Soğuk Dokunuş

4020 Kelimeler
Saçlarımla uğraşmak kafamı dağıtmanın en basit bir o kadar da keyifli yoluydu. İçeride düşüncelerim kaybeden ve kazanan taraf olmadan savaş verirken, sönük dalgalarımı tarağa dolamak elimden gelebilecek müthiş önemli uğraş gibi başka bir şeye odaklanmamaya çalışıyordum. Dün geceyi anlamak veya görmezden gelmek, kendi içimde sorgulamak ya da bizzat Alexander'a sormak nedense yapmak isteyeceğim en son davranıştı. Başarabildiğim kadar unutmaya çalışırken aşağı kapının çalındığını duydum. Örmüş olduğum küçük bir tutamı canını acıtacak kadar çekiştirirken, kapıya yetişmek için de hızla hareket ediyordum. Peren çıkalı uzun zaman olmuştu ve dalgınlıkla malikanede bırakacağı kadar çok eşya getirmez, günün ortalarında geri dönmezdi. Aklıma gelen konuğun hayali ve kafa derimde hissettiğim çekim kuvveti yüzümü buruştururken ayaklarımı sürümeyi hiç istemesem de kapıya ulaşmıştım. Tuttuğum saç öbeğini bırakmadan yağmur getirmek üzere olan soğuğa doğru kapıyı açtığımda şaşkınlıktan birkaç saniye duraksadım. "Demre?" Bakır kızılı saçlarını rüzgarın esintisine bırakır vaziyette dikilip, ellerini de üzerine giydiği kahverengi paltosunun cebine sıkıştırması ve pembeleşmiş burnuyla gülümsemesi o kadar rahat duruyordu ki bir an onu davet etmiş olabileceğimi düşündüm. Halbuki iki gün önce yazıştığımızda buluşmamızı atacağım bilgilendirici mesaj sonunda gerçekleştirecektik. Kafamı toparlayamadan, şaşkınlığımı def etmeden geriye doğru çekilip ona içeri girmesi için yol verdim. "Benden haber bekle demiştim." Demre yanımdan geçip giderken elimde olmadan onu kuşkuyla izledim. Çok emindim ki gerçekten dostumdu, okul arkadaşımdı, çoğu konuda suç ortağımdı ve gördüğüm kabuslardan sorumlu tutulamazdı. Hayatımdaki her şeyde kara bir elin parmağı varsa bile bu oyunlardan bihaber ve en masum kişi oydu. Güneş ışığını yüzeyine hapsetmiş gibi duran parlak duvarların, hangi akımın etkisinde kalarak yapıldığını bilmediğim sanatsal tabloların, kıyısından köşesinden kendini gösteren güzel motifli halının her bir ayrıntısını izleyerek kendinden geçen Demre, geç de olsa bana doğru döndü. Ellerini iki yana açıp, "Kötü giden bir hayatın varken harika bir erkek arkadaşa sahip oldun," dediğinde gerçekten benim adıma mutlu olduğu belli oluyordu. "Ona sahip olmakla kalmadın, beraber yaşamaya karar verdiniz. Tüm bunları öğrendikten bir süre sonra söylediğin tek şey, benden haber bekle. Bak Vera, benim için dün haber beklemekle geçti ve bunu iki güne çıkaramazdım." Gülüşünü saklamadan paltosunu çıkarırken dışarıdaki hava akımından nasibini almamış gibi duran uzun saçları doğal düzlüğünü koruyordu. "Biliyorsun, onunla aramdaki problemlerden dolayı," diye gevelediğimde, kısık sesle konuşmak zorunda olduğumu biliyordum. Alexander bu detaya takılmazdı çünkü arkadaşımı benim bile alışamadığım ortamdan uzak tutmamı mantıklı bulurdu. Yine de bir süre onunla bir şeyler paylaşmak istemiyor, planlarıma ortak edecek kadar bile yan yana gelmekten çekiniyordum. Demre'nin paltoyu asışını izlerken dediklerimi zerre umursamadığının farkındaydım ve aslında dün gelmemiş olması bile bir mucizeydi. Bir elini yumruk yaparken, "Zaten tam olarak bunun hesabını ödetmeye geldim," dediğinde kaldıramadığı kaşıyla komik göründüğünü bildiği için ikimiz de gülmeye başladık. Kollarımı açmamla büyük bir istek ve özlemle bana atıldı. Kendimden biraz olsun daha kuvvetli birine sarılmanın güveninin kalbimi doldurmasına izin verdim. Bilinmeyenlerin içinde en çok ihtiyaç duyulan tanıdık koku, karşıma dikilenlerin gücüne karşı naif ve daha çok kırılgan bedenin hissiyatı, önyargılara tezat olan o anlayış duygusu bana iyileştirici bir etki gibi gelmişti. Demre'den her zaman ihtiyacım olan enerjiyi alırdım fakat bu sefer bildiğim ve emin olduğum tek şeyi de bırakmak istemiyor gibi kararlılıkla sarılmıştım. Varlığına çabucak alışacak kadar uyumlu bir mutluluğa sarmalanmış gibiydim. Demre hayatımdaki en belirgin gerçeklikti. Kafasını omzundan çıkarıp yüksek sesle nefes almaya çalışırken, "Zaten kemiklerden ibaretim ve hepsini de kırıp beni yok edeceksin," dedi abartıyla. Onu bırakırken imayla gözlerimi devirmeyi ihmal etmedim. Alexander salona gelmeden konuşmayı tasarladığım için onu belinden tutarak koltuklara doğru sürükledim. Yan yana olduğumuz zaman uyuşuk hareket etmez, sürekli bir yere yetişmemiz gerekircesine hızlı konuşur veya acele yürürdük. Aklımızdan dan geçen düşünceleri unutmaktan korkuyor gibi soluk almadan dile getirdiğimiz cümlelerdeki eksikleri bile tamamlamaya gerek görmeyecek kadar heyecanlı olurduk. Bu yüzden Demre, belinden tutup ileriye doğru çekiştirmeme paniklemedi veya şaşırmadı. Aksine, davranışım sakin olsaydı hasta olup olmadığımı soracak kadar endişelenebilirdi. Yan yana oturduktan sonra kısa bir an Demre'nin koltuğun üzerinde keyif denemesi yapmasını gülümsemeyle izledim, bunun hayat veren en basit gösteri olduğunu bilmeme rağmen. Kolumun altında bulunan hafif yastığı ona savurunca meydan okuyan ela gözlerle karşılaştım. Ciddiyetini korumaya çalışırken işaret parmağımı merdivenlere yöneltip, Alexander'ın evde olduğunu imayla belirttim. Kışkırtıcı hareketini unutturmazdım ama bir süreliğine de olsa Demre ile yaramazlık yapmamızı engelleyebilirdim. Vücudumu tamamıyla ona çevirerek, "Gerçekten her şeyi anlat. Nasıl olduğunu öyle merak ediyorum ki," diye fısıldadım. Arkasına yaslanan Demre, kısa bir süre orta sehpanın küçük desenlerini izledi. Kırgın bir ses tonuyla konuşmadan önce içli bir nefes aldı ve bunu yapmak zorundaymışçasına buruk gülümsedi. "O öldükten sonra gidebileceğim ya da kaçabileceğim hiçbir yerin kalmadığını haykırdı evren. Kalbimde yankılanan sesi susturmam imkânsızdı, anlıyorsun değil mi Vera?" Onu anladığımı elbette biliyordu, başımı salladığını görünce devam etti. "Nankörlük olup olmadığını ayırt edemiyorum ama ailemden bir başkası sonsuzluğa gitseydi, geride bıraktığı acı bu kadar eziyetli olmazdı." Düşünceler aniden kafasına hücum edince, "Asıl nankörlüğü annem ve babam yapmadı mı?" diye sorarken yeniden bana döndü. Henüz hiçbir ayrıntıdan haberim yoktu. O da bunu fark edince tekrardan koltuğa gömüldü. "Büyükannemin küçük bir topluluktan ibaret olacağını bildikleri cenaze törenine katılmaları bile mucizeydi. Annem eline rol icabı bir mendil bile almadan önemsiz bir konuk, sabahları günaydın dediği bir komşusuymuş gibi sandalyelerden birinde oturup olan biteni sadece yas gününe özel taktığı siyah eldiveninin tokasıyla oynayarak izledi. Babam ise kalabalıklara mühim şahısları barındırması umuduyla girer, hayali genelde tıpkı o günkü gibi yerle bir olsa da. Bahse girerim onun nasıl bir ortamda yaşadığını, ne tarzda arkadaşları olduğunu görmek için bundan daha iyi bir fırsat yakalayamayacaklarını bildiklerinden geldiler. Bilmem kaç yıl sonra annem gözlerini ebediyen kapattığında ben de sırf bu yüzden gelmeyecek miyim?" Islığı andırır bir gülümsemenin ardından ekledi. "Hayır, gelmeyeceğim. Çünkü bu bile zerre umurumda olmayacak, tıpkı canlı halinde hissettiğim gibi." Demre'nin suçlamalarını dinlerken aslında ne kadar kırgın olduğunu anlayabiliyordum. Biraz daha anlatmasını istersen sanki ağlayacaktı ve akıttığı her damla gözyaşı büyükannesine özlem barındırırken ebeveynlerine öfkeyle süzülecekti. Ben de ağır kayıplar yaşamıştım. Annem ve babam, her biri için geçerli olan sonsuzluk denilebilecek uçurumdan düşüp kaybolmuştu adeta. Sadece babamın cesedi bulunmuştu, annem ise uçurumdan hâlâ süzülüyor olabilirdi ya da artık kimsenin inemeyeceği kadar dibe batmıştı. Demre'nin ailesi vardı fakat onun gözlerinde çoktan ölüm fermanları verilmişti. Canlı olmaları bir şeyi değiştiremeyecek kadar yok olmuşlardı kalbinin derinliklerinde. Ellerini Demre'nin omzuna dokundurarak, "Ayrı eve çıkman da emin ol büyük bir ceza olacaktır," dedim güven veren bir sesle. "Yine de eğer pişman olup sana bir adım atarlarsa fevri düşünüp onlardan kaçma. Hayatlarımız kovalamaca oynayacak kadar uzun değil, tek solukta bize ait ne varsa yakalamaya çalışmamızı gerektirecek kadar kısa." Merdivenden yankılanmaya başlayan ayak sesleriyle ikimiz de toparlanarak derinlemesine daldığımız mevzudan uykudan uyanır gibi çıktık. Yıllar önce bir araya geldiğimizde günlük yaşantımızdaki hafif pürüzler dışında hiçbir şeye kafa yormamayı beraber başarmıştık. Üzerimize gelen belaları ya hiç görmemiş ya da el ele tutuşup yanıltıcı bir yöne koşarak uzaklaşmıştık. Şimdi ise iki yetişkin gibi konuşuyorduk ve hayat tüm yıkıcılığıyla karşımıza dikilmeye çalışıyordu. Ne yazık ki bu güçler karşısında kaçacak bir yer, saklanacağımız bir sığınak yoktu. Üstelik el ele tutuşup gidemeyeceğimiz kadar ayrı kaldıktan sonra bunu yapmamız imkânsızlık teşkil ettiği için üzücüydü. Alexander'ın bedeni ilk olarak benim görüş alanıma girmişti ve elimde olmadan gözlerimi kaçırdım. Normalde beraber yaşayacak kadar bağlı sevgililer bu şekilde mi davranırdı bilmiyordum ama kafası karışık biri kesinlikle en az böyle tepki verebilirdi. Demre ile birlikte ayaklandığımızda hepimizin suratında hoşnutsuz denmese de soğuk olarak nitelendirilecek bir gülümseme vardı. Tanışma faslına girilmesine gerek yoktu, birkaç gün öncesinde Sarah'ın evinden çıktığımız sırada denk geldiğimiz ve yeteri kadar konuştuğumuz için en azından bu mesafeli aşama geçilebilirdi. Özel konuşmamıza devam etmeyi elbette istiyordum ve Alexander bunu engellemeyecek kadar anlayışlı biriydi. Sadece Demre'ye hoş geldin demek için uğramış, nasıl olduğunu sorduktan sonra tekrardan odasına veya çalışma alanına çıkacağını anlatmak ister gibi uzak durmuştu. Artık onun gündüzleri farklı geceleri farklı biri olduğunu düşünmeye başladım. Belki gündüzleri uyuyup kabus görmediğim için böyle olduğunu sanıyor, aynı şekilde hava aydınlığını yitirmediği için şamdanın yokluğu bu fikre kapılmama sebep oluyordu. Alexander'ın gitmek için yeltendiğini göz ucuyla gördüğüm sırada Demre'nin sesi kafamı kaldırmama sebep oldu. "Aslında sen de bizimle kalabilirsin," diye tatlılıkla konuşmuştu. Çekingenlikle bana baktığında durgunluğumun sebebini tahmin edebildiğinden aramızdaki problem her ne ise yardımcı olmak istiyordu. Beraber büyüdüğümüz için ilişkiler konusunda ne kadar kötü olduğumdan haberdar, hoşlandığım birine açılmakta bile beceriksiz duruşumun bilincindeydi. Beni ciddi bir beraberlikte görmek, kendi geleceğine dair umutlandıran gelişmeydi. Alexander'ın kararsız kalışına karşı istekli bakışlarını yönelterek, benim de sessizliğinden güç bularak salonda beraber kalmamıza ikna etmiş oldu. Alexander tam karşıdaki koltuğa çekingenlikle oturduğunda kendi evinde yabancı görünüyordu. Beni kendi isteğiyle kabullenmişti hatta koruyabilmek adına önemle davet etmişti. Ben de doğru olduğunu düşünerek kabul etmiştim. Uzun zaman sonra bu hareketimi attığım en cesaretli adım olarak değerlendiriyor, yine de orantısız cesaretin bana neye mal olacağını kendime hatırlatmak zorunda kalıyordum. Alexander bakışlarını kaldırmayı başardığında, "Sizi yeniden bir arada görmek gerçekten güzel," dedi samimiyetle. Konuşmaya istekli görünen Demre, "Nasıl tanıştığınızı hanginiz anlatmak ister?" diyerek neşeyle sordu. Sağına döndüğünde isteksiz durduğumu, karşısına baktığında keyifsiz oturan adam bir anda tüm eğlence hayallerini suya düşürmüştü. Dudaklarını büzerken aklından geçenleri sıralamaya başladı. "Hastalanıp birkaç gün yatmak zorunda kaldığınız kötü hastane kantininde mi? Yoksa öncesinde birbirinize dava açmak istediğiniz bir mahkemede mi?" İşaret parmağını çenesine dokundurup düşündüğünü belli ettikten sonra, "Bunlar değilse bile havanın kapalı olduğu bir cenaze gününde tanıştığınızı düşüneceğim," diye ekledi.  Ona sertçe bakmamla savunmaya geçmeden önce yüzünü buruşturdu. "Etrafı çiçeklerle donatılmış ulusal parkta önünüze bakmadan yürürken çarpışırsınız, bu esnada kitaplarınız yere düşer, ortak noktalarınız olan r******r karışır ve onları toparlayıp ayağa kalkarken göz göze gelirsiniz. Büyülü anlar, ilk görüşte aşk ve son görüşe kadar değişmeyen klişeler. Hadi ama, böyle bir şey yaşamadığınızı sadece duruşunuzdan bile anlayabiliyorum." Mantıklı görünen ve gerçeğe en yakın olan yol, Sarah'a anlattığımız gibi birtakım metotlarla Demre'ye açıklama yapmaktı. Dudaklarım henüz kilitli durduğu için çözüm noktasında Alexander devreye girdi. "Sıkıcı bir ortamda tanıştık," dediğinde sesi oldukça netti. O gün düşünüldüğünde eğlenceli diyebilecekleri bir şey yaşamamıştık, en azından kısacık bilgi bile tamamıyla doğruydu. Alnı kırışan Demre sağına bakarak, "Vera sıkıcı ortamlardan nefret eder," demeye engel olamadı. Arkadaşımın beni ne kadar iyi tanıdığını bilmem içimin ılımasını sağladı. Belki biraz rahatlayıp ayak uydurmalıydım, hiç değilse Demre'nin hatırı için yapabilirdim.  "Tam da bu yüzden ilk haftamızın sonunda onu elinden tutup karnavala sürükledim," dedim zafer kazanmış bir tonlamayla.  Bahsettiğim şeyler istemsizce heyecanlandırsa da kalp atışlarımın hızlanışını rolün gidişatına bağlamıştım. İkna olmuş gibi duran Demre'ye dikkatle bakarken, "Asıl amacın oyun araçlarına binmek değil başka şeyler olduğu bir buluşma tasarladım," dedikten sonra göz kırptım. Bugün ilk kez gerçekten gülümsemiştim, her şey yolundaymış gibi karşılık verdiği kıkırdamalar sayesinde rahatladığımı hissettim. Çünkü ters giden bir durum yoktu. Karnavallardan hoşlanırdım, özellikle ilk buluşma için uygunluğu tartışılmazdı. Bir ilişki başlatmak isteyen çiftler kalabalıkları severlerdi çünkü insanların arasında kaybolmak aslında daha kolaydı. Yüzümdeki gülümsemeyle Alexander'a döndüğümde mavi gözlerindeki endişeyle karşılaştım. Midemin bulandığını hissederken bu bakışlar, karnaval günü Byssa adındaki cadıdan kurtulduktan sonra toprağın üzerine beraber yığıldığımız zamanı anımsattı. Gözlerindeki kaygıyı, benim için meraklandığı belli olan üzüntüyü, yaptığımdan dolayı hayal kırıklığına uğrayan ifadeyi şimdi tekrar görebiliyordum.  Asıl amacın oyun araçlarına binmek değil başka şeyler olduğu bir buluşma tasarladım, cümlesini Alexander çok yanlış değerlendirmiş olmalıydı. Demre'nin bunu romantik bulduğunu, bizim için sevindiğini belli eden samimi cümlelerini, bir dağın arkasından konuşuyor gibi uzaktan duydum. İnanamayan gözlerle bana bakan Alexander, pişmanlık ifademden anlayabilirdi ki düşündüğü şeyi kastetmemiştim. Yine de o günü gözlerimin önüne getirmek tehlikenin kokusunu tekrardan hissettiriyor, daha da önemlisi buradan kaçmak istediğimi hatırlatıyordu. Tanışma hikayesinin bu noktada sona erdiğini varsayan Alexander, "Her şeyin mümkün olduğu kadar değiştiği harika bir randevuydu," dedi açıkça. Saçlarımı ellerimle taramaya çalışırken bizi başladığımız yere geri getiren bir çeşit döngünün içinde olduğumuzu düşündüm. Dün de tam olarak aynısı olmuştu, olaylar farklıyken sonuç aynıydı. Alexander'a kapısı kilitli olduğu için şüpheyle yaklaşırken günün sabahında Peren ile yaptığımız konuşma onun için üzülmeme, bu nedenle bazı şeyleri göz ardı etmeme sebep olmuştu. Aynı günün gecesinde şamdanla evi gezmesi, ses duyduğu bahanesine sığınması, özellikle basit bir alet olan el fenerinin varlığını unutmuş olması kolay kavranır durumlar değildi. Oysa yaradılışım gereği insanların kusurlarını değil iyiye dair neleri varsa onları görmeye çalışırdım. Alexander'da kusur namına bir şey olmazken, gizlilik adına birden fazla durum varmış gibi bir kuruntuya sahip olmaya engel olamıyordum. Tekrardan onun bakışları için üzülüp yelkenleri suya indirmemeye, temkinli yaklaşımımı korumaya kararlıydım. Bakır saçlarını kulağının arkasına sıkıştırırken, Demre'nin bakışları da ikimizin üzerinde mümkün olduğu kadar geziniyordu. Biz anlatmadan sorunun ne olduğunu bilebilmesi mümkün değildi ve asla anlatacak kadar istekli görünmüyorduk.  "Peki ya şimdi?" diye sordu havaya karışan bir sesle. "Her şey mümkün olduğu kadar harika değişimlere uğramaya devam ediyor mu?" Herkes sessizliği dinledi, sessizlik her birimizin kulağına bir şeyler fısıldarken onu duymamak kabalık olurdu. Aksi iddia edilmedikçe, Demre'nin ilişkimizin yolunda olduğunu düşünebilmesi gittikçe zorlaşacaktı.  "Hayat çarklarını hangi tarafa doğru çevirir ve biz o esnada ne yönde oluruz, bunu bilemeyiz." Alexander herhangi birimizle göz göze gelmekten kaçınmak için koyu renk gömleğinin kol düğmesiyle oynuyordu. "Demek istediğim, yaşam kendi güzelliklerini bize savurmak isterken bazen farklı açılarda kalabiliyoruz. Gereksiz tartışmalarımızı, yeri olmayan alınganlıklarımızı, istemeden de olsa yapacağımız kavgaları önceden kestirebilmemiz mümkün değil. Her şeye rağmen hazırlıksız yakalandığımız rüzgârları fırtınaya dönüşmeden geri püskürtebiliyoruz." Dile getirdikleri, gerçekte nasıl bir ilişkide yer aldığımızı özetler nitelikteydi. Dünyada ne kadar birliktelik varsa bahsettiği durumların her biri belirli dönemlerde yaşanmış olmalıydı. Bunun tecrübe mi yoksa kendine has duyguları mı olduğunu bilemeden ona bakmayı sürdürdüm. İçimden teşekkür ettim, beni başarısız söz oyunları yapmaktan kurtardığı için. Etkilenmiş görünen Demre, "Hayatın bize ne sunacağını daha önceden bilebiliriz ki," dedi heyecanla. Bunun imkânsız olduğunu söylemek ister gibi kendine yönelen inançsız bakışlar karşısında gözlerini devirdi. Bize elinden geldiği kadar yardım etmek istiyordu ve anladığı kadarıyla ortada büyük bir sorun da yoktu. Sadece beraber yaşamanın getirdiği olumsuz etki olarak her gün yaşanan gelişmelere birlikte şahit olmaların bizi gerdiğine, aramızda büyük bir kavga yaşanmadığına onu ikna edebilmiştik. "Geleceği görebilmenin imkânsız olmadığını söylemek istiyorum," dedi tekrardan. Oturduğu yerde kıpırdanırken bir mucit edasıyla, sanki kendi üretimi gibiymiş gibi, "Fallar!" diye haykırdı. Alexander sanki kulağının dibinde bir cam kırılmış gibi gözlerini kıstı, duyduğu şeyi aklından atmak istercesine başını sağa sola salladı. Beni o kadar etkilemeyen bu olumsuz fikrin, Alexander tarafından nasıl yorumlandığını düşünmek zor değildi. Falcılık, medyumlukla ilgili her şey, en basit yıldız haritaları bile Alexander'a büyüleri ve onlara arka çıkan cadıları anımsatıyor olmalıydı. Daha önce aklıma gelmiş olsaydı Demre'yi belki bu konuda uyarabilirdim. Fakat biraz gereksiz bir bilgi olurdu, erkek arkadaşım fallardan nefret eder bu konuda ağzını açma, demek. Sunduğu fikir gayet basit olsa da uygulanması zor bir yoldu. "Neden bu çözümü ortaçağdaki din adamları gibi suratıma ölümcül bakışlar atarak reddediyorsunuz?" Yeniden ikna etmek için, "Günlük yorumları gerçeğe en yakın şekilde gönderen siteler biliyorum. Emin olun birkaç satırı okumakla pişman olmazsınız," dedi tok bir sesle. Kusmak üzereymiş gibi duran Alexander'ı bunları duymak bile germişti ve doğası gereği böyle davranmaya hakkı vardı. Onun acısına son verip konuyu kapatmak için, "Birilerinin yarınları bugünden bilmesi, bizi başımıza gelecekler hakkında yönlendirmesi mümkün değil," dedim gözlerimi kaçırarak. Karşı atağa geçen Demre, "Halbuki sen fallara inanırdın ve ben unuttuğum zamanlarda merakla sırf bu yüzden bilgisayarın başına otururdun," dedi savunucu bir sesle.  O benim için çözüm üretirken böylesine geride durmama anlam bozulmuş, biraz da kızmıştı. Zorlukla yutkunurken sanki Demre bir çukur kazıyordu da yavaşça aşağıya çekiliyormuş gibi hissettim. Göz ucuyla Alexander'a baktığımda en son ne zaman bu kadar gergin durduğunu düşündüm ve ona kızmak aklıma bile gelmedi. Başından beri şüphe uyandıran bir ruha sahiptim. Kibarlıktan olsa gerek dile getirilmese bile karanlık tarafa yakın olan benzer rengim hep akılların bir köşesindeydi. Demre'nin söyledikleri de yalan değildi, kısa bir dönem fallara ilgi duymuştum. Gökyüzünün karakterimi belirlemesini, takımyıldızları sanki etrafımda dizilmiş gibi hissetmeyi seviyordum. Ergenliğimin alevli zamanına denk gelen dönemde huy edindiğim alışkanlık, aslında basit heyecanlardan ibaretti. "O zaman şunu da bilirsin, hiçbir zaman tam olarak inanmamıştım." "Kötü bir haber verdiğinde aldırış etmezdin ve tüm bunların saçmalık olduğunu haykırırdın," dedi alaycı bir tonlamayla. "Eğer hoşuna giden paragraflardan oluşuyorsa hayretle okur, bunların doğruluk payının yüksek olduğunu söylerdin." Omzuna hafifçe dokunup söylediklerinden emin bir bakış gönderdi. Tabii ki herkes gibi yapmıştım. İşime geldiği gibi değerlendirerek onlara inanıp inanmamaya karar veriyordum. Böyle olması aslında fallardan uzak durduğumu, yalnızca gülümseten yazıları okumanın tatlı meşguliyetinden faydalandığımı gösterirdi. Nedeni ne olursa olsun basit sohbet ve bir o kadar hafif öneri salonun havasını değiştirmiş gibi pencere açma ihtiyacı hissettim. Gökyüzünde birbirine girmiş bulutlar, kucak dolusu serin esinti yollarken bunu yapmam da kendi açımdan sonradan pişman olacağım bir hareket olurdu. Hiçbir şey yolunda gitmezken, en ufak taşkınlığı toparlayıp yoluna sokamazken bir de soğuk algınlığıyla uğraşmak istemezdim. "Yaptıkları da tam olarak bu değil mi, umut tacirliği?" Alexander içinde duyduğu tüm öfkeyi Demre'den çıkaramazdı fakat bu karanlık konuların gün yüzüne yükselmesi rahatsız hissetmesine sebep olmuştu. "Fallardan bir sonuç çıkması olanaksız çünkü hayatın sürprizleri onların tahminlerinden her zaman daha büyüktür. Yağmur beklediklerini söylerler, ertesi günü sel felaketine uyanabiliriz. Bunun sonucunda hiç değilse küçük taneciklerin doğru olduğuna sığınarak kahin ilan ettiklerimiz, aslında gökyüzüne bakarak düşünülmesi kolay bir varsayım ortaya atmıştır. Bir de bunları bedavadan alıp parayla satanlar var. İnsanların sıraya girdikleri ve hat başında randevu bekledikleri o kişilerden bahsediyorum. Halbuki doğanın mizacına ters düşecek kadar kendilerini üstün göstermeleri, fikirlerine sığınacağımız liderler gibi görünmelerine sebebiyet verse de başımıza gelebilecek en büyük beladır aslında." Alexander'ın nefretini anlasam bile Demre'nin bilebilmesi mümkün değildi. Tezat fikirlere sahip olmaları normal karşılanabilirdi, bu kadar kararlı ve soğuk konuşmasaydı. "Pekala madem bunu meslek edilenlere inanmıyorsun, öyleyse kendi bedenine de geleceğinden haber verdiği için kızabilir misin?" Derin bir nefes alan Demre, "Vücudumuz bile devasa bir fal barındırıyor," dedi keskin bir sesle. Ellerini havaya kaldırıp, "Avuç içlerim bile geleceğimden bahsediyor ve sen inanmak istemesen de tüm hayatını şu çizgilerin arasında barındırırsın," dediğinde gülümsüyordu, ikna kabiliyetinin yüksek olduğunu düşünerek. "Bunu ispatlayabilirim, izin ver seni tanımadan nasıl biri olduğunu söyleyeyim." Koluna vurmama aldırış etmeden oturduğu koltuktan kalkarak Alexander'a doğru ilerledi. Yanına oturmasa da köşedeki koltuğa ona yakın olacak bir şekilde kuruldu ve ellerini uzatmasını bekledi. Suratı ekşiyen Alexander bunu yapmaktansa ellerini kesmeyi tercih edebilirdi. Demre'nin bir cadı olmadığından emin olduğumuz için kısa bir reddetmeyle yetindi, uzun uzun konuşmasına gerek yoktu. Oysa Demre oldukça kararlı duruyordu ve alaycı bir sesle, "Korkacak bir şey yok," dediğinde Alexander burnundan soluyarak Demre'ye daha yakın olan sağ elini uzattı. Kısa bir iç çekmenin ardından, "Kalbine yakın olan elin," diyerek uyardı. "İnsanların karanlık güçlerini, kendisine kapattığı gizli yanını en doğru şekilde öğrenmek için sol avuca ihtiyaç vardır." Heves ettiği medyum oyunları ileride başına iş açabilirdi ve Alexander bunun olmasını asla istemezdi. Onun söylediklerine ters gideceğini biliyor, inanç duyduğu olgudan kurtulmasının tek yolunun bu olacağını düşünüyordum. Demre'yi hayal kırıklığına uğratmak, bu uğraştaki yetersizliğini ispatlamak için gönülsüz de olsa el falına bakmasını kabul etmeliydi. Sol elini uzatabilmek için vücudunu ona döndürerek oturdu ve bunu yaparken kasları ağrıyormuş gibi yavaş hareket etmesi aslında kafasının içindeki seslerin ağırlığındandı, bunu tahmin etmek zor değildi. Kendisine sunulan beyaz eli, kalem gibi düzgün ve uzun parmakları inceledi Demre. Hafif bir hareketle ona dokundu ve avuç içi kendisine dönük olacak şekilde çevirdi. Bana dönüp güven veren bir gülümseme gönderdi, içimi rahatlatacağını düşünerek. Alexander rahatsız oturmaya devam etse de ufacık bir şans vermişti, tabularını yıkıp elini onun bilgeliğine teslim etmişti. Derin bir nefes alıp bakışlarını kaldırdı, gözlerinin önüne düşen kızılımsı saçlarını geriye iteklemedi. "Düşündüğün kadar imkânsız değil, derinlemesine gözlemle herkesin yapabileceği kadar kolay. Başarmaya çalışacağım ilk şey, ipuçlarını yakalayarak seni tanımak. Güçlerini görmek, çizgilerini değerlendirmek, bunun sonucunda yönlendirmelerle hayatını dolu dolu yaşamanı sağlamak." Alexander boşta kalan eliyle tıraşlı yüzünü kaşıdı. Halbuki böyle konuşmak kendi alışkanlığıydı, insanları gizemli yöntemlerle değil mührün izin verdiği ve Tanrı'nın sunduğu yeteneklerle en doğru şekilde görmeye çalışırdı. Tahmin edebileceğimden daha gergin oluşu bir yana, bence o da Demre'nin bu kadar emin duracağını hayal etmemişti. Günlük falların takibinde olmamızı, ona göre hareket edip ilişkimizi düzene koymamızı hedeflediğini biliyordu. Aslında ikimizin gerçek bir birlikteliği bile yoktu ve eğer olsaydı, her gün kavga etsek dahi hiç kimsenin buna müdahale etmesine izin vermezdim. Fikri bile güldürecek kadar mantıksızlık barındırırken, şu anda duygularım çekilmiş gibi durmaya mecburdum. "Ben kendimi yeterince tanıyorum." Demre küçük bir gülümsemeyle başını sola yatırarak, "Öyleyse biz de senin ne olduğunu görelim," dedi tatlı bir sesle. Alexander'ın yalandan ibaret olsa da beni üzmesi, Demre'nin onun peşini çabucak bırakmamasına, rahatsız hissettirmeye çalışmasına yeterdi. Kendi işaret parmağını Alexander'ın yüzük parmağına dokundurup, "Apollon," diye fısıldadı. Daha sonra serçe parmağına yönelip, "Merkür," dediğinde bunların ne anlama geldiğini biz sormadan anlatmamaya kararlı görünüyordu. Bu defa adamın işaret parmağının üzerinde gezdirdiği ellerinden gözünü ayırmayarak, "Jüpiter," dedi evrenin ötesinden gelen bir sesle. Son olarak baş parmağının boğumlarına yöneldi ve sanki kimseye duyurmak istemiyormuş gibi kısık bir sesle, "İraden," diye mırıldandı. Hayal kırıklığına uğradığını belli ederek, "Sanırım terimlerin karşılığını sormayacaksınız," diye sordu başını kaldırdığında. Bıkkın bir sesle konuşan Alexander, "Bunların ne anlama geldiğini biliyorum," dedi tecrübeli bir ses tonuyla. "Para, şans, mantık zırvalıkları." Bu konuda bir fikri olmasına şaşırdığı için gücenmeyi erteleyen Demre, bir anda daha çok hırslandı. Alexander'ın elini kavrayıp, parmak uçlarını inceledikten sonra gözlerini salondaki eşyaların üzerinde dolaştırdı. Her şey karmaşadan uzak, uyumlu bir biçimde sıralanmışken en küçük objenin bile kaliteden ödün vermemesine dikkat edilmiş olmalıydı. "İstediğin kadar zengin olabilirsin ama ben görebiliyorum ki para senin için aslında o kadar da önemli değil." Basit bir varsayım da olsa Alexander hiç değilse omuz silkmişti ve söylediğini onaylamış sayılırdı. Karşılığı yeteri kadar açık olduğundan heyecanla gülümsedi ve tekrardan elini tuttu. Midemin karıncalandığını hissederken onları bu kadar süre el ele görmeye dayanamamıştım. Alexander gerçekten erkek arkadaşım değildi ve kimi zaman böyle olmadığı için minnet duyacak kadar öfkeli olduğum anlar yaşamıştım. Karşımda oturmaları, Demre'nin parmaklarının Alexander'ın avucunda dolanması, bu kadarına dayanamayan adamın kalkıp gitmemesi sadece hayretler içinde kalmama neden oluyordu. İçimden bir şeyler söylemek gelse de hangilerinin doğru cümleler olduğunu bilemeyecek kadar gariptim. En iyi yapabildiğim şey, arkadaşımı ve sözde sevgilimi iki gün öncesinde gördüğüm kabustaki gibi bir köşeden izlemekti. Demre her ne gördüyse doğru anladığından emin olduktan sonra, küçük çizgilerin arasından sıyrılmayan bakışlarıyla söze başladı. "Tam olarak burası, işaret parmağının altından serçe parmağına uzanan çizgi. Bu senin aşk hayatını temsil eder ve üzgünüm ama o kadar uzun bir çizgi ki, neredeyse karşılıksız aşka tutulduğunu düşüneceğim." "Benim ilk çizgim, senin ilk yanılman." Alexander gülümsemeye çalışırken bana baktığında durgun halimi görmesi, böylesine önem teşkil edebilecek ayrıntıda ona bakmayıp beni incelemesi kısa bir anda olsa bu söyleme inanacağımı düşündürdü. "Elbette bunun olmadığını biliyorum, ilişkilerde platonik aşktan bahsedilemez. Tanrı aşkına, ben bir kahin değilim sadece öğrenmeye çalışan bir çaylağım." Çaylak kelimesinin ne kadar sarsıcı olabileceğini bilmediği için tekrardan Alexander'ın avucuna döndü. Sağ tarafından dik inen doğrultuda parmağını dolaştırıp, "Bakış açılarının değişkenliğini kavrayabilecek kadar yetenekli değilsem de burada gördüğüm kadarıyla zihnin el verdiği sürece zeki bir adamsın." Koyulaşmış gibi görünen mavi gözlerine baktığında, "Sanırım bunun da aksini söylemeyeceksin," dedi keyifle. Ortam her ne kadar kasvet toprağı altında kalırsa kalsın, Demre'nin tüm bunları şaka yollu dile getirmesi içimi biraz da olsa rahatlatıyordu. Kıskançlıktan uzak anlamlandıramadığım duygularla kıvransam da bu anın da elbette biteceğini biliyordum. Umursamaz görünmem, mesafeli durmaya devam etmem gerekirken sağlıklı düşünemezdim. Alexander'ın bana bakış süresi bile kısa saniyeler, anında gerçekleşen göz kaçırmalar ardına gizlenmişti. Herkesten şüphe duyuyordum oysa diğerleri benim ne olduğumu merak etmeliydi ya da artık tamamen dışlanmalıydım.  Alexander'ın baş parmağının kenar kısımlarından bileğine kadar inen yarım daireyi vurgulayarak, "İşte bu senin hayatın," dedi sanki gözümüzün önünde yeniden doğmuş gibi. "Asıl çizgi neredeyse diğerlerine karışmış, aralarında kaybolacak kadar silik. Bundan yola çıkarak diyebilirim ki, içine kapanıksın hatta belki burada olmamı bile fazla bulacak kadar sevmiyorsun kalabalığı. Merak etme anlıyorum, bunu en çok kendi özgürlüğün için yapıyorsun." Alexander'ın böyle bir şeyin söz konusu olmadığını, eğer varlığından söylediği kadar rahatsızlık duysaydı kibarlığı bir tarafa bırakıp gitmesini söyleyeceğini sabırla dinledim. Yenilmiş bir şekilde bu çizgide de başarısız olduğunu kabul eden Demre, yüzük parmağına dokunup yeni bir seansa geçeceğini ima etti. Birkaç saniye incelese de hayal ettiği ve öğrendiği gibi net çizgiler bulamamış, bu defa görmeye çalıştığı o izi bakışlarıyla yakalayamamıştı. "Pekala, pes ediyorum. Kader çizgin hakkında yorum yapacaktım fakat asla görünmüyor, şu an için yetersizim." Bir kez daha mağlup olmuştu ve başlarda olabildiğince sert duran Alexander, artık çok daha rahatlamış görünüyordu. "Öyleyse son kozumu oynuyorum, evlilik çizgisine göz atacağım ve bir bakalım bu konuda geleceğin neler söyleyecek." "Bu kadarı yeter!" Alexander hışımla elini Demre'den çekti. Tavrı biraz sert olsa da dert etmedim çünkü bir savaşçı olarak fazla bile dayanmıştı. Koltuğun ortasına doğru kayarak Demre'den olabildiğince uzaklaştı, çene kemiğinin kasılmamasını sağlamaya çalışarak dişlerini sıktı.  Kaygılı yanıt kafama doluşmak üzereyken kapının bir kez daha çalınışı, Alexander'ın güçlü sesinden sonra kulakları dolduran ilk şeydi. Hiç değilse gerilime ara verileceği için biraz olsun rahatlarken gitmek için yeltendim. İlerlemeden önce Demre'ye baktığımda az önceki keskin tepkiye karşı umursamaz durduğunu gördüm. O da bana bakınca göz göze geldik ve hiçbir şey olmamış gibi omuz silmekle yetindi. Bazı konularda ona benzemeyi isteme düşüncem zihnini meşgul ederken, artık daha soğuk olan havaya doğru kapıyı araladım. Gördüğüm beden beni baştan aşağı süzerken, "Yanlış zamanda mı geldim?" diye keyifle sordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE