MÜSTAKBEL KARIM 🔥🔥

2947 Kelimeler
İLKYAZ Gözlerimi usulca araladığımda odanın içine karanlık çökmüştü. Kaç saattir uyuduğumu bilmiyordum; bugün saatlerin benimle bir derdi yoktu zaten. Yatağın üzerinde hafifçe kıvrıldım, gözlerimi yeniden kapatmayı denedim ama olmadı. Uyku kaçmıştı… hatta sanki uyku beni bile terk etmişti. İç çekerek doğruldum. Parmak uçlarımla gözlerimi ovuşturdum, kirpiklerimin arasına dolanmış ağırlığı silmeye çalıştım. Ayaklarım sıcak zemine değdiğinde istemsizce yutkundum. Bu sıcaklık bile huzur vermiyordu. Daha çok, evin kontrolünün her yerde olduğunu hatırlatıyordu. Önce ışığı açtım. Sarı ışık odayı doldururken her şey netleşti; düzenli, kusursuz, fazla sessiz… Sanki bu oda insan yaşasın diye değil, insanı sustursun diye yapılmıştı. Pencereye doğru yürüdüm. Perdeyi usulca araladım, camı açtığım an yüzüme çarpan soğuk rüzgâr nefesimi kesti. Dağınık saçlarım bir anda havalanıp yüzüme dolandı. Rüzgâr tenimi ürpertti ama asıl ürperti içimdeydi. Dışarıdaki hava özgür gibiydi… ben değil. Gözlerimi kısıp bahçeye baktım. Bahçe genişti. Fazla geniş. Ama o genişlik ferahlık değil, bir kafes hissi veriyordu. Çünkü her köşede bir adam vardı. Siyah giyinmiş, dimdik duran, dikkat kesilmiş… Birinin eli belinde, diğerinin bakışları duvarlarda. Sanki bahçeyi değil, kaçma ihtimalini koruyorlardı. “Bu kadar kişi niye?” diye mırıldandım istemsizce. Boran kimdi? Neden bu ev, bir malikâneden çok bir karargâha benziyordu? Başımı biraz daha uzattım. Aşağıya bakmak hafif bir baş dönmesi verdi, irkildim ama geri çekilmedim. Bahçenin taşları, yürüyüş yolu, çimenlerin bile ölçülü duruşu… her şey soğuk bir disiplin taşıyordu. Tam o sırada midemden arka arkaya sesler gelmeye başladı. Ses o kadar netti ki utandım. Sanki biri duyacakmış gibi. Elimi midemin üzerine koyup geri çekildim. Camı kapattım, perdeyi kapatırken parmaklarımın titrediğini fark ettim. Açlık şimdiye kadar kendini hissettirmemişti ama artık vücudum bana açık açık “yeter” diyordu. Omzumun üzerinden yatağın kenarındaki telefona baktım. İhtiyaçlarım için o telefonu kullanabileceğimi söylemişti. Bunu bir iyilik gibi sunmuştu. Halbuki iyilik değil… kontrolün daha süslü haliydi. Koşar adımlarla yatağa gidip oturdum. Telefonu elime aldım, kulağıma yasladım. Sessizlik. Ne bir çevir sesi, ne bir cızırtı. Tekrar denedim. Yerine koyup aldım. Bir daha… bir daha… Yok. Çalışmıyordu. Telefonu yatağın kenarına bıraktım. İçimden taş gibi bir sinir yükseldi. Boran ortalıkta dolaşmamam gerektiğini söylemişti ama biraz daha aç kalırsam bayılacaktım. Açlığa hiç gelemiyordum. Zaten şu an dayanacak gücüm de kalmamıştı. Ayağa kalktım. Kapıyı usulca araladım. Koridor loş ışıklarla aydınlatılmıştı. Duvarlarda yumuşak sarı lambalar yanıyor, gölgeler uzun uzun uzanıyordu. Sessizce dışarı çıktım. Ayak seslerim bile fazla geliyordu kulağıma. Sanki evin kendisi beni dinliyordu. Merdivenlere yöneldim ve yavaşça inmeye başladım. Basamaklar bitmiyordu. Teker teker indim. Dizlerim sızladı. Asansör vardı ama kullanamazdım… izin yoktu. Bu evde nefes almak bile izne bağlıydı sanki. Aşağıya yaklaştıkça sesler gelmeye başladı. Önce boğuk, anlaşılmayan konuşmalar… sonra kelimeler netleşti. Erkek sesleri. Kahkahaya benzeyen kısa bir gülüş. Bardak şıngırtısı gibi bir ses. Birisi “Boran…” dedi içeriden. Tonu rahat, sanki burası onların eviymiş gibi. Bir başka ses daha geldi: “Bu kadar aceleye gerek var mıydı?” Cümle yarım kaldı, ardından alçak bir kahkaha duyuldu. Kalbim hızlandı. Demek yalnız değildi. Misafirleri vardı. Birinin sesini daha seçtim, sanki masaya eğilip konuşmuş gibiydi: “İşler kontrol altında mı?” Ve sonra… Boran’ın sesi. O sesi duyduğum an kanım soğudu. Odayı görmesem bile sesini tanıyordum. Sakin, net, keskin… tek kelimeyle bile insanın nefesini daraltan bir ses. “Kontrol bende.” dedi. Bu iki kelime, boğazıma düğüm attı. Merdivenin sonuna geldim. Son basamağa adımımı attığımda salondaki sesler iyice belirginleşti. İçeridekiler sanki yerin altından konuşuyordu; ben üst kattaki sessizlikten çıkıp aşağıdaki gerçekliğe düşmüştüm. Nefesimi tuttum. Çünkü bir adım daha atarsam… Ya beni fark edeceklerdi ya da ben, onların konuştuğu şeyleri tamamen duyacaktım. Ve ikisi de beni ürkütüyordu. Midemdeki gurultular artık susmamı değil, yememi emrediyordu. Beni fark etmeleri bile umurumda değildi. Açlık, korkuyu bile bastırabiliyormuş… Bunu ilk kez anlıyordum. Usulca, ağır adımlarla salonun önünden geçip mutfağa ulaşmaya çalışırken içerden gelen bir sesle olduğum yere çakıldım. “Bir misafirin olduğunu bilmiyordum.” Kanım buz kesti. Kalbim bir anda göğsüme çarpıp boğazıma yükseldi. Midem bulandı, sanki az önceki açlık şimdi yerini kusacakmışım gibi bir mide spazmına bırakmıştı. “Ne misafiri?” diye sordu Boran. Kaçacaktım. Refleksle bir adım attım mutfağa doğru. Tam o anda, gözlerin üzerimde olduğunu hissettim. Sanki salonun içindeki bütün bakışlar, aynı anda bana çevrilmişti. “Bu güzel hanımefendi kim kuzen?” diye sordu bir başkası. Başımı istemsizce hafifçe çevirdim. Geniş salonun içine baktım. Dudaklarım aralanmıştı ama tek kelime çıkmıyordu. İçerisi görkemliydi; büyük koltuklar, ağır perdeler, loş bir aydınlatma… Ama en çok, içerideki insanların havası boğuyordu insanı. Boran omzunun üzerinden bana doğru öldürücü bir bakış attı. O bakışla dilimi yutmuş gibi oldum. Donup kaldım. Ne bir adım atabiliyordum, ne de kıpırdayabiliyordum. İçerisi sadece erkeklerden oluşan bir topluluk değildi. Kadınlar da vardı. Hepsi siyahlara bürünmüştü. Sanki bir cenaze varmış gibi… Sanki evin içinde yas dolaşıyormuş gibi. Üstelik o yasın kime ait olduğu da belliydi. İçlerinden bir kadın konuştu. Sesinde merakla karışık bir hak iddia ediş vardı. “Tanıştırmayacak mısın bizi, Boran?” diye sordu. Kalbim resmen boğazımda atıyordu. Nefesim kısa kısa, parçalanmış şekilde çıkıyordu. Boran’ın gerildiğini üzerindeki gömlekten bile anlamıştım. Sırtındaki kaslar sertleşti, nefesi öfkeyle genişledi. Oturduğu sandalyeden yavaşça kalktığında, sandalyenin bacakları ahşap zeminde cızırtıyla sürtündü. O ses bile tehdit gibi geldi. Ağır ağır yanıma yürüdü. Yaklaştıkça o tanıdık parfüm kokusu burnuma doldu. Midemi daha da bulandırdı. Bileğime sıkıca yapıştığında nefesimi tuttum. Parmaklarının gücü canımı yakıyordu ama canımdan çok gururum sızlıyordu. Beni adeta sürüklercesine içeri soktu. Gözler üstümdeydi. Her bakış, tenime iğne gibi batıyordu. Dudaklarım titriyordu. “Müstakbel karım.” dedi Boran, sesi soğuk ve keskin. Salon bir anda sessizleşti. O iki kelime, odanın içine bir bomba gibi düştü. “Kendisi uyuyordu,” diye devam etti, sanki sıradan bir şeyi anlatır gibi. “Uyandırmak istemedim… Değil mi karıcığım?” Yüzüme döndü. O bakış… gülümsemeye benziyordu ama gülümseme değildi. Tehdidin kibar haliydi. Titredim. Başımı panikle salladım. Onlar siyahların içinde kaybolmuşken… ben ayıcıklı kapüşonum ve gri, bol eşofmanımla orada fazlasıyla tuhaf duruyordum. Sanki yanlışlıkla başka bir dünyaya düşmüş bir çocuk gibi. Pofuduk bir ayı gibi… Ama üstüme dikilen onlarca sert bakışın ortasında. Sessizliği bir ses deldi. “Karını yeni kaybetmişken…” dedi biri, kelimeleri ağır ağır seçerek. “Bu ne kadar doğru?” Bakışlarımı sesin geldiği yöne çevirdim. Tamamen sarışın bir adamdı. Keskin ela gözleri önce Boran’ın yüzünde gezindi, ardından yavaşça bana döndü. Bakışı… sadece merak değildi. İçinde sorgulayan, ölçen, hatta yargılayan bir şey vardı. Ve ben… O bakışların arasında bir anlığına nefes almayı unuttum. Boran’ın parmakları parmaklarımın içinde sızlarken, delici bakışları o adamın üzerinde dolaşmaya başladı. İçimdeki her şey gerilmişti. Avuçlarım terliyor, nefesim boğazımda sıkışıyordu. Salonun havası zaten ağırdı ama Boran’ın sesiyle birlikte iyice buz kesti. “Sen bana hesap soracak seviyede misin?” dedi. Sesi öyle sakindi ki, asıl korkunç olan buydu. “Kararlarım seni ilgilendirir mi?” O cümle çıktığı anda salondaki herkes sustu. Kimsenin nefes aldığını bile duyamıyordum. Az önce kahkaha atan, konuşan insanlar bir anda gölge gibi sessizleşmişti. Kadınlardan birinin dudakları kıvrıldı. O gülümseme sıcak değildi; daha çok ince ince kesen bir bıçak gibiydi. “Karın pek uyumlu bizimle,” dedi. Küçümseyici bakışları kıyafetimde dolanıyordu. “Tıpkı bizim dünyamızdan fırlamış gibi!” Sözleri içimde bir şeyleri ateşledi. Utanç mıydı, öfke mi… Bilmiyorum. Ama yanağımın yandığını hissettim. Üzerimdeki kapüşon bir anda ağırlaştı. Sanki herkesin gözleri beni soyuyor, beni küçültüyordu. O an Boran’ın gözleri de kıyafetime kaydı. Geriye bir adım atmak istedim ama parmaklarımı öyle sert sıktı ki kıpırdayamadım. Sanki “yerinde dur” demiyordu sadece… “kaçmayı aklından bile geçirme” diyordu. “Hm…” dedi Boran sakince. Sonra başını çevirip kadına döndü. Yüzünde tek bir duygu yoktu ama sesindeki keskinlik, herkesi yerinden çivileyecek cinstendi. “Ne zamandır beni ve karımı kendinizle eş değer tutmaya başlar oldunuz?” dedi. “Siz kimsiniz de o küçük beyninizle karımla alay etmeye cüret edersiniz?” Kadının yüzündeki o gülüş, yavaş yavaş silindi. Dudakları gerildi. Gözleri bir an titredi ama yine de kendini toparlamaya çalıştı. “Boran,” dedi kısık bir sesle, “söylediklerin ayıp oluyor ama…” Boran’ın bakışları buz gibi üzerine çöktü. Sesi daha da sertleşti. “Kendinize ayıp ettiren sizsiniz.” dedi. “Benimle ve yanımdaki kadınla ilgili bir şey söyleyecekseniz bin defa düşüneceksiniz.” Kısa bir duraksama verdi. Sonra cümlesini zehir gibi tamamladı: “Tabii… Düşünmeye yetecek kadar beyniniz varsa.” Herkesin suratı asılmıştı ama kimse dudaklarını açıp tek kelime etmeye cesaret edememişti. Sanki Boran konuştuğunda evin içindeki hava bile susuyordu. Bu insanlar kimdi… Ve neden ondan bu kadar çekiniyorlardı? Anlam veremiyordum. Ama hissettiğim şey netti: Boran’dan korkuyorlardı. Hem de öyle böyle değil… gerçek bir korku. İçimde pişmanlık kabarmaya başlamıştı. Açlık bile geri planda kalmıştı artık. Korku, boğazımı sıkan görünmez bir el gibiydi. Keşke en başında odada beklemeye devam etseydim… Keşke kapıyı aralayıp aşağı inmeye kalkmasaydım. Çünkü bu insanların gittikten sonra Boran’ın neye dönüşeceğini görmek istemiyordum. Gözler üzerimdeydi… ama bir süre sonra yavaş yavaş çekildiler. Birisi hariç. O sarışın adam. Ela gözleri hâlâ üzerimdeydi. Beni izlerken şarabından sakin bir yudum aldı. Sanki burada gerilen tek bir sinir yokmuş gibi rahattı. Sanki herkesin dilini yutan korku, ona uğramamıştı. “Ben görmesem…” dedi. Sesi yumuşaktı ama bakışları sertti; gözlerimin içine ok gibi saplanıyordu. “Tanıştırmayacak mıydın bizi?” Boran’ın eli parmaklarımı bir an daha sıkı kavradı. Sanki tepki vermemi engelliyordu. Sanki ben konuşursam, bu evde bir şeyleri yıkabilirmişim gibi. “Senin tanımana gerek mi var karımı?!” Boran’ın sesi ortamın içine hırıltı gibi düştü. “Sen kimsin de seninle tanıştıracağım? Kendini özel biri mi sanıyorsun, Doruk?!” Doruk… İsmi bile o soğuk salona yakışıyordu. Keskin, net, sert. Ortam gittikçe kızışıyordu. Göğsüm daraldı, nefes almakta zorlanmaya başladım. Birazdan kalp krizi geçirecekmişim gibi hissediyordum. Gözlerim istemsizce büyüdü, bileğimde Boran’ın baskısını daha fazla hissettim. Ama Doruk… Doruk sadece gülümsedi. Sakin, rahat, hatta alay eder gibi. “Sakin ol kuzen…” dedi umursamaz bir tavırla. “Sadece espri.” Kısa bir duraksama verdi. Ela gözlerinin içinde sanki şimşek çakıyordu. Bakışları yine bana döndü, bu kez daha da ağırlaştı. “İkinci karın…” dedi yavaşça, kelimeleri özellikle seçer gibi. “Ne kadar da çok benziyor ilk karına.” O cümle içimde buz gibi yayıldı. Doruk bakışlarını üzerimden çekti ama bıraktığı ağırlık hâlâ omuzlarımdaydı. Sonra son darbeyi vurur gibi ekledi: “Dikkat et… kaderleri benzemesin.” Doruk’un o cümlesi havada asılı kalmadı… doğrudan yere çakıldı. Sanki salonun içindeki bütün ışıklar bir anda soldu. Nefesler kesildi. İçimdeki kan bile soğudu. Boran bir an kıpırdamadı. Ama ben… Onun parmaklarının bileğimdeki baskısının değiştiğini hissettim. Az önce sıkıyordu, evet. Şimdi ise… kemiklerime kadar geçiyordu. Sanki bileğim değil, iradem kırılıyordu. Boran başını yavaşça Doruk’a çevirdi. O kadar yavaştı ki… Bu yavaşlık, yaklaşan felaketi daha korkunç yapıyordu. Gözleri… O masmavi gözleri, bir anda gökyüzü olmaktan çıktı. Denizin dibindeki karanlık gibi oldu. Soğuk, dibi görünmeyen, insanı içine çeken bir karanlık. “Ne dedin?” diye sordu. Sesini yükseltmedi. Bağırmadı. Ama o iki kelime, salondaki herkesin omzuna ağır bir taş gibi çöktü. Doruk’un gülümsemesi yerinde duruyordu. Hatta bir an sanki daha da keyif aldı. Şarabını masaya bıraktı, rahatça arkasına yaslandı. “Yanlış anlama kuzen,” dedi. “Ben—” Boran sözünü kesti. “Konuşma.” dedi. Tek kelimeydi. Ama o kelimeyle salonun içindeki bütün sesler öldü. Boran elimi bıraktı. O an içimde bir şey rahatladı sandım… Ama bu rahatlama bir saniye bile sürmedi. Çünkü Bora bir adım attı. Sonra bir adım daha. Doruk’a doğru. Her adımı, ahşap zeminde tok tok yankılandı. Ayakkabısının sesi bile tehdit gibiydi. Adamlarının hepsi gerildi. Kadınların bazıları nefesini tuttu, bazıları gözlerini kaçırdı. Kimse araya girmedi. Giremezdi. Boran Doruk’un önünde durdu. “İlk karımı…” dedi. Sesi alçaldı, kelimeleri çiğner gibi konuşuyordu. “Ağzına alma.” Doruk’un kaşları hafifçe kalktı. “Bu kadar mı dokundu?” diye sordu, hâlâ sakin olmaya çalışarak. “Demek hâlâ—” Boran’ın eli bir anda Doruk’un yakasına yapıştı. Öyle hızlı oldu ki gözlerim bile takip edemedi. Doruk’un rahat oturuşu bozuldu. Sandalye geriye kaydı. Bir bardak devrildi, camın sesi ince ince kırıldı. Boran onu kendine doğru çekti. “Benim içimde hâlâ ne var, ne yok…” dedi, dişlerinin arasından. “Senin diline düşecek bir konu değil.” Doruk ilk kez gerçekten gerildi. O ela gözlerdeki şimşek… Bir an titredi. Ama Boran bırakmadı. Tam tersine yaklaştı. Nefesi Doruk’un yüzüne vurdu. “Sen benim karımı kaybettiğim günü…” dedi, sesi daha da karardı. “Keyifle hatırlayanlardan mısın?” Doruk bir şey söylemeye çalıştı. “Boran, abartıyorsun—” Boran’ın parmakları Doruk’un yakasını daha da sıktı. “Ben abartmam,” dedi. “Ben bitiririm.” O cümleyle birlikte Doruk’un yüzü bir an soldu. Salonun içi buz kesmişti. Kimse kıpırdamıyordu. Ben ise olduğum yerde taş kesilmiştim. Gözlerim büyümüş, nefesim kilitlenmişti. Çünkü Boran’ın öfkesi… Sıradan bir öfke değildi. Bu… Öldürmeye yakın bir şeydi. Boran Doruk’u bıraktı. Bir an herkes rahatlayacak sandı. Ama Bora sadece geri çekildi… Ve beline uzandı. O an kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Adamları bile hareketlenmişti. Boranın parmakları belinden ağır ağır çıktı… Ve avucunda karanlık bir metal parladı. Silah. Salonun içindeki hava bir anda yok oldu sanki. Boran silahı Doruk’a doğrultmadı bile önce. Sadece elinde tuttu. Göstermek için. Hatırlatmak için. Burada kimin yaşayıp kimin susacağına kimin karar verdiğini hatırlatmak için. Doruk’un gülümsemesi artık yoktu. “Boran…” dedi bu kez daha ciddi bir sesle. “Şaka yaptım.” Boran başını hafifçe yana eğdi. “Şaka…” dedi. Sonra dudaklarının kenarı küçücük bir kıpırtıyla yukarı kalktı. Ama bu gülümseme… Gülümseme değildi. “Şakayı ben yaparım, Doruk.” dedi. “Sen sadece… Sonuçlarına katlanırsın.” Silahı yavaşça Doruk’un alnına doğru kaldırdı. Benim boğazımdan ince bir ses çıktı. Nefes gibi. Çığlık gibi değil… bir yalvarış gibi. Ama kimse bana bakmadı. Çünkü o an… Herkesin gözleri Boran’ın tetiğindeydi. Ve ben… O tetiğin çekilip çekilmeyeceğini bilmiyordum. Daha fazla durmak istemedim. Bacaklarım titriyordu ama yine de ağır ağır geri çekildim. Salondan çıktım, koridorun loşluğuna sığınıp mutfağa girdim ve kapıyı arkamdan sertçe kapattım. Ses, o an içimde kopan şeyin yankısı gibiydi. Nefesim kesilmişti. Sırtımı kapıya yasladım. Korkuyla olduğum yerde kaldım. Göğsüm hızla inip kalkıyor, titrek nefeslerim boğazımda düğümleniyordu. Kalbim, göğsümün içinde bir kuş gibi çırpınıyordu; kaçmak istiyor ama kaçacak yer bulamıyordu. Sonra içeriden bir kadın sesi yükseldi. “Yeter, Boran! İndir silahını, kuzeninin kanına girmeyeceksin!” Sözler bana kadar ulaştığında bile içim ürperdi. Demek bu evde bir cümle yüzünden bile ölüm ihtimali vardı. Ardından Boran’ın sesi duyuldu. Daha sert… Daha karanlık… Daha öldürücü. “Kuzen…” dedi, kelimeyi sanki tükürür gibi. “Karımın ölümünü alayla ağzına alabilen kuzen, değil mi Doruk?!” İçerideki sesler gittikçe yükseliyordu. Ben ise dudaklarımı ısırıp duruyordum. Az önce midemi delen açlık yok olmuştu. Silahı düşündüğüm anda mideme yumruk yemiş gibi oldum. Yemek, su, nefes… Hepsi önemini kaybetmişti. Sadece korku kalmıştı. Bir süre daha bağrışmalar duydum. Ardından bir anda sesler kesildi. Kesilmekle kalmadı… sanki evin içine ağır bir sessizlik çöktü. Öyle bir sessizlikti ki, kulaklarım uğuldadı. Bir şey duyayım diye nefesimi bile tuttum ama yok… Hiçbir şey yoktu. Bu daha kötüydü. Tam o anda kapı sertçe açıldı. Öne doğru savruldum. Düşmemek için refleksle sandalyeye tutundum. Parmaklarım sandalyenin kenarına kenetlendi, sanki tutunmazsam yere değil… uçuruma düşecektim. Başımı kaldırdığımda Boran’ı gördüm. Masmavi gözlerinin içindeki o karanlık hâlâ yerindeydi. Kaşları çatılmıştı. Yüzünde öfkenin donmuş hali vardı; sakin görünmüyordu, sadece patlamasını bekleyen bir fırtına gibi duruyordu. Kapıyı sertçe kapattı. O sesle bile irkildim. Sonra bana döndü. “Sana ne dedim ben bugün?” dedi. Yutkundum. Boğazımdan geçmedi sanki. Dilim damağıma yapışmıştı. Kelimelerim birbirine karıştı ama konuşmak zorundaydım. “Ben…” dedim titrek bir nefesle. “Biliyorum… Ortalıkta dolaşmamam gerektiğini söyledin ama acıktım.” Sesim hızlı hızlı çıkıyordu. Kendimi savunmaya çalışıyor gibi değil de, canımı kurtarmaya çalışıyor gibiydim. “Odadaki telefonu kullanmaya çalıştım ama çalışmıyordu… Ya da ben kullanamadım.” Boran bir an bile yumuşamadı. Bir adım attı. Sonra bir adım daha. Yüzüme doğru eğildiğinde nefesi bile tehdit gibi geldi. “O zaman bekleyecektin odanda!” diye tısladı. Sözleri yüzüme çarptı. Sanki sadece azarlanmıyordum… Sınır çiziliyordu. Ve o sınırın dışına çıkanın bedeli, korkudan çok daha ağır olacaktı. “Ama gerçekten çok ac—” “Kes!” diye yükseldi sesi. O tek kelime mutfağın içindeki havayı bile ikiye böldü sanki. “Şimdi… sakince odana çıkıyorsun ve beni bekliyorsun. Anladın mı?” Nefesimi tutarak başımı salladım. Gözlerim yere kaydı. Çünkü gözlerine bakarsam… Titrediğimi görecekti. Boran bir süre üzerimde durdu. Sanki beni tartıyordu. Sonra geri çekildi. Kapıyı sertçe kapatıp çıktığında çıkan ses, kalbime vurulmuş bir mühür gibi yankılandı. Bir süre kıpırdayamadım. Sonra omzumun üzerinden arkamı kolladım. Ev sessiz değildi; aksine sessizliğin içinde gergin bir hareket vardı. Yukarıda konuşmalar, uzakta ayak sesleri… ama mutfak, benim için tek başıma kaldığım küçücük bir boşluk gibiydi. Gözlerim bahçeye açılan kapıya kaydı. Boğazım düğümlendi. Midem hâlâ boştu ama artık açlıktan değil… Korkudan kasılıyordu. Kalbim, “şimdi” diyordu. “Şimdi ya da hiç.” Derin bir nefes aldım. Parmaklarım titrerken etrafıma baktım. Duvara asılı birkaç şey gözümün önüne geldi; hepsi sıradandı… ama o an, benim için bir ihtimale dönüşmüşlerdi. Tereddüt ettim. Zihnim “yapma” diye bağırıyordu. Bedenim ise çoktan kararını vermişti. Ellerim hızlı hızlı hareket etti. Kendimi saklamaya çalışır gibi… kendimi görünmez yapmaya çalışır gibi. Önlüğü taktım, boneyi saçlarıma geçirdim, eldivenleri ve maskeyi taktım. Sonra elime boş bir kova aldım. Hafifti. İçi boştu. Bu hafiflik bile içimi ürpertti; sanki evin bile bana “hadi” dediği bir andı. Kapıya yaklaştım. Avuç içlerim terlemişti. Nefesim kısaldı. Kapı kolunu tuttuğum an, bütün vücudum gerildi. Çünkü o kapı sadece bir kapı değildi… ya özgürlük çıkacaktı ardından, ya da daha büyük bir felaket. Kapıyı araladım. Soğuk hava yüzüme vurdu. Bahçenin kokusu doldu içime. O koku bile başımı döndürdü. Bir anlığına gerçekten dışarıda olduğumu hissettim. Uzaktaki adamlar… Oradaydılar. Gözler üzerimdeydi. Ama ben, kendimi zorla sakin tutmaya çalıştım. İçimdeki panik çığlık çığlığa koşarken yüzüm donuk kaldı. Adımlarımı saydım. Yavaş… Normal… Sıradan. Kalbim, göğsümün içinde delicesine atıyordu. Sonra bahçenin çıkışına yaklaştım. Elimdeki kovayı olması gerektiği yere bırakır gibi yaptım. Ve o an… Bütün dünya küçüldü. Sanki tek bir şeye dönüştü: Koşmak. Kovayı bıraktım ve bir anda koşmaya başladım. Düşünmeden. Hesaplamadan. Arkama bir kez bile bakmadan. Ayak seslerim taşlarda yankılandı. Nefesim ciğerlerimi yakıyordu. Bacaklarım titriyordu ama durmadım. Çünkü durursam… geri dönecektim. Boran içeride misafirleriyle ilgilenirken, benim yokluğumu fark etmeyecekti. Bunu biliyordum. Ve o bilgiye tutunarak… daha hızlı koştum.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE