8 -Son Kez

1496 Kelimeler
Telefonu meşgul değildi, dıt sesi belli aralıklarla kulağımda çınlıyor ve susuyordu. Bir şekilde meşgul olmasını, beni engelli numaralar listesini eklemesini istiyordum. Son dedim şeyi yapması için bir neden yoktu, yapmaması için de öyle... Her bir saniyelik dıt sesi arasında kalbimin nasıl da hızlandığını hissettim. Açsa bile ne diyecektim ki anneme? Ona kızmak istiyordum, tam şu anda bana sarılıp her şeyin geçtiğini iyi olacağını söylemesini isterken telefonla bile benimle görüşmemesinin hesabını sormak istiyordum. Anne demek istiyordum... Aslında sadece onu duymak istiyordum. Öfkemi kusmak, ona bağırmak çağırmak bir kenara içimde daha farklı bir his vardı. Öldüğümü gördüğüm kabustan sonra, işten atılmak, evime bile gidemeyecek kadar korkmak... Sadece gerçekten sesini duymak istiyordum. Bunu Başak dediği için değil, nefretin arkasında yatan özlem yüzünden istiyordum. Belki de sebebi yoktu, babamın kaybından önce annemi kaybetsem de onu geri istiyordum. "Alo..." Bu düşünceler içindeyken telefon açılınca elim ayağıma dolandı. Çok şaşkındım, duymayı beklediğim annemin sesiyken telefonun ucunda küçük bir erkek çocuğu vardı. "Alo, ben..." sözlerimi tamamlamaya çalıştığım tam o anda çocuk da konuşmaya devam etti. "Annem ablamın ödevine yardım ediyor, sonra arayın bir saat kadar sonra müsait olur," dedi bana. Sesinden anlaşılıyordu çocuk en fazla on iki yaşındaydı. Büyük ihtimalle annemin küçük oğlu Batuhan olmalıydı. Bir sekreter gibi konuşuyordu. "Şu an telefonu annene veremez misin? Diğer kızı onu arıyor, konuşmam lazım onunla," diyerek kapatmasına engel oldum. "Kimsin abla sen ya numaran da kayıtlı değil, dolandırıcı falan mısın hadi işine bak." Telefon kapandı. Numaram kayıtlı değildi... Annemin telefonunda numaram kayıtlı değildi. Üvey kardeşim beni tanımıyordu ve annem diğer kardeşimin ödevine yardım ettiği için meşguldü. Elimdeki telefonun ekranına ne kadar süredir boş boş baktığımı hatırlamıyorum, ışık söndü ve ekran kilitlendi. Gözlerimden yaşlar peş peşe süzülüyordu. Bağırarak ağlamak istiyordum. Babamı düşünmeye başladım. Her zaman için mükemmel değildi aramız ama annem gittikten sonra benim için verdiği çabaları biliyordum. Okumam içindi bütün çabası, annem başka bir adamla bizi terk edince birlikte şehir değiştirmiştik. Ne acımasız hayat ben o zamanlarda Batuhan'ın yaşlarındaydım. Annemin bir kere bile ödevlerime yardım ettiğini de hatırlamıyorum. Her neyse daha çok bunu düşünmek istemiyorum, babamı düşünmek içimdeki acıya iyi geliyor şu anda. Annemin aksine babam hayatına başka bir kadın almamış sadece işine odaklanmıştı. O zamanlarda şirkette kalıyordu. Yalnızdım, lise arkadaşlarım beni dışlıyordu. Üniversiteyi derece ile kazanan diğerleri aksine benim o zamanlarda ders çalışmaktan başka yapabileceğim bir şey yoktu. Güvenmiyordum insanlara, ereklere ve özellikle de kızlara. Annem beni bırakıp gitmişti herkes de öyle yapar sanıyordum. Kitaplar alıyordum sürekli, bilim öğreniyordum. Fizik deneyleri için evimizde bir odayı kullanmama izin veriyordu babam. Düşününce o zamanlarda içimdeki yaracı ruhuna hayran kalmamak elde değil. Tübitak yarışmalarını, dereceli sınavları kazanan inanılmaz kızdan şimdi yalnızlığında çürüyen kadına... İşte bu benim hikayemdi. Neden var olduğumu bile bilemeyeceğim bir hikaye. Hayattaki en büyük sevgiden mahrum büyüyen, bilgi ile yaralarını sararken babasını kaybeden kızdım ben. Üniversiteyi dereceyle kazandıktan sonra kısa sürede fizik alanında yapılan yarışmalara katılmıştım. Orada önde gelen öğretmenlerle tanışırken hayatım ilk defa iyiye gidiyordu. Nereden bilebilirdim ki, kazandığım yarışma ödülü almak için gelen babamın trafik kazasında öleceğini... Bunu bilseydim asla bilimle ilgili bir bölümde olmazdım. Kim bilir belki de bu yüzden o günden sonra uzaklaştım fizikten. Parasız da kalınca kenarda kalan her şeyle formasyon alıp en azından öğretmenlik yapacak bir diploma aldım. Bölüm birincisinden bir korkağa böyle dönüştüm işte. Babamın defin işlemlerinde ne annem ne de üvey kardeşlerimden bir haber aldım. Sanki hayatlarında biz hiç olmamışız gibi davrandı. En yakın arkadaşım ve o zamanlar beni anladığına inandığım erkek arkadaşımla ayakta kaldım. Seray ve Yavuz... Yavuz... Yavuz... İki senelik ilişkimin mimarı ve yıkım uzmanıdır kendisi. Benim çekilmez huylarıma o kadar zaman bile zor dayandığını söylemişti. Pek süper bir ilişkimiz yoktu, öyle aldatma ile de bitmedi. Sevgi yokmuş bende, bunu söyledi. Bir kalp yokmuş bende, böyle dedi ve gitti Yavuz. Kalbimde kalan son kişi olduğunu biliyordu giderken yine de durmadı. Şu an annemden ne ara Yavuz'a sardığımı bilmiyorum, sadece bir insanın tek bir tanecik insancığın karşıma geçmesini ve bütün bunların bittiğini söylemesini istiyorum! Bir tanrının varlığına inanmasam da bazen engel olamıyorum kendime, neden böyle bir hayatta hala yaşıyorum ben? Kendime zarar verecek cesaretim olmadığı için mi yoksa gerçekten de her canlının bir amacı var mı? Ne saçmalıyorum! Bombok hayatıma bir bahane arıyorum hala daha! Anlamalıyım işte! Bu hayata hiç gelemem gerekirdi benim! Burada olmamam, o rüyadaki gibi kalbim sökülerek ölmem gerekirdi! Ah, gerçi Yavuz haklı benim bir kalbim olamaz. Kulağımda duyduğum atım sesleri sadece kan pompalayan bir kastan ibaret! Benim varlığım bir hata! "Gak!" Tam o anda karşımdaki ağacın dalına konan karganın sesiyle irkildim. Mavi gözü ile bana bakıyordu, tam arkasında ise... Rüyamda gördüğüm Odin duruyordu. Korkuyla yutkundum ve gözümü açıp kapattığımda Odin gitmişti. Karga hala orada bana bakıyordu. Ellerim ayaklarım titreyerek öylece kaldım. Bir rüzgar esti, yapraklar kıpırdadı, deniz dalgalandı, gökteki yıldızlar bile titredi adeta. "Varlığın bir hata değil." dedi rüzgar, gök ve dalgalar. Kulaklarımda hayat bulan ses bana bunu söylüyordu. Artık aklımı kaçırdığıma emin olarak bağırdım. Haykırarak bağırdım. Bütün gözler bana bakıyordu ama umursamadım. Çiçekli hırkalı kız bile korkarak uzaklaştı benden. Birkaç kişi anlamsızca izledi beni, birkaçı da halime acıdı, ne yazık aralarında kıkırdayanlar da vardı. Bağırsam da yanıma gelmedi kimse, tam karşılarında can çekişiyordum ve yaptıkları sadece izlemekti. Deliriyordum bir kişi bile farkında değildi. Karşımdaki karga ben bağırdıkça daha yüksek sesler çıkartarak gakladı. İnsanlar ondan ürktüğümü sanmış olmalı, birkaç kişi hariç herkes az önce ne yapıyorsa ona devam etti. Ben de bağırmayı kestim, ne yapacağımı bilmiyordum. Titriyordum, soğuk değildi ama üşüyordum ben. Tam o sırada omzumda bir el hissettim. Arkama döndüğümde kalın çerçeveli gözlüklerinden tanıdım, kütüphanede çalıştığım odadaki adamdı o. Kargayı gören adam... "Al bu suyu iç, belli ki bir şeylere canın sıkın," derken yüzünde yine o alaycı gülümseme vardı. Elinden suyu aldım, teşekkür edeceğim sırada arkasına döndü ve gitti. Bir bardak suyla denize bakan çam ağaçlarına doğru yürümeye başladım ben de. Karganın yanına gittikçe uçup ilerliyordu. Onu takip etmeyince garip sesler çıkartarak dikkatimi çekmeyi başarıyordu. Aklımı kaçırdığımı düşünerek yoldaki herkese "Şu kargayı görüyor musunuz?" diye soruyordum artık. İnsanlar benim deli olduğumu düşünerek uzaklaşıyordu benden. "Burada çok karga ve martı olur," diyordu kaçmak yerine cevap verenler, veya şöyle bir ağaçların arasına bakıyorlardı cevaplarını beklemek yerine ben yanlarından ayrılıyordum. Ağaçların sıklaştığı yolun sona erdiği yere vardığımda burada öpüşen birkaç kişi dışında kimse yoktu. Oldukça tenha bir yere varmıştım. Telefonumu elime alıp önüme ışık yapacağım sırada fark ettim, siktir! Telefonum yoktu! Bu aptallığa bir son verip geri dönüp telefonumu arayacaktım. Gak, gak... Tam o sırada ağzında telefonumla karşımdaki ağaca konan kargayı gördüm. "Kes şunu artık," diyerek yanına gittim. Ona her yaklaştığımda bir diğer ağaca süzülüyordu. Aptal karganın peşinde dakikalarca böyle ilerledim. Artık daha önümde kırık bir çit vardı. Karga önce o çite tünedi, ardından da kayalıkların denizle buluştuğu yere geçti. "Bak orada kal, yeter artık!" dedim, elimde hala bir bardak su vardı. Onu neden buraya kadar getirdiğimi bilmiyorum. Yahu neden hala sorguluyorsam, yarın tüm tiwtterda su taşıyan deli olarak görecektim kendimi. Ona niyetle suyu dökmeden çitleri aştım. "Kahretsin, uçup kaçma artık telefonumu bırak!" diyerek karganın yanına ilerlemeye başladım. Mavi gözü ile bana baktı, kayaların üstüne telefonumu bıraktı ve birkaç adım geri çekildi. Uçup gitmek yerine temkinli bir şekilde benim oraya gelmemi bekliyordu. Dürüst olmak gerekirse korkuyu, öfkeyi, hüznü ve delirmeyi aynı anda yaşayarak küçük adımlarla ilerliyordum. Elimdeki suyu en ufak bir ani hareketinde karganın üstüne dökmeyi planlayarak yürüdüm. Dalgalar daha da büyüdü, rüzgar o kadar güçlendi ki kaygan kayalardan aşağıya düşmemek için durmak zorunda kaldım. Gözlerime kaçan tuzlu kum da cabası. Boştaki elimle gözlerimi temizlerken bir küfür savurdum. Kargasına da, telefonuna da, delirmesine de, galipten sesler duymasına da... Gözlerimi tekrar açtığımda karga kafasını sağa yatırmış beni izliyordu. Orada yalnızdık. "Açıkçası başıma saçma sapan bir şey gelmesini beklemiştim, ne bileyim Odin'i görmeyi umuyordum. Hani kalbimi mızrağı ile söken yaşlı adamı," diyerek karganın karşısına geçtim. Gerçekten de onunla konuşuyordum, delirmemin kanıtıydı bu. Ne tuhaftı ona Odin dediğim zaman gaklayarak yanıma yaklaşıyordu. Okuduğum onca şeyden sonra sanırım deniz kenarında gördüğüm bu karga ile panik atak geçirmiştim. Gülerek yere oturdum. Suyu kayalardan birine düşmeyecek şekilde koydum ve elimi kargaya uzattım. "Söyle bakalım, sen Hugin misin yoksa diğeri Munin'mi?" Bu sözlerim üzerine karga yanıma daha da yaklaşarak gözümün içine bakıyor. Her nedense onun adının Munin olduğunu düşünerek gülümsedim. Gerçekten hala arkadan bir yerden, denizden veya gökten Odin'in çıkmasını bekliyorum. Bir süre sessizce oturup denize ve gökyüzündeki yıldızlara baksam da gelen giden kimseler yok... Varsa yoksa çalıların arkasından gelen köpeklerin ve öpüşen aşıkların çok uzaklardaki seslerini duyabiliyorum. "Seni Odin mi gönderdi bilmiyorum Munin ama sanırım burada yapayalnız kalmadığım için mutluyum. Bir karga olsan da beni yanız bırakmadığın için sana teşekkür ederim." Karanlıkta arkasında silik siyah bir iz bırakarak süzülüp kayaya konunca yanımdaki suyu alıp ona eşlik ediyorum. Bir elimde su, tam karşımda kayalara çarpan denizin dalga sesi. Sakin ve huzurlu, hırçın ve acımasız. Oradaki balıklar için hayat, yüzme bilmeyen bir çocuk için ölüm... Hayat gibi deniz de, üstünde güneş varken içini ısıtırken gecenin karanlığı ile boğuyor ona bakanları. Elimdeki bir bardak suya bakınca içinde ters dönmüş deniz manzarasını görmek beni şaşırtmaya yetiyor. "Bak Munin," diyerek kargaya seslendiğimde huzursuzlaştığını hissettim onun. Bir rüzgar esiyor ben ayağa kalkarken. Elimdeki bardağı dudaklarıma götürmeden önce denize bakıp bugün öğrendiğim o kelimeyi söylüyorum. "Skol!"
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE