Ertesi sabah orman, üzerine çöken gri sis tabakasıyla sanki tüm dünyadan elini eteğini çekmişti. Malikanenin geniş salonunda, şöminenin külleri soğumuş, yerini buz gibi bir gerginliğe bırakmıştı. Lara, pencerelerin önünde durmuş, bahçe kapısından girecek olan o siyah arabayı bekliyordu. Baran ise çalışma masasında, önünde duran o eski fotoğraf karesine bakarak son sigarasını içiyordu. Odanın içinde asılı kalan tütün kokusu, yaklaşan fırtınanın habercisi gibiydi.
Kapının önünde bir aracın fren sesi duyulduğunda, Lara’nın kalbi göğüs kafesini zorlamaya başladı. Vedat ve iki silahlı adamın eşliğinde, yaşlanmış ama hala dik durmaya çalışan bir adam araçtan indi. Yavuz Aydın. Lara’nın "adalet kalesi" olan babası, şimdi o kalenin yıkıntıları arasında yürüyen bir mağlup gibiydi.
Yavuz, salona adım attığında gözleri önce kızını buldu. "Lara," dedi sesi titreyerek. "Seni buradan alıp götürmeye geldim. Bu adamın yanında güvende değilsin."
Baran, yerinden ağırça kalktı. Masanın üzerindeki sigarasını küllüğe bastırıp Yavuz’a doğru yürüdü. Her bir adımı, odadaki sessizliği yırtan birer balyoz darbesi gibiydi. "Güven mi?" diye sordu Baran, sesi bir bıçak kadar keskin ve duygusuzdu. "Yirmi yıl önce o dosyayı kapatıp beni bu karanlığın ortasında bıraktığında Lara’nın ne kadar güvende olduğunu düşündün mü, Yavuz Müdür? Yoksa sadece kendi vicdanındaki o lekeyi mi örtmeye çalıştın?"
Yavuz Aydın, bakışlarını Baran’a çevirdi. Gözlerinde derin bir pişmanlık ve aynı zamanda tarif edilemez bir korku vardı. "Senin baban... O sandığın kadar masum değildi Baran. Ben sadece daha büyük bir felaketi önlemeye çalıştım. Eğer o gece o operasyonu durdurmasaydım, bugün ne sen hayatta olurdun ne de Lara."
Lara, iki adamın arasına girdi. "Yalan söylemeyi bırak baba!" diye bağırdı. Sesi odanın yüksek tavanlarında yankılandı. "Fotoğrafı gördüm. 2006 yılındaki o geceyi... Neden bizi birbirimize bu kadar bağladın? Neden beni onun şirketine gönderilmem için bir piyon gibi kullandın?"
Yavuz’un omuzları çöktü. "Çünkü seni koruyabilecek tek kişi oydu Lara. Kadir Ersoylu’nun adamları seni bulduğunda, benim gücüm yetmeyecekti. Seni en güvenli yere, aslanın inine gönderdim. Baran’ın sana olan nefretinin bir gün aşka dönüşeceğini, onun seni benden bile daha iyi koruyacağını biliyordum."
Baran, duydukları karşısında kısa bir an duraksadı. Planladığı intikam, babasının katili sandığı adamın aslında Lara’yı kurtarmak için yaptığı bir hamle miydi? Yoksa bu sadece Yavuz’un son bir manipülasyonu muydu? Baran, Lara’nın beline elini koyup onu kendine çekti. Bu hareket, bir sahiplenme değil, dünyaya karşı bir meydan okumaydı.
"Eğer bu bir oyunsa," dedi Baran, Yavuz’un gözlerinin içine bakarak. "Lara artık senin piyonun değil. O benim kadınım. Ve senin geçmişindeki o lekeyi temizlemek için değil, kendi geleceğimizi kurmak için burada kalacak. Ama şunu bil Yavuz Müdür; Kadir Ersoylu’nun kellesini almadan bu hikaye bitmeyecek. Ve o gün geldiğinde, senin de nerede duracağına ben karar vereceğim."
Yavuz, kızına son bir kez baktı. Lara’nın gözlerindeki o sarsılmaz kararlılığı gördüğünde, onun artık kendi kızı değil, Baran Sancaktar’ın "İlle de sen" dediği o vazgeçilmez lekesi olduğunu anladı. Hiçbir şey söylemeden arkasını döndü ve malikaneyi terk etti.
Lara, babasının gidişini izlerken içindeki o küçük kız çocuğunun tamamen öldüğünü hissetti. Şimdi yanında duran bu adam, onun tek gerçeğiydi. Baran, Lara’nın saçlarını koklayarak onu göğsüne yasladı. "Zor olan bitti," diye fısıldadı. "Şimdi asıl savaş başlıyor. Hazır mısın?"
Lara, başını kaldırıp Baran’ın o karanlık gözlerine baktı. "Seninle olduğum sürece, her şeye hazırım. İlle de sen, Baran. Ölümüne kadar."
O gün, orman malikanesinde sadece bir hesaplaşma bitmemişti; İstanbul’un yeraltı dünyasını kökünden sarsacak olan o büyük fırtınanın fitili ateşlenmişti. Baran ve Lara, artık sadece iki aşık değil, aynı amaca hizmet eden iki suç ortağıydı. Ve onların aşkı, dökülecek olan kanla daha da büyüyecekti.
Yavuz Aydın’ın aracının lastik sesleri ormanın derinliklerinde sönüp gittiğinde, salona çöken sessizlik bir cam kırığı kadar keskindi. Lara, olduğu yerde çivilenmiş gibi dışarıdaki gri boşluğa bakıyordu. Az önce duyduğu her kelime, yirmi yıllık hayatının üzerine inşa edildiği o beyaz yalanlar kalesini yerle bir etmişti. Babası onu bir piyon olarak kullanmamış olabilirdi ama onu aslanın inine, canını yakacağını bildiği bir adamın kollarına bilerek itmişti. Bu "koruma" biçimi, Lara’nın ruhunda babasına duyduğu o sarsılmaz güveni bir anda buharlaştırmıştı.
Baran, elini Lara’nın belinden çekmedi. Aksine, parmaklarını kadının ince beline daha sertçe geçirdi; sanki onu bırakırsa Lara’nın o sisli ormanda kaybolup gideceğinden korkuyordu. Baran’ın göğsü, hala içinde bastırmaya çalıştığı o vahşi öfkeyle inip kalkıyordu. Yavuz Aydın’ın "onu korumak için sana gönderdim" itirafı, Baran’ın intikam hırsını bir anda boşluğa düşürmüştü. Hedefi olmayan bir mermi gibiydi şimdi; yakıcı, hızlı ama rotasız.
“Bana bak Lara,” dedi Baran. Sesi, az önceki kükremesinden çok daha tehlikeli bir sakinliğe bürünmüştü.
Lara, yavaşça ona döndü. Yeşil gözleri dolmuştu ama akmıyordu; o yaşlar artık bir kederin değil, bir uyanışın simgesiydi. “Bana neden bakayım Baran? Artık baktığım her yerde bir yalan, her dokunduğum yerde bir leke var. Babam... O adamın gözlerine baktığımda sadece bir kahraman görürdüm. Şimdi ise sadece bir korkak görüyorum.”
Baran, kadını omuzlarından tutup sarsmadan kendine çekti. “O korkak, senin hayatını kurtarmak için benim hayatımı cehenneme çevirdi. Ama bir şeyi doğru hesaplamış Lara. Seni benden başka kimse bu dünyadan saklayamazdı. Çünkü ben, senin için dünyayı yakarken, o yangında seninle birlikte yanmayı göze alabilecek tek adamım.”
Lara, başını Baran’ın sert göğsüne yasladı. Gözyaşları sonunda Baran’ın gömleğinin kumaşını ıslatırken, içindeki o kimsesizlik hissi Baran’ın varlığıyla dolmaya başladı. Baran, kadını kucağına alıp üst kattaki odaya, o her şeyin mühürlendiği sığınağa doğru taşımaya başladı. Vedat ve diğer adamlar, patronlarının bu sessiz ama derin fırtınasını bildikleri için gölgelere çekilmişlerdi.
Odaya girdiklerinde Baran, Lara’yı ayaklarının üzerine bıraktı ama geri çekilmedi. Odanın içindeki loş ışık, pencereden sızan gri havayla birleşerek mistik bir atmosfer yaratıyordu. Baran, Lara’nın yüzünü ellerinin arasına aldı. Başparmağıyla kadının alt dudağını yavaşça ezerek geçti. “Bugün her şey öldü Lara,” diye fısıldadı. “Babanın yalanları, benim anlamsız intikamım... Sadece biz kaldık. Sadece bu leke kaldı.”
Lara, ellerini Baran’ın gömleğinin düğmelerine götürdü. Parmakları titriyordu ama kararlıydı. “O zaman beni bu geçmişten kurtar Baran. Beni sadece senin olduğun, sadece teninin gerçek olduğu bir yere götür.”
Baran, bu daveti bekliyormuş gibi Lara’nın üzerindeki ince kazağı tek bir hamlede sıyırıp attı. Lara, odanın serinliğinde ürperirken Baran’ın sıcak elleri kadının çıplak omuzlarına kondu. Baran, Lara’nın boynundaki o izi, kendi imzasını bir kez daha dudaklarıyla mühürledi. Öpüşleri bu sefer daha derin, daha acelesiz ama çok daha talepkardı.
Lara’yı yatağa yatırdığında, aralarındaki o 'ille de sen' çekimi odadaki havayı bile elektriklendirmişti. Baran, kadının üzerine eğilip gözlerinin içine baktı. “Seni öyle bir sahipleneceğim ki, damarlarında akan kanda bile benim ismimi hissedeceksin Lara Aydın. Babanın kızı olmayı bırakıp, Baran’ın lekesi olmaya hazır mısın?”
Lara, cevap vermek yerine Baran’ın boynuna sarılıp onu kendine çekti. Baran, kadının bacaklarını aralayıp araya girdiğinde, aralarındaki o gerilim bir patlamaya dönüştü. Elbiseler hızla yere saçılırken, tenin tene değdiği o an, her iki ruhun da dünyadaki tüm o kirlilikten arındığı tek andı. Baran’ın elleri Lara’nın vücudunda bir harita çizer gibi geziyordu. Göğüslerini avuçlayıp uçlarını diliyle şımartırken, Lara’nın ağzından çıkan o boğuk iniltiler Baran’ın vahşi tarafını daha da tetikliyordu.
İçine girdiğinde, her ikisi de aynı anda nefeslerini tuttu. Bu sadece fiziksel bir birleşme değildi; bu, iki yaralı geçmişin birbiri içinde erimesiydi. Baran, Lara’nın ellerini başının üzerinde sabitledi ve parmaklarını parmaklarına kenetledi. “Bana bak,” dedi Baran, alnından süzülen ter damlası Lara’nın göğsüne düşerken. “Beni gör. Bu anın, bu acının ve bu zevkin sahibi sadece benim.”
Lara, Baran’ın her bir hamlesinde biraz daha kayboluyordu. Vücudunun her bir hücresi Baran’ın ritmiyle titrerken, dışarıdaki o karmaşık dünya, babasının ihaneti ve Kadir Ersoylu’nun tehdidi yok olmuştu. Sadece Baran’ın sertliği, kokusu ve o bitmek bilmeyen tutkusu vardı. Baran hızlandıkça, Lara’nın tırnakları Baran’ın omuzlarında derin izler bırakıyordu; yeni birer leke, yeni birer mühür...
“İlle de sen,” diye inledi Lara, doruk noktasının eşiğindeyken. “Sadece sen, Baran...”
Baran, Lara’nın bu itirafıyla birlikte kendini tamamen bıraktı. Doruğa ulaştıklarında, odadaki tek ses onların birbirine karışan nefesleri ve dışarıdaki rüzgarın uğultusuydu. Baran, tüm ağırlığıyla Lara’nın üzerine çöktüğünde, kalplerinin aynı hızda, aynı amaçla çarptığını duyabiliyordu. Bu sükunet, yaklaşan fırtınanın ortasındaki o güvenli limandı.
Saatler sonra, Lara Baran’ın kolunun altında, adamın çıplak göğsünde parmaklarıyla daireler çizerken; Baran’ın gözleri tavandaki gölgelerdeydi. Huzur gelmişti ama beraberinde büyük bir sorumluluk da getirmişti. Yavuz Aydın’ın uyarısı boşuna değildi. Kadir Ersoylu, Lara’nın hayatta olduğunu ve Baran’ın yanında olduğunu öğrendiğinde, tüm gücüyle saldıracaktı.
“Baran,” dedi Lara sessizce. “Şimdi ne olacak? Babam gitti, sırlar ortaya çıktı. Ama Kadir... O hala dışarıda.”
Baran, kadının saçlarını öpüp onu daha sıkı sardı. “Kadir, babamın katili olmanın bedelini ödeyecek Lara. Ama bu sefer sadece intikam için değil, senin özgürlüğün için savaşacağım. Yarın holdinge dönmeyeceğiz. Yarın, yeraltı dünyasının tüm liderlerini bir araya getireceğim. Onlara yeni kraliçelerini ve benim olanın dokunulmazlığını bizzat göstereceğim.”
Lara, bu sözlerle birlikte hayatının tamamen değiştiğini anladı. O artık bir İK uzmanı değildi; o, İstanbul’un en karanlık adamının kalbinin tek sahibi ve o krallığın ortağıydı. Baran’ın yanındaki yerini almak, elini daha çok kana bulamak demekti belki ama Baran için, o 'leke' için her şeye hazırdı.
Baran yataktan kalkıp üzerine siyah bir bornoz geçirdi. Pencerenin önündeki masaya yürüdü ve oradaki eski fotoğrafı eline aldı. Fotoğraftaki o küçük kız çocuğuna baktı, sonra yatakta ona hayranlıkla bakan kadına. “Sen benim çocukluğumun son masumuydun Lara,” dedi fotoğrafı şömineye atarken. “Şimdi ise benim karanlığımın tek gerçeğisin. Ve yemin ederim, bu gerçeği kimsenin kirletmesine izin vermeyeceğim.”
Fotoğraf alevlerin arasında kıvrılarak yanarken, geçmişin son kalıntıları da o odada kül olup gitti. Artık sadece gelecek vardı; kanla yazılacak, tutkuyla mühürlenecek ve 'ille de sen' çığlıklarıyla yankılanacak bir gelecek.
Baran, Vedat’a kısa bir mesaj attı: “Tüm masaları hazırla. Yarın gece Mahzen’de büyük hesaplaşma var. Kadir Ersoylu’nun biletini bizzat keseceğim.”
Lara, Baran’ın yanına gidip arkasından ona sarıldı. Başı, adamın geniş sırtındaki tırnak izlerine değiyordu. O izler, o geceki savaşın ve tutkunun nişanıydı. Dışarıda orman, yeni bir güne hazırlanırken; içeride iki ruh, birbirine ebediyen bağlanmış bir halde, kaderlerine yürüyecekleri o karanlık sabahı bekliyorlardı.