Ufaklık...

1662 Kelimeler
"Korkuların karanlıktan doğmadığını anladım; korkular da yıldızlar gibi hep oradadırlar, ama gün ışığı onları gizler" Nietzsche Ağladığında diye bir kitap var, bilmem okudunuz mu? Yazar korkunun aslında varoluşla bir olduğundan dem vurur. Karanlıktan korkarız ama asıl korku ışığın arkasına saklanan, gizli kalandır. Bilmediğimiz korku bizi yok edecek kadar güçlü olabilir. İşte ben de aşkı bilmiyorum, henüz tanışmadım onunla. Ufak tefek hoşlantılarım, beğenilerim oldu ama hiç kimsenin elini tutmadım bu güne kadar. Ama onu görünce vücut reflekslerimde meydana gelen değişimleri açıklayacak başka bilimsel bir terim bulamıyorum. Vücudumdaki bütün kanın yanaklarıma çıktığını, orada bariz bir kızartı oluşturduğunu biliyorum ancak yer çekimine inat yüzüme hücum edişini açıklayamıyorum. Karakol macerasının üzerinden geçen bir hafta boyunca defalarca kez karşılaştık. Sabah okula giderken o da işine gitmek için evden ayrılıyor, akşamları genelde benim servisini yaptığım çay sofralarında abimle buluşuyor, geç saatlere kadar terasta radyosundan dinlediği şarkılara kulak misafiri oluyordum. Odası benim odamın üstüne denk geliyordu. Bazen odada ortalama kaç adım attığını bile saydığım oluyordu. Ona karşı olan bu karışmışlık hissi sebebiyle abimle de normal bir iletişim kurmakta zorluk çekiyordum üstelik. Sanki bir hareketim beni açığa verecek ve ona rezil olacaktım. Anun ileri düzeydeki niyet okuyuculuğu iki ayağımı bir pabuca sokmaya yetiyordu. Halam ise bu aralar kendi alemindeydi. Arada Nurhan ablayla kalıyor, gündüzleri halk eğitimdeki işine gidiyor, akşam yemeğinde bize katılsa bile sohbetimize pek dahil olmuyordu. Babamın gizliden gizliye onu gözlemlediğini biliyordum. Halam, ailesinin ona bıraktığı en kıymetli mirastı. Gözü gibi bakıp yetiştirdiği kıymetlisinin kaşlarının gölgesinden neye bozulduğunu anlardı. Ama bu kez o da yabancı kalmıştı bu hallerine. Benimle arasında neredeyse 15 yaş olmasına rağmen çoğu şeyini paylaşırdı fakat; bu aralar bütün sorularımı geçiştiriyor ve köşeye sıkışacağını anladığı zaman hemen ortamı terk ediyordu. Etrafımda yoğunlaşmam gereken böyle önemli meseleler varken, benim aklımı fikrimi onun meşgul etmesi yeterince can sıkıcı bir durumdu. Bugün hafta sonu olduğu için Baha ile buluşup sahaflara gidecektik. O her ne kadar bölümünü sevmese de kitapları seven birisiydi. Belki de bu özelliği felsefeye katlanmasını sağlıyordu. Üzerimi giyinmiş ve yanıma ceket alıp almama konusunda karar vermeye çalışıyordum. Merdivenlerde duyduğum ayak sesiyle kapımı açtım. Haftasonu olduğu için abim ve halam da evdeydi. Annemler ise restoran için alışverişe çıkmışlardı. Karşımda halamı bulunca onunla konuşma başlatmak adına üzerime ceket alıp almamalı mıyım diye sordum. Giydiklerime baktı ve "ceket almana gerek yok ama sonbahar bu belli olmaz, istersen internetten aldığımız pvc yağmurluğunu çantana koy. En azından şemsiyeden daha az yer kaplıyor, sana yük olmaz." dedi. Ama bunu söylerken sanki bambaşka şeyler düşünüyordu. Daha fazla dayanamadım ve kolundan tuttuğum gibi odama çektim. " Hala artık neyin olduğunu anlatacak mısın?" " Yok bir şey güzelim. Sadece işlerim yoğun bu aralar, sergi yaklaşıyor biliyorsun." " Hala sen yılda kaç kere sergi yapıyorsun, hiçbirinde bu kadar dalgın ve düşünceli görmedim seni. Bir şeyler olduğunu sadece ben değil babam da düşünüyor haberin olsun. Günlerdir gözü senin üzerinde." " Ciddi misin, hiç fark etmedim." " Etmezsin tabii. Gözün kimseyi görmüyor çünkü. Öyle dalgınsın ki evde varlığın yokluğun belli değil." " Gülfem lütfen beni zorlama. Şu an konuşmaya hazır değilim ama iyim merak etme. Daha fazla dikkat ederim bundan sonra hareketlerime. Abimi de endişelendirmemiş olurum. " " Mesele senin başkalarını endişelendirmen değil hala. İyi misin değil misin önemli olan bu. Varsa yapabileceğim bir şey söylemen yeterli. Hem Nurhan ablayı da unuttuk bu ara, ne yaptı o Emel cadısıyla kim bilir." " Şimdilik ses seda yok. Biz de beklemedeyiz. Arada onda kalıyorum ya, sırf gelip de kızı rahatsız etmesin diye. Bizden biraz olsun çekiniyor biliyorsun." " Allah'tan çekiniyor. Bir de çekinmese kim bilir nasıl davranır." Halam dışarıdan istediği birkaç şeyi de hatırlatarak odamdan ayrılmıştı. Vakti gelince benimle derdini paylaşacağını umuyordum. Baha evden çıktığını haber verince ben de daha fazla oyalanmadan dışarı çıktım. Bahçe kapısına yürürken pantolonumun paçasının katlandığını fark edince ayağımı kaldırıp düzeltmeye çalıştım. Düzelince de ayağımı indirip paçalarıma baka baka kapıya doğru ilerliyordum ki aniden bir duvara tosladım. İyi de yoluma bu duvarı kim örmüştü ki? Kendime gelip başımı kaldırdığımda çarptığım şeyin duvar değil de etten kemikten bir insan olduğunu gördüm. Bu beden Ali'den başkasına ait değildi. " Önüne bak ufaklık, düşeceksin." " Afedersin Ali abi seni fark etmedim." Bana ufaklık deyişine bozulduğumu belli etmemek adına nasıl kendimi sıktığımı anlatamam. Kendimi bir iki adım geri çekip onun yoluna devam etmesini istedim ama o, olduğu yerde durup beni inceliyordu. " Nereye böyle. Bugün okul yok diye biliyorum." " Evet öyle. Baha ile ufak tefek işlerimiz var. Onun için gidiyorum. Anladığım kadarıyla bugün sen de çalışmıyorsun." " Evet, gece nöbetim vardı, bu yüzden hafta sonu evdeyim." " Anladım. Sana iyi dinlenmeler. Benim otobüsü kaçırmamam gerekiyor." " Dikkat et. Kalabalık yerlerden de uzak dur. " " Emredersiniz komiserim." Ben bu hitabı onu iğnelemek adına kullanmıştım ama onun yüzünde hoşuna gittiğini belli eden bir ifade vardı. Başka bir şey söylemesine izin vermeden hızla bahçeden çıktım. Benim içimde büyüttüğüm o hisleri tek sözüyle bir balon gibi söndürmüştü. Bana bir genç kız değil de bir çocuk, daha doğrusu kardeş gözüyle baktığını hissetmiş ve kendimi oldukça kötü hissetmiştim. Otobüsü güç bela yakalayıp, boş olan koltuklardan birine oturdum. Nasıl olsa iki durak sonra kalabalık artacak ve ben mutlaka birine yer vermek için kalkacaktım. En azından düşüncelerimin ağırlığı ile bitkin düşen vücudumu iki durak kadar dinlendirmiş olurdum. Beyazıt durağında indiğimde Baha'nın arkası dönük olan birisiyle konuştuğunu gördüm. Biraz daha yaklaşınca kim olduğunu anlamıştım. Ev arkadaşı sinir bozucu Can da onunla gelmişti. Bu emrivakinin acısını Baha'dan çıkarmayı aklıma not ederek yüzüme menuniyetsiz bir gülüş yerleştirdim ve yanlarına doğru ilerledim. Muhtemelen akşama kadar birbirimize laf sokup duracaktık. Çünkü Can efendi ile adam gib sohbet etmek mümkün değildi. "Selam beyler." "Selam Gülfem, nasılsın görüşmeyeli?" " İyim, sen nasılsın?" " Gördüğün gibiyim. Baha seninle buluşacağını söyleyince ben de evde boş boş oturmaktansa size katılayım dedim. Belki eğlenceli bir şeyler yaparız." " İyi düşünmüşsün ama ben akşama kadar kalamam sanırım. Haftasonu haliyle, restorana gidip annemlere yardım etmem lazım." " Anlıyorum. Ne yapalım o zaman, biz de en azından bir yemek yeriz." Can'ı ilk defa bu kadar düzgün konuşurken görmüş ve yabancı birisinin yanındaymış gibi gerilmiştim. Bakışlarından anladığım kadarıyla Baha da bu duruma şaşkındı. Daha fazla beklemeyip sahaflara doğru yürümeye başladık. Kitap dolu tezgahları görünce adeta kendimi kaybediyordum. Yanımdakileri umursamadan istediğimi kitapları bulmaya yoğunlaştım. Laf arasında ne aradığımı söylemiştim. Benim gözümden kaçarsa Baha bulabilirdi. Aniden önüme bir el uzanıp aradığım kitabı gösterince sevinçle gülümsedim. Kafamı kaldırıp Baha'nın yanağından öpmekti niyetim. Ama bu el Baha'ya değil Can'a aitti. " Bu da aradıkların arasındaydı sanırım." " Evet, çok teşekkür ederim. " " Rica ederim. İşe yaradığıma sevindim." O böyle konuşunca kendimi mahçup hissettim biraz. Ona haksızlık mı ediyordum? Baha'ya değen bakışlarım, onun da bu davranışlara analam veremediğini görmeme sebep olmuştu. Can'da gerçekten de bugün fark edilebilir değişiklikler vardı. Ona bir kez olsun şans verip bu günü onlarla birlikte geçirmeye karar verdim. Ne babam ne de annem onlara yardım etmedim diye bana bir şey söylemezlerdi. Zaten benim kendimi yormamı istemezlerdi. Verdiğim ani kararla onlara yeniden barınağa gitmeyi önerdim. İkisi de bu teklife sıcak bakınca sahaftan sonraki rotamızı da belirlemiş olduk. Aradığımız kitapları kısmen de olsa bulmuştuk. Ben yanımda sırt çantamı getirdiğim için kendimi tebrik ediyordum şu an. Aldığımız kitapları o çantaya koyup, çantayı da Baha'ya yüklemiştim. Her ne kadar ağız yüz eğse de onun da sadece benim taşımama izin vermeyeceğini biliyordum. Her zamanki uyuz Baha'ydı işte. Barınak geçen seferkine göre daha sakindi. Biz de her canla uzun uzun ilgilendik. Ama Baha'nın gözleri geçen gün isteyip de o salak adam yüzünden sahiplenemediğimiz şirin Maltese'i arıyordu. Çok geçmeden de bulduk. Yine Baha'ya şirinlikler yapmaya başlayınca bir çocuk gibi heyecanlandı benim alık arkadaşım. "Gördün mü Gülo? Beni nasıl da tanıdı. Akıllı kızım benim." deyince Can ile beraber onun bu haline gülmeye başladık. Üçümüzün gözlerinde de aynı ışık vardı bu yavruya karşı. Bu kez onu almadan gitmeyecektik. Barınağın içinde gerkli malzemeleri uygun fiyata satan ufak bir pet shop da vardı. Oradan taşıma çantası, tasma, bir kaç oyuncak ve mama aldıktan sonra gerekli işlemleri tamamlamak için büroya uğradık. İşimiz oldukça kolay ilerliyordu. Şimdi o minik yavruyla birlikte Kabataş sahilinde oturmuş, balık ekmeklerimizin gelmesini bekliyorduk. Öyle akıllı, öyle uslu bir candı ki daha şimdiden ona bağlanmıştım. Can bu arada sürekli bizim fotoğraflarımızı çekiyor ve bugün açtığı mesaj gurubuna atıyordu. Elbette bu güne ait böyle güzel fotoğrafların olması beni mutlu etmişti. İçlerinden birkaç tanesini post olarak paylaşıp telefonumu cebime attım. Birkaç dakika sonra telefonuma ard arda mesaj gelmeye başladı. Merakla geri çıkardığımda ise kayıtlı olmayan bir numardan geldiğini gördüm. "Hey sen!" "Fotoğrafların hiçbirinde güzel çıkmamışsın." "Köpek bile yanındaki adamlardan daha iyi çıkmış." "Kim olduğumu merak ediyorsun şimdi değil mi?" " Biraz daha et bakalım." 0543 456 ..... yazıyor... Eğer Baha "bir şey mi oldu?" diye seslenmeseydi daldığım yerden çıkamayacaktım. Onu "önemli bir şey değil" diyerek geçiştiridim. Fakat o, emin olmak için bir süre daha yüzüme baktıktan sonra tekrar ondan oyun isteyen yavruya verdi dikkatini. Can da beni dikkatli bakışlarla inceliyordu. Sonra birden; "Bence adını Gülfem koysun." deyiverdi. Adım geçince konuşmalarına dikkat kesildim. Baha onu; "Bence de. Yoksa biz seninle orta yolu bulamayacağız." demişti. Dikkatimi biraz toplayınca köpeğe isim koymaktan bahsettiklerini anladım. Ağzımdan aklıma ilk gelen isim, yani "köpük" çıkınca, ikisi de memnuniyetle kabul etti. Köpük artık bizim biricik dostumuzdu. Mesaj ekranını kapattığımda en son "yazıyor" ibaresi görünüyordu. Ama bunca zaman geçmesine rağmen yeni bir bildirim sesi gelmedi. Tekrar geldiğinde ise merakla çıkarıp baktım. Bu kez gelen bildirim sosyal medya uygulamasındandı. Can üçümüzün çimlere uzandığı ve köpüğün benim karnımda yattığı fotoğrafı paylaşıp bizi etiketlemiş ve altına da "günü güzelleştirenler" yazmıştı. Fotoğrafta Can'ın başı benimkine oldukça yakın dururken, Baha daha uzağımda kalıyordu. Dışarıdan bakanın yanlış anlamlar çıkarabileceği aşikardı ama Can'da böyle bir niyet sezmediğim için umursamadım. Baha ise sadece kötü çıktığı bir fotoğrafı paylaştı diye Can'ı darlamaya yoğunlaşmıştı. Altına gelen yorumları evde okumaya karar verip onlarla vedalaştım. Mahalleye vardığımda restorana gitmekle eve gitmek arasında oldukça kararsız kalmıştım. Ben de Elif'e gitmeye karar verdim. Onunla bazı şeyleri paylaşmanın vakti artık gelmişti. Bu düşüncelerle dalgın bir şekilde yokuşu tırmanırken adeta bir de-javu yaşamış ve yine sert bir duvara toslamıştım. Karşımda sabahkine nazaran daha sert bir çehre gördüğümde ister istemez kaşlarımı çattım. Sabah söylediği o kelimeyi unutmamıştım. O da yeniden hatırlatmak istercesine konuştu. " Günün güzel miydi ufaklık?"
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE