Savaşın Başlangıcı

1472 Kelimeler
Ofis binasının döner kapısından içeri adım attığında, Lina'nın zihninde tek bir cümle yankılanıyordu: Bugün ya kendini gösterecek, ya da gölgede kalacaksın. Topuk sesleri lobide yankılanırken, içindeki ses daha hızlı konuşmaya başlamıştı. Hazır mıyım? Cevap her zamanki gibi belirsizdi. Kim tamamen hazır olurdu ki zaten? Lobideki güvenlik görevlisi hafifçe başını eğdi. Lina, gülümseyerek selam verdi ama gözleri binanın derinliklerine yönelmişti. Burası hâlâ yabancıydı. Renkler, yüzler, kokular… Her şey yerleşmeye çalışan bir beyin için fazla hızlı akıyordu. Asansör butonuna bastığında avuç içi hafifçe terlemişti. Yasemin orada olacak mı? Muhtemelen. Ve bugün, ilk defa aynı masanın etrafında oturacaklardı. Asansör kapısı açıldı. İçeride birkaç kişi vardı ama Lina kimseyle göz teması kurmadı. Gözlerini dijital ekranda kat sayısına kilitledi. Yedi hafta. Sadece yedi hafta. Kampanya lansmanına kadar ne yapacaksam yapacağım. Sonrası... ya bir terfi masası, ya da çıkış kapısı. Asansör durduğunda içinden derin bir nefes aldı. Sakinsin. Kontrollüsün. Kimse senin ne düşündüğünü anlamayacak kadar iyisin bu konuda. Melis’in masasını geçerken göz göze geldiler. Melis hafifçe başını salladı, göz kırptı. Lina da karşılık verdi ama gülümsemesi yarım kaldı. Çünkü tam o anda, Arda’nın asistanı Gökçe köşeden göründü. “Konferans odasına gelmeniz isteniyor,” dedi her ikisine birden. “Toplantı başlamak üzere.” Yasemin tam karşıdan yürüyordu. İnce topuklarının sesi taş zeminde yankılanıyor, adımları adeta bir ritimle ilerliyordu. Lina’ya döndü, başını hafifçe eğdi. “O zaman görelim bakalım... detaylar nasıl işliyor.” Ve Lina o an fark etti. Bu bir toplantı değil... bir düelloydu. Konferans odası, Lina’nın şimdiye kadar gördüğü en büyük iç toplantı odalarından biriydi. Tavandan tavana uzanan cam duvarlar, içeriye İstanbul’un sisli siluetini alırken, odanın içindeki kasvetli düzeni kırmak için yetersizdi. Duvar boyunca uzanan dev ekran, ortada duran uzun cam masa ve çevresine dizilmiş siyah deri koltuklar... Burası kararların alındığı, kaderlerin çizildiği bir savaş haritasını andırıyordu. Ve şimdi o haritanın tam ortasında, ilk hamlesini yapması gereken bir piyon gibi hissediyordu kendini. İçeri adım attığında, Arda pencere kenarında ayakta duruyordu. Onun duruşu, sessiz ama etkili bir liderin varlığını yansıtıyordu. Masanın çevresinde üç kadın, iki adam vardı. Gözler, tek tek ona çevrildi. Kimi ölçerek, kimi küçümseyerek... Ama hepsi dikkatle. O anki bakışların hepsi not alıyor gibiydi. Kimin dost, kimin rakip olduğunu henüz kestirmek zordu. Ama Lina’nın içgüdüleri, bu odada herkesin görünenden fazlası olduğunu söylüyordu. “Lina Aslan,” dedi Arda, sesini yükselterek. “Yeni kampanya için pazarlama tarafındaki sorumluluğumuz onda olacak.” Kadınlardan biri gözlerini kısmıştı. Onu daha önce fotokopi odasında görmüştü. Yasemin. Gözlerini devirmemeye çalışıyor ama mimikleri onu ele veriyordu. Yüzünde hem tanıdık bir sahiplenme hem de tehdit algılayan bir hayvanın tedirginliği vardı. Arda koltuğunu gösterdi. “Geç kalmadınız, bu iyi.” Lina başını eğerek teşekkür etti ve yerine geçti. Oturduğunda bedenini dik tutmaya çalıştı ama içinden geçenleri bastırmak kolay değildi. İlk izlenim her şeydi ve burada, bu odada, sadece aklıyla değil, varlığıyla da savaşması gerekiyordu. Çünkü bir kadının zekâsı, giydiği takım elbiseden çok daha fazla tehdit olarak algılanabilirdi. Arda masanın başına geçti. “Elimizde yedi haftalık bir süreç var,” dedi, dosyasını açarken. “Yeni ürün lansmanı. Rakip analizleri yapıldı. Ama fark yaratmamız gerekiyor. Güçlü bir mesaj, tutarlı bir imaj ve net bir pozisyonlama... Lina Hanım, ilk izleniminiz nedir?” Henüz birkaç dakika olmuştu ama Lina dosyaya hızlıca göz gezdirerek konuşmaya başladı. “Ürünün duygusal faydası çok güçlü değil. Rasyonel yönü öne çıkarılmış ama duygusal bağ zayıf. Bu da tüketicinin kalbinde yer edinmesini zorlaştırır.” Sözleri kısa bir sessizliğe neden oldu. Ardından, masanın diğer ucundan gelen soğuk bir ses havayı kesti. Yasemin’di. “Bu ürünün amacı tüketiciye duygusallık değil, güven vermek. Zaten Arda da bu nedenle lansmanı bize verdi. Bizim işimiz duygu sömürüsü değil, strateji.” Odadaki hava anında gerildi. Lina’nın içinden geçen ilk şey susmak oldu. Ama yıllarca bunun neye mal olduğunu görmüştü. Geri çekilmek, bazen asıl savaşı kaybetmek demekti. Gözlerini Yasemin’e çevirdi. Gülümsemedi. Ama ses tonu kontrollüydü. “Elbette. Ama günümüzde güven bile bir duygu üzerinden inşa ediliyor. Sadece bilgi vermekle güven kurulmaz. İnsanlar markaya bağlanmak ister, sadece ürün değil, hikâye satın alır.” Yasemin kaşlarını kaldırdı ama yanıt vermedi. Masanın etrafında kısa bir kıpırdanma oldu. Arda hafifçe başını yana eğdi. Sanki tatmin olmuş gibiydi. “Devam edin,” dedi Lina’ya. Lina birkaç öneri sundu. Sunum formatı, slogan, hedef kitleye dokunma şekli... Konuştukça odadaki hava değişti. Diğer ekip üyeleri başlarını sallamaya, not almaya başladı. Lina, konuşurken sadece sözcükler değil, kendine olan inancını da ortaya koyuyordu. Bu, bir iş kadınının ilk gösterisi değil, duruşuydu. Yasemin ise kalemini masaya vuruyordu. Sabırsızca. Dikkat çekmek ister gibi. “Güzel teoriler,” dedi sonunda. “Ama burada iş pratiğe dökülür. Sahaya indiğimizde o sloganlar değil, satış rakamları konuşur.” Lina başını salladı. “Teori, sağlam bir temeldir. Ama uygulama da onu taşıyacak zekâ ve adaptasyon ister. O yüzden buradayım zaten.” O an odada bir sessizlik oldu. Ne soğuk ne sıcak. Bekleyici. Arda dosyasını kapattı. “Toplantı burada biter,” dedi. “Lina Hanım, siz biraz kalın. Diğerleri çıkabilir.” Yasemin önce Lina’ya sonra Arda’ya baktı. Dudaklarını sıktı ama hiçbir şey demedi. Ardına bile bakmadan odadan çıktı. O kapının kapanış sesi, Lina’nın zihninde bir tür geçiş anı gibi çınladı. Arda camın önüne döndü. Şehrin siluetine baktı ama aklı başka yerdeydi. “Gereken mesajı verdin,” dedi, sesi alçak ama netti. “Ben kimseye mesaj vermedim. Sadece fikrimi söyledim.” Arda, Lina’nın kararlılığını ölçüyordu. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi. “Yasemin, şirketin en eski isimlerinden biri. Ama senin birkaç cümleyle oluşturduğun etki, onun yıllarına denk geliyor.” “Ben kimseyle yarışmıyorum.” “Henüz,” dedi Arda. Lina ayağa kalktı. “İşimi yapıyorum. Ve işimin içinde gerektiğinde ayakta durmak da var.” Arda gülümsedi ama gözleri ciddi kalmıştı. “Ve ayakta kalanları ben fark ederim.” Lina kapıya yöneldi. Tam çıkarken Arda’nın sesi yine yükseldi. “Ajandanı boş tutma. Bu lansman savaş gibi geçecek. Yanımda sağlam askerler isterim.” Lina arkasına bakmadan, kapıyı açtı. “Ben sadece asker değilim, Arda Bey... stratejiyi yazanlardanım.” Kapı kapandığında, odada bir sessizlik oldu. Ama bu kez... içinde heyecan taşıyan bir sessizlikti. Arda ilk kez, Lina’nın sadece bir çalışan değil, bir satranç tahtasında vezir olabilecek kadar güçlü olduğunu hissetmişti. - Lina ve Melis, öğlen saatlerinde üst kattaki daha az bilinen küçük terasa geçmeyi alışkanlık edinmişti. Sessizlik, birkaç masada oturan çalışan ve şehir manzarasının fonu eşliğinde, Lina'nın içini bir nebze olsun rahatlattı. Melis, Lina'nın şirketteki tek gerçek dayanağıydı. Belki de gerçekliği unutturmayan bir çapa... Melis, salatasına limon sıkarak söze girdi. “Yasemin’le iyi dayandın. O kadın, topuklularıyla bile savaş açar.” Lina dudak büktü. “Direkt geldi. Üslubu da bayağı... inceydi.” Melis güldü. “Yasemin’in ‘ince’ dediğin üslubu, beton gibi dökülür. Üç yıl önce bir kız daha onunla aynı projeye düşmüştü. Üç haftada istifa etti. Psikolojik mayın gibi. Nereye bassa patlıyor.” Lina kaşlarını kaldırdı. “Arda bunu bilmiyor olamaz.” “Bilmez olur mu? Ama Arda öyle biridir ki, çatışmadan beslenir. İnsanları bilerek yan yana getirir. Gerginlik, potansiyeli ortaya çıkarır diye düşünür.” “Yani bu bir test mi?” dedi Lina. Melis eğildi, alçak sesle devam etti. “Arda’nın testleri asla açık uçlu olmaz. Her sorunun doğru cevabı vardır. Ama o cevabı ne zaman ve nasıl verdiğin, seni belirler.” “Ve Yasemin?” dedi Lina. “Neden bu kadar savunmada?” Melis içini çekti. “Ofiste bir fısıltı var. Yasemin’in Arda’ya... profesyonelden biraz fazla bağlı olduğu söylenir. Bir dönem sürekli yan yanaydılar. Ama artık değil. Ve bu da onu diken üstünde tutuyor.” Lina arkasına yaslandı. Tam o sırada Lina’nın telefonu titredi. Arda Varlık: “Pazarlama brief’ini akşam üstü konuşalım. 17.30’da ofisimde. Zamanında ol.” Melis ekrana eğildi. “Ve savaşın ikinci raundu başlıyor.” Akşam: Arda’nın Ofisinde Lina, Arda’nın ofisine tam vaktinde vardı. Kapıyı çaldıktan sonra içeri girdiğinde Arda yine cam kenarındaydı. “Dakiksiniz yine,” dedi Arda, arkasını dönmeden. “Dakiklik de bir stratejidir, demiştiniz,” diye yanıtladı Lina, hafif bir tebessümle. “Oturdunuz mu? Güzel. Şimdi, bana bu ürünü neden senin anlatman gerektiğini göster.” Lina çantasından dosyasını çıkardı. Kampanyayı özetledi. Hedef kitle, mesajın duygusal boyutu, sosyal medya stratejisi... Ama Arda not almadı. Sadece onu izledi. Dikkatle. Yoğunlukla. Sunum bittiğinde Arda başını eğdi. “Güzel özetlemişsiniz. Ama bir şey eksik.” “Nedir?” “Ben sizin yerinizde olsam, bu ürünle ilgili tek cümlelik bir anlatı yaratırdım.” Lina düşündü. “Güven hissettiğin her yerde seninle.” Arda ilk defa gülümsedi. “İşte bu.” Bir an durdu. “Yasemin’le ilgili konuşmayacağım. Bu iş seninle onun arasında şekillenecek. Ben sadece sonucu değerlendiririm.” “Ben rekabetten korkmam. Ama adaletsizlikten hoşlanmam.” “Ben de,” dedi Arda. Telefonu çaldı. Arda ekrana baktı, sonra Lina’ya döndü. “Toplantı bitti. Şimdi çalışma zamanı.” “Zaten çalışmaya gelmiştim.” Kapıya yönelmişti ki Arda’nın sesi yine geldi. “Lina.” Kadın durdu ama dönmedi. “Bazı insanlar şirkete sadece çalışmaya gelmez.” “Benim ajandamda sadece iş var. Ama gerekirse... sayfa sayfa yazarım.” Kapı kapandı. Arda gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı. Ve ardından telefonunun hâlâ titrediğini fark etti…
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE