bc

Kalbini Arayan Kadın

book_age18+
10
TAKİP ET
1K
OKU
time-travel
kickass heroine
kicking
enimies to lovers
soul-swap
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

"Bir kalp almalıyım senden, vereceklerim için..."

Gözlerimin önünde uçuşan ışıklar gittikçe solarken bu sesleri duyuyordum. Konuşmak için verdiğim bütün çabalarım boşunaydı, bırakın ağzımın kıpırdamasını bedenimde tek bir hücre bile artık benim kontrolümde değildi.

Işık soldu, yaşadığım korkunç ızdırap sona eriyordu. Kargaların etrafta uçuşurken kanatlarından yayılan seslerini duyuyordum. Elindeki kalbimi narince tutup tebessüm etti.

Son kez onun sesi kulaklarımda yankılandı, son bir kere.

"Gittiğin yerde kalbini bulmalısın," dediğinde artık yere düştüğümü hissettim.

Ve tüm sesler sustu. Tüm ışıklar söndü, kalbim işte tam o anda artık yoktu. Peki ya öncesi ve sonrası, işte burada anlattıklarım kalbimi arama hikayemdir.

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
1 - Tadı Olmayan Bir Sabah
Yorgunum, gerçekten yorgunum. Uykusuzum, sürekli olarak bir şeyler düşünmekten uyuyamıyorum. Bunaldım ve kemiklerime kadar tükendiğimi hissediyorum. Sabahlara kadar bir sağa bir sola dönüp telefonumla uğraşmaktan, bir amacı olmayan 25 saniyelik videoları saatlerce kaldırmaktan uyuşmuş, uykusuz biri oldum. Aynaya bakınca halka halka derinleşen gözlerimin altındaki morluklarla gerçekten zombilere benziyorum. Zaten ne farkım var ki onlardan çoğu insan gibi ben de yaşayan bir ölüyüm. Hikayeme tam ortasından başlayacağım, başımdan geçenleri anlatmak istiyorum. Her şeyin başladığı günden tam 26 sene ardından... Yani 26. doğum günümden birkaç ay sonrasından... Kafam fazlasıyla dolu olduğu için devrik cümlelerimin yarım kalan kelimelerimin kusuruna bakmamanızı isteyeceğim. Hoş, insan kendi kendine konuşurken kime kusura bakma der onu da bilmiyorum. Benze bu konuda yalmız değilim. Benim gibiler iyi bilir çoğu zaman yerli yersiz kendi kendimle konuşur, kendime cevaplar üretirim. Tıpkı şu an yaptığım gibi. Sanki karşımda birisi beni dinliyor... Kim bilir, belki de içimdeki bu sesi benden başka duyan da vardır. Yani, umarım... Her neyse... Sabah alarmını beş kere erteledikten ve sürünerek yataktan çıkmayı başardıktan sonra nihayet elimi yüzümü yıkayıp kendime gelebildim. Lavabonun cılız sarı ışığında kendime baktım. Yansımada gördüğüm bu ablak surat, karman çorman saçlarla birlikte bana "Selam gününü mahvedeceğim," diyen sivilcelerimle bakışıyorum. Alnımın ortasındaki kocaman biri hariç diğerleri birkaç gündür bana eşlik ediyor. Bu çekilmez hayatıma pembe ve sarı refakatçi oldukları için teşekkür dolu sövgülerimle lavabodan çıkıyorum. Odamdaki dağınık yatak ve sandaylemin üstüne yığdığım kıyafetlerimle başbaşayım. Yatağım bekleyebilir akşam yine dağılacak, zaten son birkaç gündür toplama kelimesini sadece matematik anlamında kullanıyorum. Dolabım, masamın üstündeki her şey, defterlerim ve kitaplarım, yan odada salonumla bir bütün haldeki mutfağımın tezgahı... Tek başıma yaşamanın bana kattığı en kötü alışkanlığımın zafer tacı olarak her yeri bok götürüyor. Dün evime gelirken kendi kendime demiştim oysa, uyumadan önce her şeyi toplayacağım diye. Tıpkı ondan önceki gece dediğim gibi. Her neyse savrukluğumu, pasaklılığımı daha çok dillere destan hale getirmek istemiyorum. Anlarsınız ya özellikle de bir kadın için bu, biraz şey... Utanç verici... Aman, kimse görmüyor bu akşam toplarım. Bu akşam kesin toplarım, kirlileri yıkar temizleri katlarım, asarım. Gerçi toplasam sadece zaman kaybı, bir de ne anlamı var ki? Yine temizler kirlenir, dolap dağılır, tezgah ağzına kadar taşar ve o aptal karıncalar gelir evi basar. Murphy kanunu diye kendimi avuturum. Bu düşünceler eşliğinde kutudan hallice büyük odamdan çıkıp odamdan da küçük salona geçtiğimde duvardaki saate bakıyorum. Evi kiraladığımdan beri saçma bulduğum "Has Un" yazısının yeşili ile parlement mavisi sayıların iç içe geçtiği bu sanat eseri odada ilk gözüme takılan şey. Çirkinlik abidesi dairede akreple yelkovan birnirine o kadar benziyor ki birkaç saniye saatin kaç olduğunu anlamaya çalışıyorum. İki aydır orada duran duvar saatini neden indirmediğimi düşünüyorum yine, kısa sürüyor bu düşünce çünkü saatin sekize çeyrek kaldığını görünce "hassiktir" diyerek odama koşmam bir oluyor. Sandalyemin üstündeki giysilerin arasından siyah bir tişört, siyah pantalon ve yine siyah bir çifti diğerinden farklı çorap alıp hemen üstüme geçiriyorum. Giyinmeye çalışırken masamdaki aynanın önündeki eşyaları şanır şungur deviriyorum. Söylene söylene makyaj çantamı yerden alırken pudramın paramparça olduğunu görüyorum. Bir bu eksikti! Zaten geç kaldım, bir de her yer toz içinde, başlarım böyle işe diyerek öfkemi çıkartacak bir yer arıyorum. Bu girişimimle sandalyeye tekme atıyorum. Zaten tek ayağı sallantıda olan sandalyem çöküyor yere. Yapacağım işe sıçayım... En azından telefonum hala şarjda, anahtarlar da çantamda. Tek bir sorunum var açım kahvaltı yapacak vaktim kalmadı. Yolda giderken bir şeyler alıp yeme fikriyle çıkmaya karar veriyorum. Kapının eşiğinden arkama şöyle bir bakıyorum. Odam sanki eve bir hırsız girmiş de içeride değerli hiçbir şey bulamayıp evin anasını bellemiş gibi duruyor. Gördüğüm zaman oradan kaçmak isteyeceğim bir yer, evet işte bu benim şaheserim! Evden çıkmazsam işe geç kalacağım, daha fazla oyalanamam. Dün bir kere daha geç kalmamam için son uyarımı aldım. Küçükken de okula hep geç kalırdım diye müdür yardımcısına şaka yapmaya çalıştım, tabiki de gülmedi. Eh, artık öğretmen olunca geç kaldığım için özür dilerim öğretmenim, demek yeterli olmuyor. Bir daha bu işten gecikirsem atılacağımı biliyorum. Son kez anahtarlarımı, cüzdanımı kontrol edip evden ayrılıyorum. Ayakkabılarımı giydiğim gibi iniyorum merdivenlerden, sokağa koşar adımlarla çıkıyorum. Her nedense dışarıya çıkınca içime ilginç bir his doğuyor. Buraya geldiğim ilk gün, yaşadığım o hayat dolu enerjim sönüp gittiğini derinden hissediyorum. Artık yerinde yeller esen kocaman gülümsememle ruhsuz bir robota benziyorum. Sadece birkaç ay içinde parlayan gözlerimin ışığı soldu. Çok değiştim, bıkkınlıkla etrafa bakan mor halkalı gözler ve kısacık kestiğim saçlarımla kendimi tanımakta zorlanıyorum. Bir ayda aynaya her baktığımda yaşladığımı izledim. Yaşadığım en berbat histi bu. Okulu bitirdikten sonra başka bir şehre taşınmayı kendi hayatıma atılmayı çok istiyordum. Geleceğimi böyle hayal etmedim, iş başvurum olumlu dönünce atlayıp geldiğim bu yer lanetlemişti beni. Kuru toprağın bir avuç suyu bir andan sünger gibi çekip yok etmesi gibi hayatımdaki her şeyin birer birer ansızın gidişini yaşadım. Her şey buraya gelmemle başlamadı elbette, zaten pek de iyi gitmeyen hayatımda sorunlarım bu günlerde iyice arttı. Üniversite aşkımla mezun olduktan 2 ay sonra yolları ayrıca bile bundan kat kat daha iyiydim. Hatta kedim Çitos evden kaçtığında da bu kadar vasat durumda değildim. Bir yandan yürürken bir yandan bunları zihnimde konuşunca anlıyorum aslında. Sorunum şuydu; yaşadığım boktan olaylardan sonra hislerimi kaybetmiştim. Ne üzüntü ne öfke ne de nefret vardı. Sadece özlüyorum, kalbimde kalan son bir duygu var; özlem... Köşeyi dönerken arık müzik dinlemeye bile tahammülüm olmadığını fark ettim. Kaldırımı seri adımlarla aşarken yoldan geçen arabaların sesleri, karşıdaki inşaattan gelen takırtılar ve daha karga güneşe merhaba demeden kepenkleri açan mahalle esnafının öksürüğü... İnanın böyle hayal etmemiştim hayatımın en güzel yıllarını. Bir kedim bile yok anlıyor musun sözünü geçin, şu an elimdeki otobüs kartında bakiyem bile yetersizdi. Kimse çıkıp da bana güneşli günler var önümüzde demesin, artık yemezler bu kuru lafları! Yemezler derken, yine evin sonundaki yokuşu nefes nefese indiğimde karnımın guruldadığını duyuyorum. En temel ihtiyacımı gidermeden açı açına işe koşarak gidiyorum. Köleden beter bir haldeyim. Köşedeki büfeye varana kadar hızlı adımlarla durmak yok, türü köle, çalış köle, kira parasını ve faturaları öde köle... Büfeye varınca "Günaydın," diyorum NTV izlerken çayını içen adama. Sakalları birbirine girmiş, yüzünde benimkimden de beter bir ifade ile bana bakıyor. Cevap yok. "Bir Winston Slender Blue, bir de bundan abi," diyerek gülümsemeye özen göstererek tezgahın önündeki çikolatayı uzatıyorum. Adamın arkasındaki yansımam gözüme çarpıyor, sahtelik akan iğrenç bir ifade bu. Hani mahçup olmamak için takınılanlardan, en beceriksizcesi yüzümde hayal edin. "Yetmiş beş," diyerek çayını içiyor elimdeki kartı görünce sözüne devam ediyor, "kartla ekstra beş kesiliyor." "Sorun değil, nakit para yok," diyorum çok da umurunda ya. Post cihazını uzatıyor ama hala haberlere bakıyor. "Abi, temassız yok bende yandan geçmeli bu kart," diyorum utana sıkıla. Derin bir nefes alarak bakıyor yüzüme. Eminim içinden ya sabır çekiyor. "Şifre," diyerek yüzüme bakıyor. Biraz duraksıyorum söylesem mi diye. "Al gir," diyerek cihazı son derece bıkkın bir şekilde elime uzatıyor. O demiyor ama şifren sanki çok da sikimde dediğini hemen anlıyorum. Bip, bip, bip, bip ve yeşil tuştan gelen bip. Post cihazından çıkan sigara ve çikolatanın ne kadarının vergi ne kadarının kendi ücreti olduğunu yazan kağıt parçasını önüme atıyor. "Kolay gelsin abi," diyorum aptalca samimi olamaya çalışarak, yine cevapsız kalıyorum ve çıkıyorum. Koşar adım ilerlemem gerektiğinin farkındayım, 15 dakika sonra saat sekiz buçuk olacak, dersin başlama zamanı. Daha hızlı gitmek için koşmanın yeterli olmayacağını anlıyorum, daha önce gitmediğim ama yine gideceğim yere çıktığını bildiğim bir yola bakıyorum. Yürüdükçe o yol öyle bir cazip geliyor ki anlatamam, sanki ayaklarım oraya çekiyor beni. Seri adımlarla tekinsiz ama kısa yola giriyorum.

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

İNCİ TANESİ

read
11.3K
bc

Geyna-Layon'un Fısıltısı

read
1.3K
bc

AŞKIN KÜLLERİ [ YENİDEN DOĞMAK ]

read
7.5K
bc

FISILTI

read
9.3K
bc

Hayaletin Avukatı

read
16.8K
bc

ATEŞİN HÜKMÜ

read
6.6K
bc

KARANLIĞIN GİZEMİ

read
6.4K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook