BORAN
Malikanenin içine çökmüş bir sessizlik vardı… Rahatsız edici, boğazına yapışan, insanın ensesini kaşıtan bir sessizlik.
Misafirler gittiğinden beri her şey fazla düzenliydi; koltukların kıvrımları bile sanki hizaya geçmiş, avizeler bile nefesini tutmuştu. Bu kadar düzen, bu kadar sakinlik… normal değildi.
Elimdeki viski bardağını masaya bıraktım. Camın kristal sesi, koca salonda yankılanıp kayboldu. Sanki ev, o küçük sesten bile irkilmişti.
Misafirlerim gittikten sonra nihayet işlerine dönebilen hizmetkârlar ortalığı topluyor, tabak çanak sesiyle sessizliği delmemeye çalışıyordu.
Hepsinin hareketleri kontrollüydü; hızlı ama temkinli. Burada herkes, benim sinirimin sınırlarını ezbere bilirdi.
Bakışlarım salonu bir bıçak gibi taradı. “İlkyaz Hanım nerede?” diye sordum. Sesim düz çıkmıştı ama içimdeki şey… Düz değildi.
İçlerinden genç olan kız, başını kaldırmadan masayı silmeye devam etti. Sanki gözlerini bana değdirirse yanacakmış gibi. “Bir bilgim yok, Boran Bey.” dedi.
O iki kelime var ya… bir bilgim yok. Sinirlerim, beynimin içini çizen ince bir tel gibi gerildi.
Bugün yaşanan rezilliğin hesabını ondan soracaktım. Soracaktım ama önce onu bulmalıydım. Bulmalıydım… Ama ondan önce… İçimde biriken öfkeyi boşaltmam gereken birileri vardı.
Yumruğumu masaya indirdim. Ahşap inledi. Viski bardağı zangırdadı. “Ne demek bilginiz yok?” dedim. Sesim yükseldikçe, kulaklarımın içi bile sızlıyordu. “Siz bu evde çalışmıyor musunuz? Görmediniz mi?!”
Kızın elindeki bez bir anda masaya düştü. Parmak uçları titriyordu. Korkusu, odanın içine yayılıp ağırlaştı.
“B-Boran Bey…” dedi, yutkundu. “Biliyorsunuz ki misafirler gittikten sonra işimizin başına geri dönebildik… En son odasında uyuyordu. Sonrasında… bir daha görmedim.”
Gözlerimi kısıp ona baktım. İçimdeki öfke bir hayvan gibi kıpırdanıyordu. “Odasında uyuduğunu ben de biliyorum.” dedim, dişlerimin arasından. “Sonrasını senin bilmen gerek, benim değil!”
Viski bardağını masaya sertçe çarptım. Camın sesi bu defa daha keskin çıktı. Ayağa kalktım. Sandalyenin ayakları zeminde acı bir tırnak sesi bıraktı.
Sert adımlarım merdivenlere yöneldi. Her basamak sanki öfkemle kırılacak gibiydi. “İlkyaz!” diye seslendim. Sesim taş duvarlara çarpıp geri döndü.
Bugün ona ortalıkta dolaşmaması gerektiğini söylemiştim. Açıkça. Net. Emir gibi. Ama o beni dinlememişti.
Dinlememişti çünkü… bazen insanlar sınırları zorlamayı severdi. Ve her zorlamanın bir bedeli olurdu.
Diğer yandan Doruk… O adamın İlkyaz’ın üzerinde gezinen bakışları…
Masada onu izlerken içimde bir şey kırılmıştı. Bu kırılan şeyin sesi dışarı çıkmıyordu ama içimde çatırdıyordu. Doruk’un o kendinden emin, sırıtan ilgisi… İlkyaz’ın varlığını “paylaşılabilir” sanması…
Kendimi zor tutmuştum. O bakışları masada deşmemek için. Silahı kafasına dayadığımda tetiği çekecektim. Bir saniyelik bir karanlık yeterdi.
Ama amcam… Amcam benim için değerliydi. Onun sözünü çiğnemek bana yakışmazdı.
Merdivenleri bitirdiğimde odasına daldım. Kapı neredeyse duvara çarpacaktı. Önce yüzüme buz gibi bir rüzgâr vurdu. İçerisi aydınlıktı, ışıklar açıktı… ama oda bomboştu.
Yatak düzeltilmişti. Fazla düzgün. Fazla temiz. Hava soğuktu, ama o soğuk… dışarıdan gelmiş gibi değil, içeriden doğmuş gibiydi.
Bir an, saçma bir düşünce geçti aklımdan: Sanki bu oda ona ait değilmiş de… biri buraya bir “boşluk” bırakmıştı.
Lavaboya yöneldim. Kapıyı açıp içeri daldım. Ama orası da boştu.
“İlkyaz!” diye kükredim. Öfkem boğazımda metal bir tat bırakıyordu.
Cevap yok.
Aşağı indim. Hızlı. Keskin. Kontrolsüz değil ama tehlikeli. Ve o an anladım. Kaçmıştı. Kaçmıştı ama bunu nasıl yapmıştı?
Bu evde… Benim evimde… Birinden yardım mı almıştı?
Öfke, kanımda bir şeytan gibi dolaşmaya başladı. Parmaklarım kendiliğinden yumruğa dönüştü. Damarlarımın içinde sıcak bir zehir akıyordu sanki.
Salonun ortasına geldim. Herkesin nefesi kesildi. Bakışlarımı tek tek üzerlerinde gezdirdim. Bir hakim gibi değil… bir cellât gibi.
“On saniye içinde…” dedim, sesim taş gibi. “evdeki hizmetkârlar dâhil herkes karşımda olsun!”
Sözüm bitmeden koşuşturmalar başladı. Ayak sesleri, telaşlı fısıltılar… Korku, evin içine yeniden kan gibi yayıldı.
Herkes aceleyle sıraya dizilmeye başladı. Çünkü bu evde kural belliydi: Ben birini arıyorsam… Saklanacak yer yoktu.
Kolumdaki saate baktım. On saniye dolmuştu. Ve gerçekten… Herkes yerini almıştı.
Bahçenin ortasında, askeri bir disiplinle dizilmişlerdi. Hizmetkârlar başları önde, adamlarım taş gibi… Ama gözleri taş değildi.
Gözleri korkuydu. Çünkü korku bu evde bir alışkanlıktı; nefes almak gibi, refleks gibi.
Başımı kaldırdım. Ellerimi belime yerleştirdim. Çenem kilitlendi, dilim sakinleşti.
“Bu evde…” dedim, sesim buz gibi çıktı, “bir kişi eksik.”
O an sessizlik bir kez daha çöktü. Ama bu, baştaki sessizlik gibi değildi. Bu… suçluluk kokan bir sessizlikti. Herkes birbirine baktı. Omuzlar gerildi. Birkaç göz, kaçamak bir panikle kapıya kaydı.
“Ve şimdi soruyorum…” diye devam ettim. Bakışlarımı üzerlerinde gezdirdim; tek tek, ağır ağır. Birini seçmiyor gibiydim ama aslında hepsini seçiyordum. “O kişi sizce kim olabilir?”
Kimse konuşmadı. Bir hizmetçi kadının dudakları titredi. Bir adamımın boğazı hareket etti, yutkundu. Hepsi aynı şeyi biliyordu, ama söylemeye cesaret edemiyordu.
“İlkyaz…” dedim. Adını ağzımda eze eze söyledim. “Nerede?”
Gözlerim her bir adamımın gözlerine tek tek kilitlendi. Kaçış yoktu. Yalan söylemek yoktu. Bu evde bir şeyi saklamak, mezar kazmak gibiydi: bir noktadan sonra illa kokardı.
İçlerinden biri konuştu. “Boran Bey… Biz buradan hiç ayrılmadık. Kimseyi görmedik.”
Dudaklarımın kenarında soğuk bir gülümseme belirdi. O gülümsemenin içinde mizah yoktu. Sadece tehdit vardı. “Kimseyi görmediniz…” dedim yavaşça. “Ne kadar garip…”
Bir adım attım. Ayakkabımın sesi bile salonun içine çivi gibi çakıldı. “Belki de yardımcı oldunuz.” Başımı hafifçe yana eğdim. “Yoksa… bu kadar adamın arasından o ufacık kız nasıl kaçmayı becersin lan?”
Hizmetçilerden biri, sesini ezerek konuştu. “Boran Bey… Bizim gerçekten hiçbir bilgimiz yok. Söylediğiniz üzere kendisiyle iletişim kurmuyoruz. Zaten biz çıktığımızda… uyuyordu.”
Sinirim bir anda yükseldi. Ama bağırmak değil… içimde büyüyen bir şeydi bu. Kendimi tutuyordum. Tutmazsam ortalığı kana çevirirdim. Ve bu evde kanın yeri vardı ama şu an değildi.
“Ulan kaç adamsınız siz?” dedim. Sesim sertleşti. “Biriniz bile görmedi mi kızı kaçarken?”
Adamlarımdan biri öne çıktı. Tereddüt etti önce. Sonra konuştu. “Boran Bey… Misafirleriniz varken… hizmetkârlarınızdan biri mutfaktan bahçe kapısına açılan kapıdan geçti.”
Gözlerim kıpırdamadı. Damarlarımın içi kaynıyordu ama yüzüm hâlâ sakindi.
“Devam et.”
Adam yutkundu. “Elinde bir kova vardı. Kovayı yere bıraktı… kapıyı açtı. Sonra kovayı almadı. Geri de dönmedi.”
Bir an… Bahçe büsbütün buz kesti. Sanki herkes aynı anda “sıçtık” diye düşündü. Ben ise sadece nefes aldım.
Yavaşça başımı salladım. “Ne güzel…” dedim fısıltı gibi. “Masal anlatır gibi anlatıyorsun.”
Bir anda sesim patladı. “Ulan kız size oyun oynamış, farkında bile değilsiniz!”
Adımlarım sertleşti. Dizilenlerin önünde dolaşmaya başladım. “Bulun lan kızı bana!” diye kükredim. “Bu gece uyku yok size!”
Parmağımı havaya kaldırdım, tek tek sayar gibi. “Kızın annesinin evine gidin.”
“Havalimanlarını kontrol edin.”
“Otogarlara bakın.”
“Taksilere bakın.”
“Kameraları didik didik edeceksiniz.”
“Telefon kayıtlarını kazıyacaksınız.”
Bir adım daha attım, sesimi iyice alçalttım. Bu defa bağırmadım. Bağırmak kolaydı. Zor olan, sakin tehditti.
“İlkyaz’ı bana getireceksiniz.” dedim. “Ve getirmeyen olursa…”
Gözlerim tek bir noktada durdu. “Kendine mezar yeri baksın.”
***
Saatler geçmişti. Ben hâlâ salondaydım.
Malikanenin büyük tekli koltuğuna gömülmüş oturuyordum; sırtım arkalığa yaslı, bacaklarım birbirinden hafif aralık. Viski bardağı parmaklarımın arasında dönüyordu. Buzlar çoktan erimiş, içki sulanmıştı… Ama içimdeki öfke zerre sulanmamıştı.
Ev, nefes almaya korkuyordu. Duvarlar bile susuyordu. Derken kapı açıldı. Hizmetkârlar aceleyle çekildi kenara. Ardından… bir çığlık koptu. “Bırakın kolumu! Bırak diyorum! Bıraksana!”
Çığlıkları, malikanenin tavanlarına çarpıp geri döndü. Yankılandıkça daha büyük, daha çaresiz, daha öfkeli hale geldi. Gözlerimi kapattım. Başımı arkaya yasladım.
Bir anlığına… içimdeki şeyin rahatladığını sandım. Çünkü o ses… “kaçmadı” demekti. “geri geldi” demekti.
Ama aynı zamanda… “hesap zamanı” demekti.
Tam o anda sert bir gürültü duydum. Biri diz çöktürülmüştü.
Gözlerimi araladım. Başımı öne eğdiğimde onu gördüm. Tam önümde… dizlerinin üzerine çökmüş haldeydi.
Adamlarım kollarını sıkıca tutuyordu. Öyle tutuyorlardı ki, kemikleri bile sızlıyordu belli. İlkyaz bana bakmıyordu.
Başını aşağı eğmişti. Dudaklarının arasından küçük hıçkırıklar kaçıyordu ama ağlamasını bile saklamaya çalışıyordu; sanki gözyaşlarını bile bana vermek istemiyordu.
İçimde buz gibi bir sessizlik yayıldı. “Hoş geldin, İlkyaz.” dedim.
Sesim soğuktu. Soğuk… Çünkü sıcak olursa yakardı.
Omuzları sarsıldı. Titredi. Ben kıpırdamadım.
“Başını kaldır.” dedim sakince.
Sakinliğin altında öyle bir öfke yatıyordu ki, bir kıvılcım yetse ortalığı yakardı. Kaçmasının bir bedeli olacaktı. Bu evde hiçbir şey bedelsiz kalmazdı.
“Başını kaldır!” diye kükredim bir kez daha.
Ama kaldırmadı. Öylece durdu. Direndi. İnat etti. Benim sözümü duymamış gibi yaptı.
Bir anda sabrım koptu. Hızla eğilip çenesine sardım parmaklarımı. Sertçe kavradım.
“Bana karşı gelmeyi kimden öğrendin?!” diye bağırdım. “Bu gece yaşananların sorumlusu sensin! Şimdi bana bir hesa—”
Başını kaldırdığım an… kelimem boğazımda kaldı. Çünkü karşılaştığım manzara bir “kaçışın” değil… bir “linçin” manzarasıydı.
Kaşından süzülen kan, dudağından akan kırmızıyla birleşmişti. Sağ gözünün kenarında morluk vardı. Sol yanağına ise koca bir el izi oturmuştu; parmakların çizgisi bile seçiliyordu.
O yüz… Sadece acıyı değil, aşağılanmayı da taşıyordu.
Çenesini tutan parmaklarım bir anda gevşedi. Sanki içimdeki öfke yön değiştirmişti. Sanki bütün hedefler yerinden oynamıştı.
Başımı kaldırıp adamlarıma baktım. “Bu ne?” dedim. Kızın yüzünü işaret ettim. “Bu ne lan?”
İçlerinden biri rahat bir sesle konuştu. “Boran Bey… yakalanırken epey zorluk çıkarmış. Bizimkiler de biraz hırpalamış.”
O “rahatlık”… Beni yerimden fırlattı.
Koltuktan bir anda kalktım. Viski bardağı elimde kaldı, buz gibi cam avucumu acıttı.
Elimdeki yüzüğe baktım. Sakin bir hareketle, yüzüğün tırtıklı kısmını avucumun içine doğru çevirdim. Bu, benim sinirim yükselirken yaptığım şeydi. Kendimi tutmak için… ya da tutuyormuş gibi görünmek için.
“Hırpalamış mı?” dedim.
Adam hiç çekinmeden başını salladı. “Evet Boran Bey. Ufak bir hırpalama.”
Burnumun kemerini sıktım. Derin bir nefes aldım. Bir an gözlerimi kapattım. Sonra açtım.“İyi…” dedim. “Ne güzel.”
Kafamı kaldırdım, adamın gözlerinin içine baktım. “E hırpalamışken…” dedim, sesim sanki bıçakla kesilmiş gibi inceydi, “sıksaydınız bir tane daha kafasına. Ölüsünü getirseydiniz bana.”
Adamın yüzü dondu. Şaşkınlıkla bakakaldı. O saniye elim kalktı. Tokat suratında patladı.
Adam geriye doğru sendelerken içimdeki canavar kükredi. “Ne demek hırpalamış lan?!” diye bağırdım. “Bu kızı getirin dediysem döverek getirin mi dedim?!”
Sesim salonu titretti. Hizmetkârlar irkildi. Adamlarım omuzlarını gerdi.
“Ulan siz kimsiniz…” diye devam ettim, gözlerim karardı, “benim karım olacak kadını öldüresiye dövüyorsunuz?!”
Adam ağzını açtı. “Boran Bey—”
“Kes sesini!” diye kükredim.
Sonra… Bakışlarım yere çökmüş İlkyaz’a döndü. Kolundan kavradım ayağa kaldırmak için.
Ama kız, sadece bir inilti bıraktı. Yutkunamadı. Nefes alamadı. Dizleri titredi.
Kaşlarım çatıldı. Yaklaştım. Uzun kollusunu sıyırdım.
Kollarında tırnak izleri… Kızarıklıklar… Morluklar vardı. Birinin parmakları oraya hırsla gömülmüş, bırakmaya kıyamamış gibi.
Benim karıma benden başkası dokunamaz.
Bu cümle bile başlı başına hastalıklıydı belki. Ama ben o an hastalığın ta kendisiydim.
“Kalk.” dedim bu defa daha sakince.
“Bacaklarım…” diye sızlandı. Ağlaması yükseldi. “Bacaklarım acıyor…”
Dişlerimi birbirine bastırdım. Öfkem artık beynime sıçramıştı.
Hızla belinden kavradım, ayağa kaldırdım. “Ah…” diye inledi. Baldırlarını tuttu önce, sonra eli kasıklarına kaydı. O hareket… içimde bir alarmı patlattı.
Gözlerim karardı. “Söyle.” dedim sertçe. “Kim ne yaptı?”
İlkyaz gözlerimin içine baktı. O bakışta korku yoktu artık… Öfke vardı. İsyan vardı. Beni suçlayan, beni yakalayan bir öfke.
“Kim mi yaptı?” dedi. “Sen yaptın!”
Sesini yükseltti. Dizleri titriyordu ama dili titremiyordu.“Senin yüzünden oldu her şey!” diye bağırdı. “Sen adamlarına böyle emir vermediysen niye beni yerde tekmelesinler ha?!”
Bir an sustum. Sustum çünkü… Bu söz, tokat gibi geldi. Ama o tokadı ona vuramazdım. Çünkü o tokat bana aitti.
Yüzüne yaklaştım. Sesimi kısarak tısladım. “Kıs o sesini.”
Belini sıkıca tutmaya devam ederek onu dışarı çıkardım. Sanki onu değil de… öfkeyi taşıyordum.
Bahçenin önünde duran sandalyelerden birine oturmasını sağladım. Gece, soğuk ve keskin nefesini üzerimize üflüyordu. Ay ışığı, İlkyaz’ın yüzündeki kanı daha da belirginleştiriyordu.
Sonra başımı kaldırdım. Sesimi bahçeye yaydım. “Onu bu hale kim getirdiyse…” dedim, gözlerim adamlarıma saplandı, “çıksın bir adım öne!”
Kimseden çıt çıkmadı.
Bahçenin gecesi bile susmuştu sanki. Rüzgâr yapraklara dokunuyor ama sesini çıkarmıyordu. Adamlarımın nefesleri birbirine karışmış, hepsi gözlerini kaçıracak yer arıyordu.
İlkyaz’ın oturduğu sandalyenin çevresinde kan kokusu, toz ve ağır bir korku asılıydı.
Belimdeki silahı yavaşça çıkardım.
Namlu, tek tek yüzlere döndü. Birinden diğerine bir celladın karar verirken yaptığı o sakin gezinti gibi.
“Hepinizin kafasına tek tek sıkarım lan!” dedim.
Sesim kükremedi bu sefer; daha beterdi. Soğuktu. Netti. Tartışmasızdı.
“Yemin ederim sıkarım… Sonra da şu leşlerinizi bahçeye gömerim!”
Bir anda herkes birbirine baktı. Korku yüzlerinden taşıyordu. İçlerinden bazıları yutkundu, bazıları dondu kaldı. Çünkü burada herkes bilir: Ben bir şey söylediysem, şaka değildir. Sonunda biri çıktı.
Bir adım attı öne. Hızlı hızlı nefes alıyordu, sanki kendi boğazını sıkıyordu da kurtulamıyordu.
Silahı indirdim. Belime geri koydum.
“Ben yaptım, Boran Bey.” dedi.
O cümle, havada bir taş gibi asılı kaldı.
Adım adım yaklaştım. Sinsice değil… daha kötüsü: emin.
“Sen mi yaptın?” diye fısıldadım.
Adam başını usulca salladı. “Bana küfür etti… Anama bacıma sövdü. Ben de bir anda dellendim, Boran Bey.”
Arkalardan başka bir ses geldi. “Yalan söylüyor, Boran Bey.”
Bir an herkesin omzu gerildi. Çünkü doğruyu söylemek de cesaret isterdi burada. “Ben olaylara şahidim.” dedi adam. “İzniniz varsa anlatmak isterim.”
Başımı usulca salladım. İşaret parmağımla ‘gel’ dedim.
Adam bir adım öne çıktı. Sesi titriyordu ama konuşması netti. “İlkyaz Hanım hiçbir şekilde ona küfür etmedi. Direndi evet… Ama bir süre sonra direnmeyi bıraktı.”
Yutkundu. “Sonra bu adam İlkyaz Hanım’a sataşmaya başladı… Affedersiniz, ağıza alınmayacak şeyler söyledi. İlkyaz Hanım sadece o an kendini savunur gibi bir şey söyledi. Sonrasında da bu hale getirdi. Biz son anda kurtarabildik.”
Sözleri biter bitmez… Beynimin içinde şimşekler çaktı.
Bir uğultu çöktü kulaklarıma. Kalbim göğsüme bir tokmak gibi vuruyordu. Ellerim kendiliğinden yumruk oldu; avuç içlerim, tırnaklarımın izini hissetti.
Karşımda duran adamın yüzü kıpkırmızı kesildi. Ter, alnından aşağı akıyordu. “Öyle mi?” dedim.
Sesim yumuşaktı. Ama o yumuşaklık… Mezar toprağı gibiydi.
“Boran Bey affedin…” diye ağzı dolandı. “Yemin ederim bir anda oldu… Bazı ilaçlar kullanıyorum… Beni hiç tanımadığım birine çeviriyorlar… Affedin Boran Bey, yalvarırım…”
Bir an sustum. Sonra, başımı hafifçe eğdim. “Affettim.”
Adam bir anda dondu. Gözleri parladı. Rahat bir nefes aldı. “Elinizi öpeyim Boran Bey… büyüksünüz…” diyerek elime uzandı.
Tam elimi tuttuğu anda… Kolunu bir hareketle çevirdim. Kemiğin eklemle kavga eden sesi gecenin içine karıştı.
“Affettim ama…” dedim dişlerimin arasından, “ben de bazı ilaçlar kullanıyorum.”
Biraz daha çevirdim.“Şu an mesela…” diye kükredim, “hiç tanımadığım bir insana dönüştüm!”
“Aaah! Boran Bey— yalvarırım!”
“Yatırın şunu!”
Adamlar tereddüt etmedi. Yere yatırdılar. “Tutun kolunu… sırtına yapıştırın.”
İki kişi kolunu arkasına kıvırdı. Adamın çığlığı bahçeye yayıldı. Ayağımı koluna yasladım. Tüm gücümle bastırdım. Çıkan çıtırtı sesi… içimde bir şeyi rahatlattı.
Bir adım eğildim. Parmaklarını tuttum. Bir bir… bükmeye başladım. Adam ağlıyordu artık. Ağlamaktan çok hayvan gibi inliyordu.
“Boran Bey kim?” dedim alayla. “Ben Boran mıyım şu an? Bilemedim.”
Başımı yana eğdim.“İlaçlarım çok etkiliyor… kusura bakma.”
Yakadan tuttum, ayağa kaldırdım. Sonra yüzüğümü eski haline çevirdim. Ve yumruklarım konuşmaya başladı. Bir… iki… üç…
Her darbe adamı biraz daha eritti. Nefesi kesildi, dizleri çözüldü. Yüzü şişti, dudakları patladı. Ben durmadım.
Kendinden geçene kadar. Sonra nefes nefese geri çekildim. Gözlerimi adamların üzerinde gezdirdim. Hepsi bembeyazdı. Taş kesilmişlerdi.
“Bir daha benim karıma el uzatan olursa…” dedim, sesim buz gibi indi, “yemin ederim bu sefer acımam. Sıkarım kafasına.”
Bir an bile kıpırdayamadılar. “Anlaşıldı mı lan?!”
“A-Anlaşıldı efendim.” dediler.
Başımı salladım. Elimdeki kanı silkeledim. “Atın şunu hastanenin önüne.” dedim. “İt gibi alsınlar yol kenarından. Belki aklı başına gelir.”
Adamlar onu sürükleyerek götürürken arkamı döndüm.
İlkyaz… Bembeyaz kesilmişti. Gözleri büyümüştü. Sanki olanların hepsi bir rüya gibi geçiyor ama uyanamıyordu. Ona doğru yürüdüm.
“Kalk.” dedim. Başını sağa sola salladı.
“Bacaklarım acıyor…” dedi yüzünü buruşturarak.
Gözlerimi kapattım. Sabır diler gibi nefes aldım. Sonra yanına çöktüm. Dizlerinin altından kolumu geçirdim. Sırtını sıkıca tutup kaldırdım. Kucağıma aldığım anda boğuk bir inilti bıraktı.
İçimden küfür ede ede merdivenleri çıktım. Basamaklar bile ağır geliyordu artık.
“Tam bir dik kafasın.” dedim öfkeyle. “Sana kaçmak yasak demiştim değil mi? Seni geri getirirler demiştim!”
“Getirmezler sandım…” diye fısıldadı. Sesindeki kırıklık… İnsanın içine işleyen cinsten.
“Bir daha kaçmayacaksın, İlkyaz.” dedim. “Bir daha bunu aklından bile geçirmeyeceksin. Duydun mu?”
“Senden nefret ediyorum.” dedi. Ağlamaklı… ama net.
Dudaklarım kıpırdadı. “Tesadüfe bak.” dedim. “Ben de senden nefret ediyorum.”
Odasının kapısını bir hizmetkâr açtı. Hızla geri çekildi. Kapıyı kapatıp çıktı.
İlkyaz’ı yatağa usulca bıraktım. Sonra yüzüne yaklaştım.“Şimdi seni affediyorum.” dedim sakinlikle. “Ama bir daha kaçmayı denersen…” Gözlerimi gözlerine çaktım. “O zaman annen için bir mezar açtırırım sana.”
İlkyaz hıçkırdı. Korku gözbebeklerine dolmuştu.
Üstüne başına baktım. Toz çamur içindeydi. Kan kuruyordu.“Bu halde yatamazsın.” diye homurdandım. “Şu haline bak…”
Kapıya yöneldim. Kapının önünde hazır bekleyen hizmetkâra baktım. Sonra İlkyaz’a.
“Bedenin ne?” diye sordum.
“Küçük…” dedi yutkunarak. “Ayakkabı… Otuz sekiz.”
Başımı salladım, hizmetkâra döndüm.“S beden kadın kıyafeti. Otuz sekiz numara ayakkabı. Hemen getirt.”
“Peki efendim.” deyip çıktı.
Kapıyı kapattım. Tekrar İlkyaz’a yürüdüm. Gömleğimin kollarını sıyırdım.
Onu kaldırıp banyoya doğru götürdüm. Kapıyı ayağımla açtım. Dikkatle yere oturttum.
“Duş alacaksın.” dedim. “Üzerindeki çamurla, kanla yatamazsın. Altıma almam seni böyle.”
İlkyaz başını kaldırmadan konuştu. “Çok meraklıyım ya…” dedi, sesi kısık ama iğneli. “Senin dediğini yapmaya.”
Dudaklarım bir an kıvrıldı. Çok kısa bir an.
Suyu ayarladım. Sonra ona döndüm. “Burada kalacağım.” dedim net bir şekilde. “Yine kaçarsın belki.''
İlkyaz’ın bakışı yüzümde gezindi. Öfke ve nefret… korkuyla karışmıştı. “Ben kendi işimi hallederim.” dedi. “Rahat bırak.”
“Yok öyle.” dedim. Sesim yine o soğuk tona döndü. “Bundan sonra kaçış yok. Her saniye kontrol var.” Bir adım yaklaştım. Sesimi düşürdüm. “Bu evde özgürlük falan yok, İlkyaz.”