Gözlerimi hızla açtığımda kapıya yönelen bakışlarım, dizlerimin bağı çözülmüş gibi titrememe sebep oldu. Alexander omuz hizasında tuttuğu fenerle, araladığı kapıdan yarısı görünecek şekilde duruyordu. Onun da kıyafetleri sırılsıklamdı, üzerindeki tişörtün rengi olduğundan daha koyuydu. Geriye çeviremediği saçlarının ucundan damlacıklar parıldıyordu. Henry gibi kötü kokmuyordu, dışarıdaki yağmuru bahara karıştırıp sunuyordu vücudu. Suratı sertti fakat biraz da rahatlamış görünüyordu. Bu bakışı tanıyordum; Byssa zihnimi ele geçirmek üzereyken son anlarda yetiştiği ifadeye sahipti.
Artık buradayım demek ister gibi.
Henry başını geriye çevirince burnundan soludu ve belki de ilk kez gerçek bir hayalete benzedi. "Lanet saat yine mi benden yana değil!" diye haykırdı. "Yolun sonundayız ve eğer dahil olmak istiyorsan seni de haklayabilirim! Ama önce avıma gerekli özeni göstermeliyim, bu yüzden kaybol." Tekrardan bana döneceği sırada bundan vazgeçip Alexander'a yönelttiği bakışlarını onun üzerinde durdurmaya devam etti. "Ben bir hayaletim, bir ölüyüm! Aptallık yapmaya kalkma. Mesela havaya doğrulttuğun feneri başıma geçirmeye çalışma çünkü bilincimin kapanması imkânsız. İkinizden de üstünüm ve bu gece, bu odada biri geberecek. Ben bu dediğimi daha önceden tattığıma göre sanıyorum ki sıradaki ölüyü aranızda kararlaştırırsınız."
Alexander içeriye girmişti, suratına buruk bir ifade yerleştirmiş gibi göründü. Cesur olsa da ondan korktuğuna inandırmalıydı, güçlü olduğunu zannedip oyuna kapılmalıydı. "Vera senin avın değil, senin yemeğin cehennemin dibinden bir parça ateş." Tek silahı olan fenerini sıkıca tutmaya devam etti.
Başını yana yatıran Henry, "Öyleyse oraya bir yolculuk yap ve benim için tadına bak," diyerek üstünlüğünü sağlamaya çalıştı. Bakışları Alexander'dan çekindiğini göstermişti fakat görünen o ki sadece fiziki tavrı buna sebep olmuştu ve uzun sürmemişti.
Tiksindiren küf kokusuyla mücadele etmeye çalışırken göz ucuyla bana baktı Alexander. Fırtına sayesinde silüetini güçlükle de olsa ayırt edilebiliyordum. Yanıma gelmesini isteyen bir işaret yapamazdım. Bu hareketim ne olduğu belirsiz hayaleti kızdırırdı ve tepkisini öngörebilecek kadar tanımıyorduk.
"Madem bir ölüsün öyleyse neden buradasın? Bir kez daha gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini görmek için mi bir mühürlünün evine geldin? Kapana kısıldın ve ben seni daha fazla kısmadan ait olduğun yere git iblis!"
Henry, benimle arasındaki güvenli mesafeyi koruyarak sırtını pencereye çevirdi. Bu şekilde dururken solunda avı, karşı çaprazında ise mühürlü vardı. İkimizin arasında duruyor sayılırdı, birimiz solunda diğerimiz sağındaydık. Kendini yine ortada bulduğundan, bir başka araf, diye düşünmeden edemedim.
"Siz her gördüğünüz kişiye iblis mi diyorsunuz? Ayrıca daha önce de konuğunuz olmuştum fakat tanışmak bugüne özel bir anmış. Tatlım, lütfen şu yeni gelen garip adama ismimi bahşeder misin?"
Yutkunurken değişik isteği karşısında afallasam da kimse bunu umursamıyordu. "Henry," dedim boğazım yanarken. "Ve o da garip adam değil, Alexander. Kızıl Mühürlü."
Alexander kaşlarını yukarıya kaldırırken daha fazlasını açıklamamamı belli eden bir işaret yaptı. Bunları söylerken ki tek isteğim Henry'nin ürküp gitmesiydi. Ruh bilimci olduğunu dile getirmem hayaleti paniğe sokabilirdi ve konuk olduğu bedeni terk edip kaçabilirdi.
"Bana bak iblis Henry, yapmaya çalıştığın yanlış. Bunun suç olduğunu biliyorsun, gayet de farkındasın. İnsanlar sadece bir kez yaşar, sen ise ikinci bedene konuk olmuşsun. Şimdi bizden istediğin üçüncü bedene girmene müsaade etmemiz. Bunların hiçbiri sana fayda sağlamayacak, düşündüğün kadar kolay değil. Eğer öyle olsaydı sokakta nefes alan canlı kalmazdı. Ait olmadığın yerde geçirdiğin her bir dakika kainatın seni affetmeyeceği gerçeğini kafana kazırken neden uğraşmaya devam ediyorsun?"
"Kapa çeneni! Benim kadar yetenekli bir ölü bulabilmen imkânsız. Herkes dünyada kalmayı başaramıyor!" Yumruk yaptığı elleriyle burnunu sildi. Tatlı olmaya çalışan iğrenç bir gülümsemeyle bana döndüğünde sanki kendi tarafında olacağımı umut etmişti. "Sen onu dinleme, mühürlüler böyle edebiyat yapmayı sever. Sadece kendi doğruları vardır ve geri kalanın duygularını umursamazlar, güçlerini görmezler. Bu nedenle canını acıtarak göstermeye çalışacağım, üzgünüm."
Durduğum yerde huzursuzca kıpırdandığımı gözlemlerken ihtiyacım olan şey sadece biraz zamandı. Hayalet, belleğinin yarısından yoksun aptaldan başka bir şey değildi. Ama onu yeniden öldürebilmek hakkında hiçbir şey bilmiyordum.
"Nelere gücün yeter bunu tahmin edemiyorum! Karşıma dikilen bir suçlusun ve seni pataklayamıyorum, bu öyle büyük bir acı ki!"
Alexander titreyen sesini kontrol altına almaya çalışır göründü, birkaç kez yutkundu. Bakışlarını Henry'e kaldırdığında çukurlaşmış gözlerini parmaklarıyla yerinden sökmek ister gibi değil de ürktüğünü belli edercesine tereddütlü baktı.
"Ben şimdi buradayım ve Vera'nın bedenini ele geçirme isteğinden haberdarım. Söylemeye çalıştığım, her şeyi bilmeme rağmen öylece geride kalacağımı nasıl düşünebilirsin?"
Eğer doğru anladıysam hayal ettiği mutlu sonu kolay ve sorunsuz yaşayamayacaktı. Henry de öfkesinden dört köşe olurken başını öne eğip pencereden atlayıp kaçmaya direniyordu.
"Doğru anladıysam Vera'nın bedenine girince beni orada da mı öldürmeye çalışacaksın?" Bakışlarını sağında ve solunda duran yüzlerimizde gezdirdi. "Ah, bir dakika yani sen içinde sırf Henry var diye bu güzel kızı paralayacak mısın? Oysa ben aranızın çok daha farklı olduğunu düşünmüştüm. Sanıyorum Vera da öyle düşünmüş olacak, baksana duydukları karşısında ne kadar da üzüldü."
"Üzgün değilim!"
Burnum kanatlanırken damarlarımı yakan ve çok yakınımda hissettiğim soğuk oksijen bilincimi adeta donduruyordu. Yine de bu his güzeldi, Henry'nin çürük kokusunu örtmeye çalışıyordu. Alexander'ın tanıdık mavi bakışlarına sığınmak istesem de tetikte duran adamın gözleri yalnızca hayaletin üzerindeydi. Gerçekten içimde başka birinin ruhunu barındırırsam Alexander beni yok etmeyi dener miydi? Belki de bunu yapardı, tersi bir şey söylememişti.
Henry vücudunu bana çevirirken bir gözü sürekli Alexanderdaydı. Feneri bazen yüzünün tam karşısında tutuyordu ve bu yüzden bakışlarını kısması gerekiyordu. "Şu acımasız mühürlüyü bir kenara bırakalım da kendi hayatlarımıza odaklanalım. Kollarıma gel gümüş, bizim aramızdaki bağı asla koparamaz. Bak ne diyeceğim madem farklısın, tam olarak ölmemeyi bile başarabilirsin. Belki ikimizin ruhu da tek bir bedene sıkışıp kalabilir, beraber var olabiliriz. Senin inatçı bir mahluk olduğunu biliyorum, sende kendimi gördüğüm için buna kızmayacağım. Yapman gereken şimdi kollarıma gelmen ve söz verdiğim gibi her şeyin acısız gerçekleşmesi. Altına karışmaya gel, gümüş."
"Ona gümüş demekten vazgeç!"
Alexander öfkeyle dişlerini sıkarken gri ruhumdan bahsetmek zorunda kaldığımı anlamıştı. Bu konuda da çıkarı olacağı hayaline kapılan Henry, hiç kimsenin aklına gelmeyen bir isim bile bulmuştu. Gümüş. Feneri gırtlağına geçirmek isterken zaten olmayan nefesinin kesilemeyeceğini biliyordu.
"Neden öldürmek zorundasın ki? Bir hayaletsen ruhunu şimdiki bedeninden çıkarıp onunla birleştirebilirsin!" Alexander açık vermiş gibi dudaklarını ısırdı.
Henry'nin elleri açık kalmıştı ve kollarına düşen kırılgan bedenimden de yoksundu. Kızmaya başladığını belirtircesine ayaklarını yere vurdu. "Bilmediğin bir halt hakkında yorum da yapma! Yaşayan bedene sığınamam, içinde var olan ruh buna izin vermez. Ancak ölümün soldurduğu, tenini soğuttuğu vücuda öylesine derinden yaklaşabilirim. İşte bu yüzden onu öldüreceğim ve ruhu koparken çabucak sürgün edilmek isteyecek, benimle savaş veremeyecek kadar güçsüz düşecek. Odaklanıp önce buradan çıkacağım sonra onun gözlerinden bakacağım. Hey, madem bu kadar ilgilisiniz öyleyse gösteriyi neden hemen gerçekleştirmiyoruz?"
Suratına yapışan gülümsemeye tükürerek cevap verirken bacağıb yetişmese de ileriye doğru ayağımı savurdum. "Boşluk koktuğunu söylemiştim ama bunun ismini tam olarak dile getirmemiştim. Hayallerin boşluk kokuyor, Henry. Amaçsızlık ve imkansızlık boşluğu." Alexander buradaydı, benimle aynı odadaydı. Güç aldığımı hissediyor, bu sayede daha az ürperiyordum.
Henry ağzından hayvan inlemesine benzer bir ses çıkardı. Neredeyse saçlarını kafa derisinden tek tek sökecek ve sinirden gözyaşlarına boğulacaktı. "Yeter artık! Beni anlamanızı beklemiyordum ama bu iş fazla uzadı!"
Ceketinin iç cebinden kenarları kararmış bir bıçak çıkardı. Sapının yarısı kopmuş, kalan kısmı ise kirli gibiydi. Pencerenin önünden ileriye uzanan elindeki ölüm aletinin yüzeyine damlacıklar yuvarlanıyor ve adeta yağmur suları birer birer intihar ediyordu.
"Eh, ne yapalım bununla yetineceğiz. Kalbine sapladığım bıçak da seni elbette öldürür." Alexander'a döndü ve fısıldadı. "Ortalık için şimdiden üzgünüm."
Vücudum kanlarla kaplanacaktı. Alexander Henry'i sakinleştirip yaklaşmaya çalışırken hayaletin yırtıcı sesi ona geride kalmasını, aksi takdirde odaklanmadan hareket etmesi sonucuyla duvarlara dahi kırmızı lekeler sıçratabileceğini söyledi. Bunları sanki kalın bir engelin arkasından duyuyordum, kulaklarına uğultular yer edinmişti. Ölmeden önce bilincime aktarılan son ses bu diyalog mu olacaktı? Alexander'ın katile yalvarması, hayaletin bunu umursamadığını belli eden gülüşleri.
Pencereyi kapatmak kimsenin aklına gelmemişti ve aslında bu gerçekten iyiydi. Saçlarıma ulaşan ıslaklık beni üşütmeye başlamıştı. Komodinin önünde dikilmekten uzuvlarım uyuşmuş, her bir kemiğime kramplar girmiş gibi hissetmiştim. Henry'nin tehditle salladığı bıçağı gördükçe sebep olduğu parlaklık adeta gözümü alıyordu. Zaman akıp giderken, saniyeleri tükenmek üzereyken sanki bir kutunun içinde donup kalmıştım. Bu kutu bedenim miydi bilmiyordum. Ruhum geri mi çekiliyordu yoksa gitmemeye kararlı durup isyan mı çıkarıyordu ayırt edemiyordum. Henry'nin kirli ve küçük de olsa tenimi delebilecek, yok edebilecek bir bıçağı vardı. Alexander'ın ise hâlâ sıkıca tutunduğu küçük siyah feneri.
Siyah fener, beyaz ışık.
Göz ucuyla dışarıya baktım.
Siyah gök, beyaz ışık.
İçimde sıkışıp kaldığım dar dönemeçleri ve bana vaat edilen sonu düşündüm.
Karanlık hayat, beyaz ışık.
İçimden tekrar ettim birkaç kez. Ölüm öncesi böyle miydi, peki ya sonrası? Belki de bu sadece ölüme yakın olmaktı. Alexander neden bana bakmıyordu? Nefesimi tüketiş anımı ya da geceliğime yapışan kanı görmekten tiksinti mi duyuyordu? Yine de gözlerimin içine baksın isterdim. Bir kez bakması, böyle bir ortamda en güzel veda olabilirdi. Kendi gözlerimin karşısına dikilen, paslanmış bıçağa odaklandım. Burnumun ucuna doğrulan küfle karışık metal kokusunu soludum, ardından gözlerimi kapadım.