BÖLÜM 5- ARINMA GECESİ

1017 Kelimeler
Limuzinin pencerelerine çarpan yağmur damlaları, sanki gökyüzünün az önceki kanlı hesaplaşmaya döktüğü gözyaşlarıydı. Lara, elindeki metalin soğukluğunu hala avuçlarında hissediyordu; oysa silahı koltukta bırakalı dakikalar olmuştu. Baran’ın ıslak gömleğinden yayılan tütün ve barut kokusu, arabanın içindeki o yoğun, havasız atmosferi daha da ağırlaştırıyordu. Baran, tek bir kelime etmeden kadını kolunun altına çekmiş, başını göğsüne bastırmıştı. Lara, adamın kalp atışlarını duyabiliyordu; bir makine kadar düzenli, bir fırtına kadar güçlüydü. Kendi kalbi ise hala Mahzen’in karanlık koridorlarında takılı kalmıştı. Şoför, İstanbul’un karmaşık trafiğinden sıyrılarak şehirden uzaklaşan, ormanlık alana doğru uzanan ıssız bir yola saptı. Lara, nereye gittiklerini sormadı. Zaten Baran’ın yanında olduğu sürece "nereye" sorusunun bir önemi kalmamıştı; o artık bir varış noktasına değil, bir kadere hapsolmuştu. Araba, devasa demir kapıların arasından geçip çam ağaçlarının arasına gizlenmiş, modern ama taş dokusuyla antik bir kaleyi andıran malikanenin önünde durdu. Burası Baran’ın en gizli sığınağıydı; sadece en güvendiği birkaç kişinin bildiği, dünyanın geri kalanından izole edilmiş bir krallık. Baran arabadan indiğinde, Lara’nın kapısını bizzat açtı. Onu kucağına almak için uzandığında Lara hafifçe geri çekildi. "Kendim yürüyebilirim," dedi sesi hala hafifçe titrerken. Baran, kadının gözlerindeki o kırılgan ama inatçı ışığa baktı ve sadece başıyla onayladı. Ancak yürürken elini Lara’nın belinden bir saniye bile çekmedi; sanki bıraktığı an kadının bir sis bulutu gibi dağılmasından korkuyordu. İçeri girdiklerinde şöminenin başında bekleyen Vedat, Baran’a kısa bir rapor verdi. "Bölge temiz abi. Kadir’in adamları sınırı geçmeye cesaret edemez. Doktor yolda, senin omzundaki sıyrığa bakması lazım." Baran, elinin tersiyle Vedat’ı susturdu. "Doktor kalsın. Lara’ya bir şeyler hazırlatın ve sonra herkes çekilsin. Bu gece burada kimseyi istemiyorum." Baran, Lara’yı üst kattaki devasa, camları ormana bakan odaya çıkardı. Odadaki loş ışık, şömineden gelen çıtırtılarla birleştiğinde dışarıdaki vahşetten tamamen uzak bir sığınak yaratıyordu. Lara, odanın ortasında durup üzerindeki o kan kırmızısı, şimdi yağmurdan ve kirden ağırlaşmış elbiseye baktı. Aynadaki yansıması ona yabancı bir kadını gösteriyordu; saçları dağılmış, makyajı akmış ve gözlerinde bir adamın canını almış olmanın o ağır gölgesi... Baran arkasından yaklaşıp ellerini Lara’nın omuzlarına koydu. "O elbiseyi çıkar," dedi sesi emir kipiyle değil, bir şifacı yumuşaklığıyla. "Onun üzerindeki her izi, bu gecenin her hatırasını suyla yıkayıp atacağız." Lara, itiraz etmedi. Baran, elbisenin fermuarını yavaşça indirdiğinde kumaş hışırdayarak yere düştü. Lara, sadece iç çamaşırlarıyla kaldığında üşüyeceğini sandı ama Baran’ın bakışlarındaki o kor ateş, odayı ısıtmaya yetiyordu. Banyoya geçtiklerinde, devasa küvet çoktan buharlar saçan sıcak suyla dolmuştu. Baran, Lara’yı suyun içine nazikçe bıraktı ve kendisi de kenara oturdu. Elindeki süngerle kadının omuzlarındaki, kollarındaki barut kokusunu ve kiri temizlemeye başladı. Her bir dokunuşu bir ayin kadar kutsaldı. Lara, sıcak suyun içinde gevşerken gözlerini kapattı. "Ellerim," diye mırıldandı. "Hala o silahın ağırlığını hissediyorum Baran. O adamın... son bakışını." Baran, kadının ellerini suyun içinden çıkarıp öptü. "Sen bir suçlu değilsin Lara. Sen benim yanımda, benim dünyamda hayatta kalan bir savaşçısın. O mermi, bizim ilk bağımızdı. Şimdi o bağın acısını bana bırak, sen sadece huzuru hisset." Baran, üzerindeki ıslak kıyafetlerden kurtulup suyun içine, Lara’nın arkasına yerleştiğinde; Lara başını adamın çıplak göğsüne yasladı. Sudan gelen buhar ve Baran’ın teninden yayılan o tanıdık koku, kadını bir koza gibi sardı. Dakikalarca konuşmadan, sadece birbirlerinin nefeslerini dinleyerek öylece kaldılar. Ancak sessizlik, aralarındaki o bitmek bilmeyen tensel tansiyonu daha da körüklüyordu. Baran’ın elleri suyun altında, Lara’nın karnında dairesel hareketler çizmeye başladığında, kadının vücudu bir kez daha elektriklenmişti. Mahzen’deki o vahşi sevişmenin yerini, şimdi daha derin, daha keşfedilmeyi bekleyen bir tutku alıyordu. Baran, kadını suyun içinden çıkarıp büyük, beyaz bir havluya sardığında; Lara’nın gözlerindeki o puslu bakış her şeyi anlatıyordu. Onu yatağa yatırdığında, odadaki tek ışık kaynağı şöminenin turuncu alevleriydi. Baran, Lara’nın üzerine eğildiğinde saçlarından damlayan su damlaları kadının göğsüne düştü. "Seni mahvedeceğim demiştim," diye fısıldadı Baran, sesi karanlığın içinde kaybolurken. "Ama bu sefer seni kendimle yeniden inşa edeceğim." Baran’ın dudakları Lara’nın dudaklarıyla buluştuğunda, bu bir savaştan çok bir teslimiyetti. Lara, adamın alt dudağını dişleyerek onu kendine daha çok çekti. Baran’ın elleri, Lara’nın ıslak teninde kayarken her bir kıvrımı ezberlemek ister gibiydi. Dilinin her hamlesi, kadının ağzının içinde yeni bir yangın başlatıyordu. Lara, bacaklarını Baran’ın beline dolayarak aradaki tüm mesafeyi yok etti. Baran, kadının boynundan aşağıya doğru yakıcı öpücükler bırakarak ilerledi. Göğüs uçlarını diliyle şımartırken, Lara’nın elleri çarşafları sıkıca kavramıştı. "Baran... Lütfen," diye inledi Lara. Bu "lütfen" artık bir durma çağrısı değil, bir mutlak birleşme arzusuydu. Baran, kadının kalçalarını kavrayıp onu kendine göre hizaladığında, gözlerindeki o siyahlık tamamen hırsla dolmuştu. İçine girdiğinde, her ikisi de aynı anda derin bir nefes aldı. Bu seferki birleşme yavaştı, her santimi hissederek, her bir sinir ucunun birbirine değmesine izin vererek... Baran, Lara’nın ellerini başının üzerinde sabitledi ve parmaklarını parmaklarına kenetledi. "Bana bak," dedi sesi titrerken. "Beni hisset. Ruhunun en derinindeki o lekenin nasıl büyüdüğünü gör." Lara, gözlerini ayırmadan Baran’ın her bir hamlesine karşılık verdi. Vücutları, şöminenin alevleri altında altın rengi bir parıltıyla terden sırılsıklam olmuştu. Baran’ın ritmi arttıkça, Lara’nın dünyası sadece bu adamın gözlerinden ibaret hale geldi. Her bir itişte, dışarıdaki o kanlı dünya biraz daha uzaklaşıyor, yerini sadece bu odaya ve bu iki bedene ait bir cennete bırakıyordu. Baran, Lara’nın kulak memesini dişleyip ismini bir ilah gibi sayıkladığında, Lara zevkin doruklarında, kendi kimliğinin parçalandığını hissetti. Büyük patlama gerçekleştiğinde, ikisi de birbirine tutunarak bu sarsıntıyı karşıladı. Baran, tüm ağırlığıyla kadının üzerine çöktüğünde kalplerinin ritmi tek bir davul sesi gibi birleşmişti. Lara, kollarını adamın boynuna dolayıp onu bırakmak istemedi. Bu sessizlikte, Baran’ın saçlarının arasındaki parmakları kadına ilk kez gerçekten güvende olduğunu hissettiriyordu. Sabaha karşı, ormanın üzerinden sisler yükselirken; Baran hala uyanıktı. Lara, onun göğsünde derin bir uykudaydı. Baran, kadının yüzüne düşen bir saç telini nazikçe kenara çekti. O an, bu kadının sadece bir "leke" olmadığını, onun hayatındaki tek gerçek olduğunu anladı. Ama bu gerçeklik, beraberinde büyük bir bedel getirecekti. Kadir Ersoylu’nun saldırısı sadece bir başlangıçtı; asıl fırtına, Baran’ın kendi geçmişinden gelen ve Lara’yı kökünden söküp atmaya yeminli olan o büyük sırrı öğrendiğinde kopacaktı. Baran, yavaşça yerinden doğrulup pencereye yürüdü. Ormanın derinliklerinde bir yerlerde bir baykuşun sesi yankılandı. Telefonu titredi; Vedat’tan gelen bir mesajdı. "Abi, babasının dosyalarına ulaştık. Lara Aydın’ın neden özellikle senin şirketine seçildiğini bulduk. Durum sandığından daha karmaşık." Baran, arkasına dönüp huzurla uyuyan Lara’ya baktı. Eğer bu kadın ona bir intikam planı olarak gönderildiyse bile, artık çok geçti. Baran Sancaktar, kendi celladına aşık olmuştu ve bu lekeyi temizlemek için gerekirse tüm dünyayı ateşe vermeye hazırdı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE