdu.
Dudakları tenime yapıştı, emerken içime işledi. Bacaklarım titredi, kalçamı avuçladı sertçe. "Ahh..." diye inledim istemsizce. Duygular ağırdı, bastıran bir gök gibi üzerime çökmüştü.
Öpücükleri göğsüme doğru kayarken, birini dudaklarının arasına aldı—vahşi bir açlıkla emiyordu. Belim yay gibi gerilirken, odada sadece nefesim ve tenime bıraktığı ıslak sesler yankılanıyordu.
Sert bir tokat kalçama indi, beklenmeyen o darbe tüm vücudumdan yankılandı. İrkilirken dudaklarımdan tiz bir çığlık koptu, tenimdeki yanma kadınlığımda büyüyen sızıya karıştı. Belindeki bacağımı sıktım, onunla bir bütün olmaya zorladım kendimi.
Teninin nemi, derime çarptıkça ürperdim. Dili boynumda ıslak bir iz bırakırken, yanağımı avuçlarının içine aldı ve boynuma gömülerek öpücüklerle işaretledi beni.
Onun altında kıvranıyordum — teslimiyetle ve zevkle. Bacağımı biraz daha ayırdığımda, parmakları kadınlığıma ulaştı.
Başını hafifçe çekerek kulağıma yaklaştı. “Sadece öpücüklerimle sulanmışsın…” fısıltısı kulak zarımı yalarken, titredim.
“Boran…” dedim, gözlerim kısılırken. “Ah…”
İki parmağı yavaşça içime süzüldü, dilim damağım kurumuştu. “İnlemeye devam et…” dedi, kulak mememi dişlerinin arasına alırken.
Çarşaflar avuçlarımda buruştu, alt dudağımı şehvetle ısırdım. Parmakları içimde gelgit yapmaya başladığında gözlerim büyüdü. “Mmmhhh…”
Her hareketinde çıkan o ıslak ses kulaklarımda yankılandı. “Benden nefret etsen bile… Tenin bana karşı koyamıyor, İlkyaz.”
Tenim onunla daha da nemlendi, parmaklarının ritmi hızlandıkça titremeye başladım. “Ahhhh… Boran!” Çığlığım duvarlara çarparak geri döndü.
“Parmaklanmak hoşuna gitti mi, karıcığım?” diye fısıldadı kulağıma. Her kelimesi, içimdeki yangına benzin döküyordu. “Boşal… parmaklarıma akıt o sıcak sularını.”
Ve sanki sadece bunu bekliyormuşum gibi gözlerim geriye kaydı. Vücudum bir patlamayla sarsıldı. Çığlıklarla boşaldım, zaman donmuş gibiydi. Aklım, o anlık zevkin içinde kaybolmuştu.
Kesik kesik nefesler alırken, geriye doğru çekildi. Parmaklarını içimden yavaşça çıkarıp dudaklarına götürdü. Bakışlarımı ondan alamıyordum; iştahla parmaklarını dudaklarının arasına aldı. Ardından, bir kez daha kalçama sertçe dokundu.
“Domal,” dediğinde irkildim. Sertçe belimden kavrayarak beni yatağa yönlendirdi. “Ellerinin ve dizlerinin üzerinde dur,” diye fısıldadığında, dediğini yaptım—biraz ürkek, biraz istekli.
Avuçlarıyla belime bastırdı, bedenimi hafifçe eğerken kalçamı yükseltti.
Nefesimi tutarken, arkamdaki sessizlik içinde yankılandı: “Sikeyim! Böyle daha tahrik edici!”
Yanaklarım yanarken sessizliğe büründüm. Ardından onun sıcaklığını hissettim. Sertliğini, kadınlığımın girişine yasladı; sabırla, ama kararlı bir baskıyla. Önce yavaşça, kayarak ıslaklığıma sürtündü. Sonra bir anda hızla ve sertçe içeri girdi.
“Hoşuna gidiyor değil mi karıcığım? Sabahkinden daha güzel becereceğim...” diye fısıldadı.
İlk anda acı tatlı bir şok gibi içimden geçti; bedeni büyüktü, tam anlamıyla içime yerleşene dek içimde bir yangın vardı. Parmaklarını belime bastırdı, ritmini bulduğunda hareketleri hızlandı. Kalçalarım kasıklarına çarptıkça titreşiyordu.
“Ahhhh, Boran...” dedim, sesim nefesime karışarak kayboldu.
Kalçalarıma her çarpışında bedenim öne doğru savruluyor, göğüslerim sarsılıyordu. İçimdeki ritim, her hareketle daha da yoğunlaşıyordu. Bir anda saçlarımdan yakaladı, başımı geriye çekti.
''Sikeyim... Şu manzaranın güzelliğine bak! O kadar ateşlisin ki, amcığının dudakları kabarmış!''
Her girdiğinde içimdeki ıslaklık artıyor, dudaklarım aralanıyor, gözlerim kapanmakla savaş veriyordu. “Lütfen... Böyle konuşma...” dedim, fısıltıyla ama içten bir arzuyla.
“Neden?” dedi boğuk bir sesle. “O kadar ıslaksın ki, sikim içinde rahat rahat kayıyor!”
Sözleriyle, dokunuşlarıyla ve ritmiyle beni başka bir boyuta taşıyordu. Zevk ve teslimiyetin tam ortasındaydım.
Belimden kavrayıp beni hızla çektiğinde, bedenim onun sıcaklığına gömüldü. Tenimiz birbirine karışırken, parmakları boynumu sardı; içimde hâlâ ileri geri hareket ederken nefesimiz birbirine dolanmıştı.
Dudakları boynumda dolaşırken, ellerim boşlukta asılı kaldı. “Dokun...” diye fısıldadı. “İzin veriyorum.”
Bileklerine sarıldım; tırnaklarımı tenine geçirdiğimde başımı omzuna yasladım. “Ahhhh... Yavaş... Çok hızlısın ve bu beni…”
“Heyecanlandırıyor mu?” diye kulağımın içine doğru mırıldandı.
Birden bedenini geri çekti; içimdeki varlığını yavaşça çıkardı. İkimiz de bir anlık sessizlikte, ağır nefeslerle kaldık. “Şimdi… Ona dokun. Sonra içine al,” dedi.
Yutkundum. “Ben… Nasıl yapacağımı bilmiyorum.”
“Şşş… Bilmediğini biliyorum karıcığım. Öğreneceksin. Önce içine almayı… Sonra ağzına,” diye fısıldadığında kelimeleri içimi titretti.
Elim yavaşça kasıklarına indi; ıslak ve sıcak bedeni avuçlarımda sertleşmişti—adeta taş kesilmişti.
“Offf…” diye inledi, sesi içgüdüsel bir hırıltıya dönüştü.
“Şimdi kadınlığına yasla… Ve aletimi içine al.”
Söylediğini yaptım. Önce girişimde gezindim, sonra yavaşça içine doğru ilerlettim. Bacaklarım titredi. “Güzel…” dedi. “Gerisini bana bırak.”
Bedenimi sarmalarken yeniden hareketlenmeye başladı. İçimde her hareketi derin bir basınca dönüşüyordu. Kalçasını geriye çekti ve birden tüm gücüyle kökledi.
“Ahhh!” Sesim kesik bir iniltiyle karıştı odaya.
Bir kez daha çekildi… Ve yine hızla çarptı kadınlığıma. Her darbede vücudum yatağa bastırılıyor, tenim onun sertliğine karşı koyamıyordu. Ritmi arttıkça, duvarlarımda atış gibi hissedilen baskı yükseliyordu.
Zihnim bulanıklaştı. Parmak uçlarım kıvrıldı, gözlerim geriye kaydı, dudaklarım aralandı. “Boran… Ahhhh… Boran…” dedim, sesim kopuk nefesler arasında kayboldu.
Titreme kaçınılmazdı artık. Bedenim, içinde bir fırtına gibi savruluyordu. Son bir hamlede içime gömüldü… Ve ben, büyük bir patlamayla boşaldım. Kadınlığımda sıcak zevk dalgaları yayıldı.
“Ohhh… Sanki sabah seni hiç becermemişim gibi…” boğuk bir iniltiyle, içime akıttığı sıcaklıkla birlikte gözlerimi kapattım.
Nefes nefese yatağın üzerinde kalmıştım. Göğsüm inip kalkıyor, ciğerlerime hava dolsa bile yetmiyordu sanki. Vücuduma ağır bir halsizlik çökmüştü; kemiklerim değil de ruhum yorulmuştu.
Ondan nefret ediyordum.
Ama nefret… Dokunuşlarının bende bıraktığı etkiyi yok etmeye yetmiyordu. Bu gerçeğin kendisi midemi bulandırdı. İnsanın kendine kızdığı o ince, yakıcı utanç… dilimin ucuna kadar çıktı.
“Bundan sonra burada kalmayacaksın,” dedi.
Sesi hâlâ az önceki arzunun gölgesindeydi; kısık, ağır, kendinden emin. Sanki o söz bir emir değil de çoktan verilmiş bir kararın bildirimiydi.
Başımı kaldırdım. Yüzüne baktım. Kaşlarım çatıldı.
“Ne demek burada kalmayacağım?” Sesim sert çıkmak istedi ama boğazım kuru kaldı. “Nereye gidiyorum?”
Yatağın üzerinden kalktım. Yerdeki havlumu aldım, bedenime sardım. O an o havlu bana kıyafet değil; siper gibi geldi. Kendimi saklamak değil de toparlamak istiyordum.
“Benim odama geliyorsun.”
Kaşlarım havalandı. Cümleyi bu kadar kolay söylemesi… sanki ben bir eşya, bir bavuldum da yerim değiştiriliyordu.“Seninle aynı yatakta yatmam.”
Cümlem biter bitmez tek kaşını kaldırdı. O bakış… Tartışmayı baştan kazanmış birinin bakışıydı.
“O zaman koltukta yatarsın,” dedi, zerre tereddüt etmeden. Ardından sesini biraz daha alçalttı; daha tehlikeli, daha net. “Bundan sonra gözümün önünden ayrılmayacaksın.”
Kalbim sıkıştı.
“Ben malikanede olmadığım süreçlerde ise,” diye devam etti, sanki basit bir güvenlik prosedürü anlatıyormuş gibi, “bütün kapılar kilitlenecek. Alarm sistemlerini devreye sokacağım. Kameraları aktif hâle getireceğim.”
Dudaklarım aralandı. Boğazımdaki öfke bir anlık şaşkınlığa dönüştü. Bu… koruma değildi. Bu, bir kafesti.
“Annemle ne zaman gö—”
Sözüm yarım kaldı.“Yarın sabah annenle telefonda görüşebilirsin,” dedi. Ne sert bağırdı ne yükseldi… ama sesi keskin bir bıçak gibi araya girdi. “Sadece beş dakika. Dahası yok.”
Bir saniye… İçime minicik bir umut düştü. Annemin sesi… Onun var olduğunu bilmek… Ama daha o umut yeşermeden, tek hamlede kırdı.
“Konuşurken yanında ben olacağım,” dedi. “Hoparlörde konuşacaksın. Bu yüzden konuşmalarına dikkat edeceksin.”
Her cümlesi, bir yandan “bak, sana bir şey veriyorum” diyordu… Öte yandan verdiği şeyin üstüne zincir geçiriyordu. Özgürlük değil; tasmalı bir nefesti bu.
Sustum. Çünkü konuşursam, ya ağzımdan bir yalvarış dökülecekti ya da kendimi ele verecektim.
Sonra son darbeyi, sanki sıradan bir şey söylüyormuş gibi indirdi: “Regl günlerini takip et,” dedi. “Geciktiğinde bana haber vereceksin.”
Kanım çekildi. Midem düğümlendi. “Ve ona göre hastaneye gideceğiz.”
Bu sadece kontrol değil. Bu, beni tamamen sahiplenmekti.
Bir şey diyemedim. Şimdi ağzımı açsam, annemle görüşme hakkımı bir ceza gibi elimden alırdı; bunu yapacağını biliyordum. O yüzden sadece başımı sallamakla yetindim. İçimdeki cümleleri dişlerimin arasına sıkıştırdım.
“Yürü,” dedi. Sesi tartışmayı daha başlamadan bitiren bir hüküm gibiydi. “Bu gece burada yoksun. Eşyalar kalsın, yarın sabah hizmetkârlar odaya getirir.”
Ayağa kalktım.
Üzerimdeki havluya daha da sıkı sarıldım. Sanki o ince kumaş beni saklamaya değil de ayakta tutmaya yarıyordu. Çıplak ayaklarım zeminde yumuşak sesler çıkarıyordu; sessiz, ürkek, yabancı… Kendi gölgeme bile yabancı gibi.
O önden yürüdü. Ben de, istemeden, mecburen peşinden.
Koridorun ışıkları soğuktu. Duvarlar bile sanki onun tarafındaydı. Geçtiğimiz her adımda kalbim biraz daha hızlandı; çünkü nereye gittiğimi bilmiyordum ama neye doğru gittiğimi hissediyordum: daha büyük bir kafese.
Kapısının önünde durdu. Kilit sesi geldi, ardından kapı açıldı. İçeri adımımı attığım anda… sanki başka bir dünyaya girmiş gibi oldum.
Oda, siyah ve kırmızının hüküm sürdüğü bir yerdi. Kırmızı; sıcak bir renk değil, daha çok tehlikeyi hatırlatan bir kırmızıydı. Siyah ise sadece dekor değil… baskıydı. Odanın içine sinmişti. Havanın bile rengi koyu gibiydi.
Genişti.
Diğer odalarla kıyaslanmayacak kadar genişti; ama bu genişlik ferahlık vermiyordu. Tam tersine… insanı küçülten bir boşluk vardı burada. Sanki oda ne kadar büyükse, içindeki güç de o kadar büyüktü.
Tavan yüksek, duvarlar ağırdı. Her şey fazla düzenliydi. Fazla keskin. Fazla “onun”du. Ve ben… Bu odada bir misafir değil, bir eşyaydım sanki.
Ne yapacağımı bilmeden odanın tam ortasında öylece kalakaldım. Sanki ayaklarım yere kök salmıştı da bedenim hareket etmeyi unutmuştu.
Üzerimdeki havluya sıkı sıkı tutunuyordum; çünkü başka hiçbir şeye tutunamıyordum. Bu odada nefes almak bile onun izniyleymiş gibi geliyordu.
Bakışlarım istemsizce yatağın ilerisindeki L şeklindeki koltuğa kaydı. Koltuğun tam karşısında, duvarın neredeyse yarısını kaplayan büyük bir ekran vardı. Her şey… fazla düzenliydi. Fazla soğuk. Fazla “kontrollü.”
Yutkundum. “Duş almam lazım,” dedim. Sesim zayıf çıkmasın diye uğraştım ama boğazım kuru, dilim ağırdı.
Omzunun üzerinden bana baktı. O bakış… kısa ama yeterince keskin. Sanki bir an bile tereddüt etmeyi ayıp sayıyordu. “Geç al.”
İzin verişi bile emir gibiydi.
Banyoya girdiğim an, içime sıkışmış nefes nihayet dışarı çıktı. Kapı arkamdan kapanınca, sanki omuzlarımdan bir ağırlık kaydı. “Bir dakika…” dedim içimden, “sadece bir dakika kendime ait olayım.”
Ama burası bile ona aitti.
Banyosu fazlasıyla genişti. Bir yanında jakuzi, diğer yanında sadece duş alanı… Her şey geniş, gösterişli, pahalıydı.
Odanın siyah ve kırmızı düzeni burada da devam ediyordu; duvarlarda karanlık bir parlaklık, detaylarda kan gibi bir kırmızılık vardı. Şıklık değildi bu… Daha çok bir ruh hâliydi. Tehdit gibi.
Havluyu çıkarmak için ellerim titredi.
Tam o sırada, karşımdaki boy aynasını fark edince yutkundum. Kendimi görmek istemediğim bir yüzleşmeydi.
Vücudumun her yerinde onun bıraktığı izler vardı. Göbeğimin çevresinde kızarıklıklar, boynumda morluklar, göğüslerimde daha koyu lekeler… Sanki tenim değil de bir defter sayfasıydım ve o, üstüme kendi imzasını atmıştı.
Nefesim sıkıştı.
Hafifçe dönüp omzumun üzerinden baktım. Daha önce fark etmemiştim… ama kalçalarımda bile parmak izleri seçiliyordu. O an midem buruldu. Utanç değil sadece... Öfke de vardı. İkisinin birbirine karıştığı, insanın boğazına düğüm olan türden.
Derin bir nefes aldım. Tam suyu açacakken— kapı bir anda açıldı.
İrkilip refleksle havluyu tekrar bedenime bastırdım. Kalbim bir an durup sonra delice atmaya başladı. Aynaya baktı önce. Sonra bana.
Gözleri kısa bir an izlerimde takılı kaldı. “Beğendin mi izlerimi?” dedi.
Sesi sakindi. Ama sakinliği, bir fırtınanın içindeki durgunluk gibiydi. Bir adım attı. Sonra bir adım daha. Üzerime üzerine geliyordu. Bu kez kaçacak yer yoktu; çünkü arkamda duvar değil, aynadaki ben vardım.
“Ben ona bakmıyordum ki.” Sesim çatladı. Kendimi toparlayıp başımı kaldırdım. “Hem duş alacağım ben. Sen niye geldin?”
Dibime kadar girdi. Yakınlığı, nefesimi bile kesti. “Ben de duş alacağım, karıcığım,” dedi, kelimeleri ağır ağır seçerek. Sonra o iğneleyici, sahiplenici ton… “Hazır sen alırken ben de alayım dedim. Fena olmaz.”
Havluyu daha sıkı tuttum. “Yanlış mı düşünmüşüm?” diye ekledi. Elini uzattı.
Havluyu çektiği an, sanki üzerimden kumaşı değil de son sığınağımı almış gibi hissettim. Tenim aniden soğuk havayla buluştu, ben ise istemsizce geri çekildim.
“Boşuna saklanma benden,” dedi. Sesinde alay yoktu; daha çok kesinlik vardı. “Az önce her bir noktanı gördüm zaten.”