Gümüş

3312 Kelimeler
Gözlerimi ovuştururken boşta kalan elimle abajurun kablosundaki küçük düğmeyi aradım. Uykudan tam anlamıyla sıyrılamasam da yankılanan klik sesi biraz olsun kendime getirdi. Tepemi aydınlatan ışığa karışan gölgeler, perdenin çekili olmasına rağmen tavana yansıyan belli belirsiz figürler henüz yeryüzünün geceye takılı kaldığını gösteriyordu. O halde nasıl ve neden uyanmıştım, düşünmeden gerindim. Yine uykumu ortadan ikiye ayıran görünmez bir kılıç vardı mutlaka. Bu bir kabus, kulaklarımı dolduran bulutların birbirleriyle olan kavgası, hatta en ufak sıçrama bile olabilirdi. Hepsi huzurda olabileceğimi zannettiğim uyku halimi dağıtmaya yeterdi. Her şeye rağmen yeniden gözlerimi kapamak istiyordum. Göz kapaklarım adeta yeniden gerçek yaşama bir örtü gibi kapanıp bilincimi alıp götürmeyi hedefliyordu. Eğer kabusla uyandıysam bile bunu hatırlamadığımdan bir kez daha sallantısız beşiğime gömülebilir, esnemeyle gelen davete tekrar kapılabilirdim. Ellerimi yastığın altında birleştirip, ışığı kapamadan yüzümü banyo kapısına çevirerek dinlendirici bir pozisyon aldım. Tık, tık, tık. Uykumun bir buhar gibi havaya yükseldiğini hissettim. Bu ses de neydi böyle? Yatakta doğrulurken zihnimde geri plana atamayacağımı, omuz silkip duymazlıktan gelemeyeceğimi biliyordum. Gözlerim kapının koyu kahve kabuğuyla buluştu, ses odanın dışından mı geliyordu? Öyle olduğu kesinse de bu yumruklama tınıları tahtaya vurulur gibi değildi. Daha tiz, belki de daha keskin, çok daha uzaktan. Boynumu oynatmadan, gözlerimin alabildiğine her bir karışı incelerken yutkundum. "Alexander?" Tık. Başımı hızla pencereye yönelttim. Ses sağ kulağımda çınlamış, beyin kıvrımlarında dolaşmıştı. Üç kez değil bir defa vurulmuştu. Sanki güçsüz kalan birinin son yardım çığlığı, kaslarındaki son takati gibiydi. Yağmur pencereye çarparken böylesine gürültülü tokatlar atabilir miydi? Ama şu an bile damlaların cam yüzeye çarpma sesindeki tonu ayırt edebiliyordum. Tık sesi ise bu sıradan tınılara karışmamıştı. Belki de şiddetli yağış iri dolu taneciklerine dönüşmüştü. Gözlerim kapı ile pencere arasında gidip gelirken beni neyin beklediğini bilmiyordum. Cevap vermeyen Alexander mı oradaydı ya da huzur kaçıran Arel? Bacaklarımı yataktan sarkıtarak sadece perdeyi açarak yapacağım kontrolüne kalp atışımı duyabildiğim şekilde, yine de kararlılıktan ödün vermeden adeta sürüklendim. Tüylerin saçıldığı pencere, karganın dolandığı pencere, ormanı masumca izlediğim pencere. Perdeyi birkaç santim aralarken nefesimi tuttum. Yeryüzüne saçılan su taneciklerinden başka hiçbir şey yoktu. Ay ışığı dahi birbirine sarmalanmış bulutlardan oldukça zor seçiliyordu. Gece fırtınaya sarılmış, bu sayede daha karmaşık ve katmanlı bir hâl almıştı. Tuttuğum nefesi bırakırken perdeyi biraz daha araladım. Dibinde durmaya bile çekinirken pencereden dümdüz dışarıya bakıyordum. Karanlığa alışmaya çalışan gözlerim neyi ayırt edebilirse onu görmeyi deniyordum. Başımı sağa sola yatırmıyor, eğimli durup iyice incelemek yerine iskelet sistemim müsaade ettiğince olabildiğine dik bir şekilde duruyordum. Korktuğumdan mıydı, bir şeyleri yakalayabilmek için açtığım perde cesaretlik sembolü gibi dursa da aslında ödüm kopuyordu da bu yüzden mi çekingenlikle dikiliyordum? Her şeyin sıradan olduğuna dair inancımın altına imza atmam için geride kalış pozisyonumu korusam da pencere pervazında dolanan ellerim, kulpu çevirmeye yeltendi. Yapabilirsin, diye düşünüyordum içinden. Odana misafir edeceğin birkaç damlacıktan, tenini karıncalandıracak rüzgârdan, burnunu sızlatacak soğuktan başka bir şey yok. Adeta bilinçaltımla ve hayatıma yer eden korkularımla yüzleşiyordum. Cesur bir adım olsa da evet fırtınalı bir gecede çağıran sesi duyup dinlemiş, onu belleğime doldurup hiçbir tehlikenin olmadığına kendi kendimi ikna etmek istemiştim. Kulpu indirdim, şiddetli rüzgârın etkisiyle santimetre ayarını tutturamayan pencere birkaç parmak kalınlığını geçmeyecek şekilde açıldı. Soğuk esinti suratımı yaladı, içeriye girmek isteyen su taneleri burnumun ucuna ve kirpiklerime değdi. Bundan daha fazla açamazdım pencereyi Eğer bir mahluk konuk olmak istese perdeyi açtığım dakikada onu görürdüm. Demek ki yine birkaç kuruntu, her daim kötüyü bekler gibi duruşum, karanlığın getirdiği ürpertici hisler yanlış anlaşılmaya sebebiyet vermişti. Gece normaldi, dünyanın bir yerinde yolunda gitmeyen şeyler oluyorsa bile en azından burada, penceremin dibinde her şey sıradandı. Gözlerimi gökyüzüne kaldırdığımda sanki içe giren siyah bulutlar pamuk şeker gibi görünmek yerine bu kez başka bir figüre girmişti. İki adet el oluşturmuş, bunları af dilediğini belli edercesine birleştirmiş ve beni korkuttuğu için tüm evren adına, gecenin uyandırdığı her bir his için özür dilemişti. Bulutları duydum ve onları affettim. Pencereyi örtmek için ileriye iterken görüş açımda siyah bir kol belirdi. Bu sefer ki gerçekti, gökte değil fazlasıyla yakınımdaydı. Adeta cama yapışmıştı ve kapatmamı engellemek istiyordu. Bunun kim ya da ne olduğu gibi soruları düşünemeden eylemime hızla devam etmeye çalışırken birkaç kez Alexander'ın adını evin içinde yankılandırdım. Dışarıdabeni bekleyen kişinin gücü daha baskın geliyordu ve kaslarım sanki yırtılıyordu. Eklem yerlerim kanım çekilmiş gibi beyazlamıştı çünkü tüm kanı şu anda suratımda toplanmış, beni yazın sıcağında parıldayan bir domatese çevirmişti. Gözlerimi kaldırıp bakamıyordum. Kendimi sıktığım için kısılıyor, açımı ayırt edemiyordu. "Yeter artık!" dedi dişlerinin arasından. Avına yaklaşan bir sırtlan gibi tısladı ve gücümün ona baskın gelemeyeceğini gözleriyle yankılandırırken son bir kez sertçe itekledi. Dengesini koruyamadığımdan geriye doğru savrulurken kalçamın üzerine yatağın dibine düştüm. Sırtım karyolaya çarparken yüzümü acıyla buruşturdum. Saniyelerin değerli olduğunu bildiğim için yeniden kalkmayı denedim fakat gözlerim henüz döşemenin üzerindeyken kahverengi yüzeyinde birleşmeye başlayan damlaları fark ettim. O şey tüm ıslaklığıyla içeriye girmek üzereydi. Vücudunu odanın içine akıtırken ayakları artık tamamen yere basıyordu. Ayağa kalkmaya çalıştığımda sinsilikten ibaret olan gülüşünü gönderirken botunu bana savurdu fakat bundan bir şekilde sıyrılmayı başardım. "Lanet iblis!" diye söylendim. Yerden kalkarken gözlerimi adamdan çevirmiyordum. Çok zayıftı, elmacık kemikleri suratından kopmak isteyerek dışarıya dönmüş iki taş parçasına benziyordu. Burnu önceden kırılmıştı ya da doğuştan kemikliydi. Saçları aralarında kirli bir turunculuk barındırmakla beraber genel itibariyle kestane rengindeydi. Gözleri hayatımda gördüğüm en sıradan şekle sahip olsa da bakışları korku filmlerinden fırlayan şu garip insanların soğukluğuna sahipti. Bedeninden küf kokusu yayılıyordu. Gülümserken omuzlarındaki yağmurları toz taneleriymiş gibi elinin tersiyle silkeledi. "Lanet kısmı doğru fakat ismim iblis değil, Henry." Ayağa kalkıp geriye yürürken sırtım abajura değince kaçacak yerim kalmadığını anlamıştım. Korkumu belli etmemeye çalışırken dudaklarımın titrediğini hissedebiliyordum. "Bana sakın yaklaşma, benden uzak dur!" Ellerini iki yana açan Henry, "Ne demek benden uzak dur?" diye hayal kırıklığıyla sordu. "Sana fazlasıyla yakın olabilmek için katlandığım eziyetleri biliyor musun, güzelim? Elbette bilmiyorsun senin etrafını saran mühürlü ahalisi beni görmene müsaade etmedi." Dehşete kapıldığımı görünce hızla ekledi. "Hayır hayır! Aklından geçen şeylerden bahsetmiyorum, kastettiğim yakınlık o boyutta değil!" İnce dudakları genişlerken, beni baştan aşağı süzmeyi ihmal etmedi. "Alexander!" diye haykırdım bir kez daha. Henry sesimden rahatsız olsa da kulaklarını kapatmamıştı. Sanki bu yardım çığlığımı espri olarak değerlendiriyordu. Sanki Alexander haykırışımı duyamayacak kadar uzaktaydı. "Ona ne yaptın!" diye sorarken gözlerim buğulandı. Bu hayal ve yakıştırma bile Henry'nin omuzlarını kabarttı. Ortama ısındığını belli ederek konuk olduğu odayı inceledi. "Ne mi yaptım? Önce yüzünün ortasına bir yumruk geçirdim, ardından kafasını dizlerimin ucuna indirerek sert bir darbeyle parçaladım, son olarak nefesini alacak vuruşumu da karnının orta yerine kondurdum. Hadi ama öyle birine mi benziyorum?" "Çok daha kötüsüne benziyorsun."  Alexander'a gerçekten ne yaptığını anlamam mümkün değildi. Belki ellerini sıkıca bağlamış ve ağzına bir bant yapıştırmıştı. Yoksa anlattıkları doğru muydu? Duyup gelmediğine göre başka doğrularda, kötü doğrularda boğuluyordu. Öncesinde kendimi buradan sıyırıp sonrasında onu kurtarabilmeyi başarabilirsem hayatta uzun süre başka bir şey dilemeyeceğimi fark ettim. "Teşekkür ederim, kötü olan birine kötü dediğin için." Vücudunu eğimli bir açıyla duvara yaslayıp sırıttı. "Beni hatırlamadın mı? Ah, gerçi hiç görmedin sürekli saklanmak zorunda kaldım. Öncesinde şu ahmak grubun yanında takıldın ve arabanızın üzerine atladım, sonuçta ölmekten korkmam. Sonra şu zengin pencerelere tırmanıp hayatının sıkıcı akışını seyrettim. İnan bana seni ve hak ettiğim mevkiyi çok özledim." Işığı kapatacak kadar uzakta duruşumu seyrederken dudakları düz bir çizgi halini almıştı. "İstediğin yerde durabilirsin fakat işleri kolaylaştırmak için yatağa uzanman daha doğru bir davranış olur." Demek arabaya atlayan karartı, banyoda burnuma dolan aynı tatsız kokuya karşımda dikilen kılıksız sebep olmuştu. Göz ucuyla aynaya baktığımda buharla dolmadığını gördüm. Bunun üzerine düşünecek vaktim yoktu. Kokuşmuş bedenini yakınımda hayal ederken kaşlarımı o kadar sert çatmıştım ki başım ağrımaya başlamıştı. Neyin peşindeydi? Bu soruyu irdelemek, üzerinde durmak bile istemezken pencereden atlamamın mümkün olup olmadığını düşünüyordum. "Bana şöyle bakmayı kes!" Henry elini alnına yapıştırınca odada hafif bir tokat yankılandı. "Tacizci değilim, bahsettiğim şey onlar değil diyorum sen ise sanıyorum ergenliğin getirdiği hislerle kafanı oralarda dolandırıyorsun! Zaten o biçim duyguları yaşayamam. Bedenini istiyorum diyeceğim fakat sen bunu da yanlış anlayacaksın. O yüzden söylediklerimi unut, baştan başlayacağım." Saçlarını karıştırırken etrafa sular saçılıyordu. Islaklığından dolayı üzerindeki giysiler ağırlaşmıştı. Solmuş çiçek gibi düşmek üzere olan papyonunu düzeltti ve boğazını temizledi. "Öncelikle mezarı olmayan ölüye merhaba de." Neredeyse olduğum yere yığılıp kalacaktım ve bu korku gülümsemesine sebep oldu. "Yaşıyor olmamı tercih ederdin değil mi? Evet, ben de. Kesinlikle öyle olmasını tercih ederdim. Neyse şimdiye dönelim, yani şu an hayatta sayılırım. Yaklaşmak ister misin? Hadi yaklaş ve boğazımdan nefes geçmediğini, kalbimin çarpmadığını kendi gözlerinle gör." "Bir adım daha atma! Yayılan kokundan hayatta olmadığını anlayabiliyorum," diye mırıldandım. Abajuru başına geçirsem onu öldürebilir miydi? Ölü birini bir kez daha öldürmek mümkün müydü? Henry koltuk altlarını kaldırdı, yakasına eğildi, ellerini burnunun ucuna değdirdi. "Hey! Gerçekten o kadar kötü mü kokuyorum? Neye benziyor kokum çünkü ben algılayamıyorum da." Benimle oyun oynadığını, dalga geçtiğini biliyordum. Ellerim komodine dokunurken düşüncelerini başka konulara itmemin zaman kazandıracağının farkındaydım. "Boşluk gibi." Dudakları memnun olduğunu belirtir bir hâl alan Henry, "Demek boşluğa benzeyen bir koku. sanatsal bir bakış açısı ha," dedi. "Bana ismini söyleyecek misin artık bu samimiyetsizlik canımı sıkmaya başladı." "Vera," dedim fısıltıyla. Kızdırmak istemiyordum. Hatta adımı söylediğim için beni bağışlardı belki de. Abajurun çevresinde elim bir şeye dolandı ve kafasına geçirip onu yok etmeye yetecek kadar sert olup olmadığını umutla merak ettim. Parmak uçlarım hayali silahım üzerinde dolanırken, lanet olsun, diye haykırdım içimden. Dudaklarım oynamasa da iç sesim tüm organlarıma çarpmış gibi büyük yankıya sebep olmuştu ve kulaklarımı sağır etmişti. Elimin altında hissettiğim, uyumadan önce okuduğum ince öykü kitabıydı. Stefan Zweig belki yanımda belirse ve cümleleriyle onu alt etmeye çalışsa başarılı olabilirdi fakat kağıt üzerine örülen haliyle bana yardım edemezdi. Elini çenesine dayanan ve küçük tüylerini kaşıyan Henry, "Devamı yok mu?" diye sordu. "Biliyor musun, dert değil." Odanın ortasına ilerlerken sesini inceltip sahte bir tirat sergiledi. "Ah, Aman Tanrım! Konuşamıyordu masum Vera, dili tutulmuştu! Hayaletle girdiği zihinsel mücadelede hafızasının bir kısmını kaybetmişti! O günden sonra hep üşüyordu Vera'cık, insanların yanından sıyrılıyor ve kimseyle konuşmuyordu!" Pes edişimi haykıran kirli ağzına tekme savurmak istedim. "Dediklerinin hiçbiri gerçekleşmedi kendini kandırıyorsun!" Fazla mı ileri gitmiştim? Korkuyordum. Abajurun fişini çekip fırlatamazdım. Kablosu da hızlı kaldırmama müsaade etmezdi ve planım düşünceler aleminde bile çoktan suya düşmüştü. "Bunları sen söylemeyeceksin ki, ben söyleyeceğim. Yani Vera'nın bedeninde saklanan Henry." Göz ucuyla ona bakarken tepkisini ölçüyordum. Ondan yayılan kötümser dalganın bedeninden koptuğunu, tavana yükseldiğini, duvarlara sürtündüğünü, son olarak benim çemberimin içine girdiğini hissediyordum. "Sonunda anladın," dedi ortalıkta dolaşan akımları gözlemlemeyi bırakırken. "Boşluk koktuğumu biliyorsun çünkü ben bir hayaletim. Şimdi bu çirkin bedenden çıktığımda saydam ve renksiz bir gölge gibi senin etrafında dolaşabilir, tenini gıdıklandırabilir, histeri geçiriyormuşsun gibi titreyip üşümene sebep olabilir, bedenin arkasındaki ruhuna fısıldayabilirim. Çünkü tam anlamıyla gebermeyen bir ölüyüm." Ruh bahsi açılmışken gizem teşkil ettiğimi söylemem bir fayda sağlar mıydı? Henry benim mühürlü olmadığımı biliyor olmalıydı. Uzun süre izlediğine ve cesaretle yanıma dikildiğine göre sıradan bir insan, basit bir av olarak değerlendiriyordu. "Düşündüğün gibi istediğin bir beden değil bu. Onlar hakkımda hüküm vermek için yanlarında tutuyorlar beni, aralarından öldürmek isteyen bile var. Bu yüzden bana asla güvenmiyorlar, haklarında bir şey duysam neredeyse kulaklarımı kesecekler. Zaten baksana o yüzden kuleye hapsedilmiş gibiyim." Gülüşü silinse de duyduklarının onu etkilemediğimi belirtir şekilde durmaya devam etti. "Yalancı bir çingenesin," dedi tükürükler saçarak. Onu alt ettiğimi düşünerek içten içe sevinsem de açık vermemeyi, sesimi yumuşatıp konuşmayı denemeliydim. Yanlış değerlendirmişti ve bu çok açıktı. Yüzüne çarpmam gereken daha güzel bir zaman gelemezdi. "Ne sanıyorsun ki? Mühürlülerin kendilerinden olmayan birini yanlarında tutup prenses ilan edeceğini mi? Defalarca kaçmayı denedim ve bunun sonucunda sadece ölüm tehditleri aldım. Bilirsin işte, söylemek istedikleri hayatıma başkalarının değil bizzat kendilerinin son vermeyi istedikleriydi. Behman'a sürgün edilmeyi bekliyorum, yanında kaldığım kişi de bana acıdığı için kısa bir süreliğine bunu kabullendi."  Abartıyordum, onları bir barbar olarak nitelendirdiğimin farkındaydım. Her birine özürler sunacak kadar zamanım yoktu. Bir hayaletle karşılıklı dururken kafamı yalnıza yakamı sıyıracak planlarla meşgul etmeliydim. Henry buna inanmak istemiyordu ama suratındaki o gerçeklik duvarını da aşamıyordu. Çenesini kasarken hatları kemiklerin vurgunluğuyla doluşmuştu. "Esprili bir dilin var ama güldürmeyecek kadar soğuk. Madem seni ölüler diyarına yolculayacaklar neden hâlâ yanlarındasın? Mühürlüler boşa zaman harcamayı sevmez, başlarından bela eksik olmaz. Onları tanıyabilecek be bazılarına bela olabilecek kadar yaşadım en azından." Yutkunurken kapana kısıldığımı hissettim. Henry'nin bakışları delip geçerken direnebilir miydim, doğru düşünebilir miydim emin değildim. Oysa o bir hayaletti; duygulardan yoksundu fakat bir şekilde dünyaya yapışıp kalmıştı. Henry canlı görünmesine rağmen etkisizdi, bense hâlâ yaşayan hücrelere sahiptim. Henry'nin ciğerlerine nefes dolmuyordu, bunun tersini başardığımı belli etmek istercesine keskin soludum. Henry'nin kafatasının içini gerçek bir beyin yerine ölü bir ruhun kalıntıları doldururken benim vücut sistemimde dolaşan ve ardı arkası kesilmeyen canlı düşünceler vardı; her birinin sinir uçlarımda titreştiğini hissedebiliyordum. "Çünkü ben ne sizden, ne onlardan, ne de olması gereken o normallikten biri değilim. Ruhumun rengi, kalkanı farklı ama bu merak uyandırmaktan çok kafa karışıklığına son vermek için ortadan kaldırılması öngörülen bir değişim. Yani senin beni öldürüp bedenimi ele geçirmen, ikinci bir ölüme hazırlanman demektir. İlkinde hayatına nasıl veda ettiğini bilmiyorum. Eğer bedenime girersen ikincinin ise mühürlülerin elinde son bulacağına eminim." Henry duruşunu dikleştirdi. Sanki ben konuştukça küçülmüş, kamburu çıkmıştı. Ona göre bir hayaldi anlattıklarım, hepsi kurguladığım masalın giriş ve gelişme bölümleriydi. Sonucu ise ellerinin arasına fısıldanacaktı, beni öldürmeyi daha fazla istiyordu. Gözleri şeytani bakıyordu.  "Ruh rengi saçmalığını bile öğrenmişsin fakat sana tam anlamıyla inanmam için bunları doğru söylemen gerekiyor ki elbette yanılacaksın ve biraz dinlenmek için mola verdiğim hedefime tekrardan atılmamı sağlayacaksın." Komodine o kadar sıkı yaslanmıştım ki bacaklarımın arkasında çizgiler oluştuğunu görmeden bilebiliyordum. Yine de Henry bana inanmıştı ya da inanmak üzereydi. Önceden sadece dalga içeren bir ses tonu vardı şimdi ise buna öfke karışıyordu, yani yeniliyordu. Buraya geldiğini, boşuna çabaladığını, hata yaptığını düşünmek üzereydi. "Mühürlüler elbette kızıl, siz ise siyahsınız."  Alexander'ın söylediği gibi kara bir toz bulutu olarak dile getirmeye çekinmiştim. Sahiden şu anda neredeydi? Kalbim yine merakla çarparken Henry'nin duymayı beklediklerine büyük bir güçle, yeniden odaklandım.  "İnsanların ruhunu görmek mümkün değildir, kemik rengi bir ışıltıyla sarmalanmışlardır. Ben ise," dediğimde gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım. "Şüphe uyandıran bir griyim. Yani bir çöp torbası rengi, havadaki kasvetli bulutların tonunda, soluk duvar boyası gibi, yerdeki çakıl taşlarından göze çarpmayanıyla aynı renk skalasındaki." Kesik kesik konuşmuştum. Kendimi böylesine önemsiz göstermek ve aşağılamak alnımın üzgün bir ifadeyle kırışmasına yol açmıştı. Dudakları büzüşen Henry böyle bir şey duymayı beklemiyordu. Şüpheli biri mühürlülerden nasıl bilgi koparabilirdi ki? Gözleri benimle buluştuğunda kapalı ağzının altından yanaklarının içini kemirdiğini görebiliyordum. Cathy bir yalancıydı, her şeyi bilen ama kendisini olmadığı şekilde sunan bir yalancı. "Sen bir yalancısın. Her şeyi bilen ama kendisini olmadığı şekilde sunan bir yalancı," dedi kısık bir sesle. "Öyleyse sen fazlasıyla mühimsin. Kendini niçin böylesine önemsiz benzetmelerle örneklendiriyorsun ve kafana kağıttan bir taç geçiriyorsun ki? Biz altınız, mühürlüler ise paslanmış bir bakır. İnsanları bazen faydalı olan bir demir olarak düşünebilirsin. Dünya gördüğün gibi üç madene sarmalanmış durumda. Sen ise buraya dördüncü bir başlık ekliyorsun demek; Gümüş." Bana birkaç adım atarken söylediği şeylerden kendisi bile gururlanmış duruyordu. "Madem grisin o halde parlak olanı, üzerine en güzel oymalar yerleştirilenisin." Sinir bozucu adımlarını durdurup, tiksintiden titreyen bedenimin önünde ellerini göğsüne birleştirip saygıyla eğildi. "Gri olduğunuz kadar güzelsiniz de, Bayan Vera." Yerlere kadar eğilen Henry'nin omuzuna geriye iteklenmesine sebep olacak bir tekme savurdum. Çıplak ayaklarım onun ceketine değince bile karıncalanmış, parmaklarımın ucu ve topuğum ıslanmıştı. Hayalet sinirle gülümseyip doğrulurken gözlerini ayırmıyor, öldürücü bir karşılık bekliyordum. Ayağımı döşemenin yüzeyine silerken ona vurmak dahi istemediğimi, öylesine büyük bir tiksinti duyduğumu fark ettim. Bu yaratık eğer başarabilirse ruhumu güçlü bir şırıngayla alacak, hayatın son ışığına doğru püskürtecekti. Huzura kavuşan gri ruhum havada süzülürken geride kalan bedenimde artık bir hayalet yaşayacaktı ve onun Vera olduğunu düşünüp yaklaşan herkes bir canavarın yamacına gelmiş olacaktı. Alexander şu anda her neredeyse belki hapis kalmaya devam edecekti, geri dönmeyi başarsa bile yanılmalarla kaplı hayatına merhaba diyecekti. Sarah'ı bulabilir miydi? Ona zarar verip paramparça edebilir miydi? Ya Demre, ulaşmayı başarıp buraya gelmek isterse Vera görünümlü Henry ne yalanlar söylerdi? Çok korkuyordum ve bu yüzden ölmek istemiyordum. Kaçışım olmadığı için tüm bunları geri püskürtüp, dokunmaktan tiksinti duyduğum bedeniyle hararetli bir kavgaya girebilir miydim? Tutamadığım yaşlar gözlerimden yuvarlanırken, "Beni rahat bırakman mümkün mü bilmiyorum ama bu bedene giremeyeceksin! Ailemi, arkadaşlarımı kıramayacak, mühürlüleri yalanlarınla kandıramayacaksın!" diye haykırdım. Vuruşum sert değildi fakat Henry omzunu ovuşturdu. Başını sağa sola sallarken kapatmadığımız camdan içeriye giren rüzgârın, kahverengi saçlarımı savurmasını izledi. "Bana kucak açmanı beklemiyordum. Fazla çirkinim, öyle değil mi? Hatta fazla ölü." Sözcükler ağzından dökülüp göklerin yansıyan sesine karışırken aynalı masaya yürüdü. Çok ıslaktı, saatlerce yağmurun altında dikilmişti, eğer insan olsaydı bu bekleyiş ve vücudunu kırbaçlayan rüzgâr onu kesinlikle hasta ederdi. Aynadaki yansımasını izlerken beni de görebiliyordu. Elimden gelse duvarın içinde kaybolup kiremitlerin arasına süzülecektim. Henry işaret parmağını dudak kenarlarında gezdirdi, başını yana eğip burnundaki güçlü çıkıntıya dokundu, kafasına yapışan ve kulaklarını örten ıslak saçlarını gözden geçirdi. Yapış yapıştı, fazla ıslaktı, kuruması için bir ateşin önünde saatlerce oturması gerekirdi. Ya da fırtına altında süzülen yağmur yemiş günahlı ruhunu ancak cehennem ateşi kurutabilirdi. "Bu ben değilim," diye fısıldadı. "Benim gözlerim güneşli bir gökyüzündeki açık maviydi. Burnum girdiğim kavgalar sonucunda yara bandından eksik olmasa da böylesine yabancı değildi. Saçlarım ise sarıydı, bu özelliğimi babamdan almıştım." Aynadaki bakışları benimle buluştu ve onu dinlediğimi görebiliyordu. Hızla bana döndü, çirkin bir şekilde gülümsedi. "Ve ağzım çok daha güzeldi. Her zaman büyüleri fısıldıyor olsam da kendime has tılsımlı kelimelerim vardı." Abajurdan sızan ışığın aydınlatmaya çalıştığı Henry'nin suratında bahsettiği kusursuz ifadeyi göremiyordum. Göğü yırtan ve uzun ışın kılıçları gibi havayı delen şimşeklerin yarattığı saniyelik parlaklıklar yalnızca bir hayaletin yüzünü seçebileceğim yansımalar oluşturuyordu. Neden ben diye sormama gerek yoktu. Doğru kişi olduğumu düşünmüş, belki de geri kalan tüm kötü gayeliler gibi yok olmamı istemişti. Diğerlerinden farklı olarak canımı aldıktan sonra bile bizzat benimle kalmayı. "Sen zaten bir hayalet değil misin? Neden bir bedene ihtiyacın var ki? Beni ele geçirmeye katıksız ruhunla gelemez miydin?" Sadece zaman kazanmak istiyordum ve kuruyan dudaklarımı yalayarak kendimi konuşmaya daha çok hazırladım. Donuk gözlerini açık camdan dışarıya diken Henry, burnunun ucunu kaşıdı. "Etkisinde kaldığın filmleri bir kenara bırak," dedi ilgisiz bir sesle. "Hayaletler bedene sığınmazken hiçbir işe yaramazlar, elime bir bıçak alsaydım şeffaf tenim içinden geçerdi onu tutamazdım bile." Gözlerini duvarların üzerinde dalgalandırdıktan sonra bana bakınca kahkaha attı. "Merak etme seni parçalamayacağım yani en azından şimdilik böyle bir niyetim yok, tabii bunu kolaylaştırırsan. Haydi gel artık ve işimizi bitirelim." O kadar çok geriye gittim ki kayan abajur komodinin üzerinde yan yattı ve artık ışık çok garip açılarla bizimle beraberdi. "Bana sakın yaklaşma!" Hiçbir şey ifade etmeyen sözleri yinelemek zorundaydım, boğazım patlayana kadar devam edecektim. "Her şeyi berbat edip romantik ışığımızı neden böylesine yok ediyorsun?" Gözleri döşemenin üzerinde, geniş dolabın yüzeyinde dolaştı. Kırılan ışın demetleri her yere dağılmış gibiydi ya da avına bakmaktan gözleri parlamıştı. "Hey, oldukça solgun görünüyorsun. Duş almak ister misin? Ah, neyse zamanımız değerli ben senin yerine halledebilirim, ölmeden önce yorulmana gerek yok." Söylediklerini yapacaktı, kesinlikle son nefesimi Henry'nin çamur kalıntılı ellerinde verecektim. Küf kokusu burnuma doldu, üşüyordum, vücudum seyirmeğe başlamıştı. Sanki dokunmadan sadece bakışlarıyla, kulaklarıma yankılanan titrek sesiyle benim de ölmemi, kendisiyle aynı yakada yer almamı sağlıyordu. "Çok fazla düşündün tatlım, inan bana bu kadarına gerek yok. Yalnızca nefesini tüketecek şekilde, acısız ölmeni sağlayacağım. Güzel boğazını parmaklarım sararken, sen de huzura sarılacaksın." Gözlerini odada dolaştırdı, başını yukarıya kaldırdı. "Sanıyorum ki burada ancak tavana kadar yükselebileceksin belki sonrasında pencereden dışarıya. Çünkü yakınındaki hava akımı seni kapsülüne dahil edecek, filmlerdeki gibi duvarın katmanlarını aşıp çatıya kadar uçmayacaksın. Ama korkmana gerek yok, yıldırımlar seni sürüklemez ve de saydam teninde şaklayamaz. Bunların hepsi tecrübeyle sabit. İnan bana yaşamak, hele ki mühürlülerin arasında var olmak iyi bir şey değildir. En iyisi yok ol ve bırak ben senin yerine tüm bunlarla baş edeyim." Henry adımlarını yeryüzündeki en ürkek canlıya atar gibi temkinliydi. Saçlarımdan ince bir tutam esintiden dolayı dudaklarıma yapıştı, iteklemedim. Hatta bunu fark etmemiş gibi davranarak gırtlağımı oynatacak kadar derin yutkunuyordum. Sanki son soluklanmam, hayatta olduğumu haykıran final çırpınışlarımdı. En kötüsü de mücadele edememekti. Karşımda kozları eşit olan bir düşman yoktu. Henry daha çok yaklaştı, ıslanmış yaprakların yapıştığı botları adım attığı yerde kirli bir görüntü bırakıyordu. Aramızda sadece birkaç adımlık mesafe kalmıştı, gözlerimi kıstım. Kirpiklerim bakışlarımın önüne sıralanan demir parmaklıklara dönüşmüştü. Ona bakmaya devam ettikçe kendimi zindanda hissediyordum. Keşke annemin kolyesini her seferinde dolabın dibine gömmeseydim, son anımda boynunda sallanmasına ihtiyacım vardı. Henry döşeme tahtalarına ağırlığını vererek bir adım daha attı. Demir parmaklıkları kırmak ister gibi gözlerimi sımsıkı kapadım.  "Canın cehenneme," diye fısıldadım. "Ve burası cehennem değil," dedi yeni bir ses.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE