10. BÖLÜM "KISKANÇ"
***
Eğlenceli vakitlerde hızlı, sıkıcı vakitlerde yavaş geçtiğine inandığımız bir illet var. Zaman. Şuan benim için yavaş aktığını düşündüğüm zaman. Yarım saat sanki bir asır gibi gelirken, Kâhin'in neden hâlâ dönmediğini sorguluyordum. Mağaranın içindeki bölmede, sandalyeye oturmuş sağ bacağımı sallayıp duruyordum.
Bu kadar uzun süre ne konuşuyorlardı Allah aşkına?
Sinirle ayaklanıp sağa sola gitmeye başladım. Kaçma planımı devreye sokmam lazımdı. Ama onları arasından nasıl sıyrılıp gidecektim ki?
Derin bir nefes aldım, sakinleşmek adına. Elimi saçlarımdan geçirip dudaklarımı dişledim.
"Şuana kadar ölmedin Elina. Korkaklığı bir süre rafa kaldırma zamanı.."
Kendi kendime telkin verip bölmenin çıkışına doğru yürüdüm. İçimde bin bir duygu karmaşası olmasına rağmen, dışıma yansıtmamaya çalışıyordum. Aklımı kullanmaktan başka çarem yoktu.
Kafamı uzatıp baktığımda mağarada olmadıklarını gördüm. Bu kaşlarımı çatmama sebep oldu. Beni burada bırakıp nereye gitti bu Kâhin? Cidden güvenliğimi sağlamakta üstlerine yoktu!
Sinirle adımlayıp mağaradan çıktım. Etraf oldukça karanlıktı. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Bu gece dolunay vardı.
Tenimi ürperten soğuk, siyah kabanımın önünü iyice kapatmama neden oldu. Kollarımı etrafıma sarıp sağa doğru adımladım. Ama gördüklerim beni olduğum yere çivilemişti.
Nefesimi tutmuş, ilerideki Kâhin ve Körsis'ler diye adlandırdıkları kişilere baktım. Çember oluşturmuşlardı. Siyah giyinimli oldukları için uzaktan daha bir korkunç görünmeleri su götürmez bir gerçekti. Kollarım iki yana düşünce geriye doğru bir adım attım.
Beni hâlâ fark etmemişlerdi.
Kaçmak için güzel bir fırsat..
Kendini babam olarak ilan eden adama son kez bakıp arkamı döndüm. Yavaş adımlarla oradan uzaklaşıp ters yönde ilerlemeye devam ettim. Arkaya baktığımda kimse yoktu. Rahat bir nefes alıp önüme döndüm.
Adımlarımı hızlandırmıştım. İçimde biraz da olsa tedirginlik vardı. Gerçekten kaçmam bu kadar kolay mı olacaktı yani?
"Nereye bakalım?"
Aniden sağ taraftan gelen sese döndüm. Çığlık atmamak için son anda kendimi durdurmayı başarmıştım. Karşımda onlardan biri vardı. Körsis'lerden..
Siyah şapkasını kafasından sıyırdığında yüzünü gördüm. Masmavi gözleri karanlıkta bile belli oluyordu. Beyaz teni ve sarı saçları gecenin karanlığında gölgeye düşmüştü.
Gözlerindeki sinsi parıltı kalbimin korkuyla teklemesini sağladı.
Sanırım kaçma konusunda erken sevinmiştim.
Bana doğru bir adım attığında hemen geriledim. Gözlerimi kocaman açmıştım. Bu hâlime güldü. Ama gülüşü fazlaca şeytansıydı.
"N-ne istiyorsun benden?"
Sorum ile ifadesiz yüzünü takındı. "Sadece nereye gittiğini sordum, Kâhin'in kızı."
Ben o çatlak Kâhin'in kızı değildim. Benim bir ailem falan yoktu!
Sinirle parladı gözlerim. Ellerim iki yanımda yumruk olmuştu.
"Bu seni ilgilendirir mi?"
Bana doğru tekrar bir adım attığında başımı dik bir şekilde kaldırarak baktım ona. Korkmadığımı görsün istiyordum. Halbuki kalbim korkudan duracak gibiydi..
"Kâhin'in kızı olduğun ne kadar belli." diye fısıldadı. "Herkese yerini bildiriyorsunuz."
Derince ve bezgince bir nefes aldım. Artık rahat bıraksaydı da gitseydim.
Elini kolumda hissedince bakışlarımı hızla ona çevirdim. Sırıtıyordu. Kolumu hırsla çekmeye çalıştığımda tutuşu sertleşti.
"Ne oldu?" dedi bilmiş bilmiş. "Baban yok, nasıl kurtulacaksın elimden?" Başını iki yana salladı. "Seni şimdi şurada öldürsem, Hurnok bana nasıl bir ödül verir acaba? Düşmanlıkları işime geliyor doğrusu."
Kolumu tekrar çekmeye çalıştığımda sanki mümkünmüş gibi daha da sertleştirdi parmaklarını. Gözlerimin dolduğunu hissettim.
"Bırak yoksa bağırırım!"
Tıslarcasına konuşmam üzerinde hiç bir etki bırakmamıştı. Bağırırsam bütün kaçma planım suya düşecekti. Ama bağırmazsam da bu pislik beni öldürebilirdi.
Tam bağıracağım an diğer eliyle sertçe ağzımı kapattı. Boştaki elimi, ağzıma kapattığı eline koyup tırnaklarımı geçirdim. Göz rengi değişmeye başlamıştı ve anlamadığım türde fısıltılar çıktı ağzından. Bilincimi kaybediyor gibi hissetmeye başlamıştım. Tırnaklarımı geçirdiğim elim gevşemişti.
Ama devam edemeden yüzüne inen darbeyle yere yığıldı. Üzerimden çekilen elleriyle kendime geldim ve derin derin nefesler almaya başladım.
Şimdi karşımda o pislik yerine gördüğüm kişi beni bozguna uğratmıştı. Bulut, sinirli çehresiyle gözlerini yerdeki adamdan çekip bana baktı. Gözleri bedenimde dolandı. Sanki bir hasar var mı diye bakınıyordu. Yutkunamadım bile. Göz göze geldiğimizde gözlerindeki öfke kanımı dondurmuştu. Sinirle kalkıp inen göğsü ve yumruk yaptığı sağ eline baktım.
"Seni pislik!"
Yerdeki adam daha doğrulamadan Bulut tekrar çevik bir hareketle ona yönelip bir yumruk daha savurdu yüzüne. Gerçekten çok güçlüydü. Bir adım geriledim.
Ondan korkuyor muydum? Kesinlikle!
"Sürüden ayrılmışsın, küçük Körsis!" Tıslarcasına konuşup yakasını tuttuğu gibi ayağa kaldırdı. "Hurnok dibinden ayrıldığını görürse mamanı eksik verir bak, demedi deme!" Keyiften uzak sahte bir gülümseme yolladı. "Seni bir daha Elina'nın yakınında göreyim, o zaman sağ bırakmam!" Adam kahkaha attığında Bulut öfkeyle soludu. "Babamın kim olduğunu unutuyorsun bazen. Sana tavsiyem, her sabah uyandığında benim onun oğlu olduğumu dile getirip karşımda diz çökmen!"
Gergince izledim onları. Şuan tek istediğim buradan gitmekti. Etrafımda böyle insanlara -insan sayılmasalar da- yer vermek istemiyordum. Ama her şey benim kontrolüm dışında gerçekleşiyordu.
O an aklıma bir soru takıldı. Bulut'un babası kimdi de bu kadar önemliydi?
Ama bu beni ilgilendirmezdi. Şuan tek düşündüğüm canımdı. Buradan canlı kurtulup Şebnem'i de alıp geri gidecektim. Anneannem? Sanırım onu da almalıydım. Ama bana fazlasıyla karşı çıkacaktı muhtemelen.
Bunları sonra düşün Elina..Buradan kurtulmaya bak..
"Neler oluyor orada?!"
Bize doğru gelen kişileri görünce irkildim. Körsis'ler. En önde Kâhin ve Hurnok denilen adam vardı. Yanımıza geldiklerinde yandaki ağaca doğru bir kaç adım atıp herkesle arama mesafe koydum.
Burada kimseye güvenemezdim. Sadece kendim vardım.
Kâhin Bulut'a bakıp tek kaşını sorgularcasına kaldırmıştı. "Bulut?"
Bulut ise umursamadan yakasını tuttuğu adamı sertçe Hurnok'un ayaklarının dibine fırlattı.
"Sürünüze sahip çıkın, bay Hurnok!"
Hurnok'un yüzü yavaş yavaş sinirden gerilmeye başlamıştı. Önüne düşen adama kaşlarını çatarak baktıktan sonra bakışlarını tekrar Bulut'a çevirdi.
"Sorun ne?"
Yere düşen pislik yavaşça ayaklanıp burnundan akan kanı sildi. Sırıtarak gözlerini bana çevirmişti. Bulut'un dişlerini sıktığını gerilen çenesinden anlamıştım.
"Bir sorun yok, Hurnok." dedi adam. "Bizim kurtçuk fazla kıskanç çıktı."
Konuşmasıyla beraber benim gözlerim iri iri açıldı. Kâhin'in ve Hurnok'un bakışları aynı anda bana dönmüştü.
Ne saçmalıyordu bu adam?
"Haddin olmayan meselelere burnunu sokma, Pisar!" dedi Kâhin. "Kızımla ilgili meseleler seni değil, beni ilgilendirir."
Bulut yaklaşıp Kâhin'in kulağına bir şeyler fısıldamıştı. Geri çekildiğinde hem Bulut, hem de Kâhin sol koluma baktılar. Pisar denilen pisliğin delicesine sıktığı koluma..
İstemsizce benimde bakışlarım koluma düşmüştü. Az önce fark etmesem de, şuan sızladığını hissedebiliyordum.
Kâhin yanıma gelip kolumu tuttuğunda irkilerek geri çekilmek istedim. İzin vermedi.
"Elina lütfen.." diye fısıldadı. "Şunlara bir şey çaktırma."
İçimden derin bir of çektim. Kâhin'in babam olduğunu unutmuştum!
Yavaşça kabanımın sol kolunu çıkardı. Yine aynı yavaşlıkla, aynı kolumun kazağını yukarı sıvadı. Gözlerimle kolumu taradım. Ve gördüğüm şey beni dehşete düşürmüştü.
Şaka mı bu?!
O pisliğin sıktığı yer simsiyah olmuştu. Ve siyah kısımların etrafı da kızarıktı. Bu neydi şimdi?
"B-bu normal mi?"
Konuşmam üzerine Bulut sinirle yanıma gelip kolumu tuttu. Geri çekilmedim. Daha doğrusu gözleriyle geri adım atmamam için bana emir verdi. Korkmuştum.
"Acıyor mu?"
Siyahlaşmış bölgeye parmağını sürttüğünde irkildim. Başımı salladım usul usul. Yanık gibi acıyordu hem de. Bu çok saçmaydı. Sadece kolumu sıkmıştı. Kızarmasını beklerdim. Ya da en fazla morarmasını.
Kâhin sinirle Hurnok'a döndü. "Dua et bunu lidere söylemiyorum!" dedi. "Yanındaki illetlere sahip çık!"
Kolumu yavaşça Bulut'un elinden kurtardım. Havanın soğukluğu kazağımı tekrar indirmeme neden oldu. Kabanımın kolunu tekrar geçirdim.
En son Bulut Pisar'a delice bir sinirle bakmıştı. Ardından Kâhin Körsis'leri göndermiş, bizi de mağaraya götürmüştü.
Ve kaçma planım tamamen iptal olmuştu. Şimdilik..
***
Sabah uyandığımda her şey çok normal gelmişti gözüme. Sanki buraya aitmişim gibi. Ve bu düşünce beni sinirlendirmişti. Buraya asla alışmayacaktım!
Ne Kâhin ne de Bulut yoktu. Tuvaletimin geldiğini hissedince ayaklandım. Burada tuvalet de yoktu. Ne yapacaktım?
Yavaş adımlarla mağaradan ayrılıp etrafa bakındım. Hava yine soğuktu. Dudaklarımın titrediğini hissedebiliyordum.
"Uyanmışsın."
Kâhin'in sesiyle elimi kalbime koyup ona döndüm. İçerideki masayı dışarı taşımıştı ve yine anlamadığım şekilde o renkli sıvılarla uğraşıyordu. Gözüm, içinde benim kanım olan tüpe kaydığında bakışlarımı çektim.
"Bir sorun mu var?"
Tuvalet ihtiyacımdan nasıl ona bahsedecektim ki?
Daha çok sıkıştığımda dudaklarımı dişledim. Kâhin gözlerime bir süre baktıktan sonra gülümseyip anlayışla başını salladı.
O sırada ağaçların arasından Bulut çıkıp gelmişti. Kollarındaki kuru dallara bakılırsa ateş yakacaktı. Göz göze geldiğimizde gözünü ilk çeken ben olmuştum. Dün akşamki hali gelmişti gözlerimin önüne. Sahi, neden o kadar sinirlenmişti?
Benimki de soru. Kâhin'in bize yaptığı lanet büyü olmasa bırak sinirlenmeyi oracıkta Pisar yerine bizzat kendisi keserdi nefesimi.
"Bulut, Elina'ya ağaçların arasına kadar eşlik et.
Kaşlarımı çattığımda Bulut anlamazca bakmıştı Kâhin'e. Ardından ise oflayarak elindeki odunları yere bırakıp ilerlemeye başladı. Kâhin'in gözleriyle bana verdiği emir sayesinde bende Bulut'un peşine takıldım.
Yapraklara basa basa ilerlemiştik. Bir kere bile arkasını dönüp bakmamıştı. Ben ise sol koluma bakıp duruyordum. Kâhin dün akşam siyahlayan bölgeye beyaz bir şey sürmüş, ardından da bir bezle sarmıştı.
Kolumun siyahlamasının sebebi, Pisar denilen pisliğin büyücü özelliğini kullanarak bilerek yapmasından kaynaklanıyormuş. İçimden binlerce kez yine lanet ettim o adama.
Ben bunları düşünürken önümdeki beden aniden durmuştu. Kahretsin! Anlımı sırtına çarpmıştım. Yüzümü buruşturarak elimle anlımı ovdum.
"Sende öküz gücü var yemin-"
Bana dönmesiyle susup ona baktım. Gözlerinde alay vardı. Kafamı salladım 'ne var' anlamında.
"Hadi bekliyorum. Git çişini yap da gel."
Gözlerimi büyüterek baktım ona. Yanaklarım kızarmıştı. Şaka mı ya bunlar?! Açık açık söylüyor bir de!
Anlaşılan o çatlak Kâhin yine düşüncelerimi okumuştu. Yoksa nereden bilecekti tuvaletimin geldiğini?
"Biz ona tuvalet diyoruz, halk arasında!" diye tısladım. "Gerçi siz halktan biri sayılamayacak kadar 'insan' kalıbının dışındasınız, doğru."
Yanaklarımda oyalanan gözlerini gözlerime çıkardı.
"Sadece otuz saniyen var."
Sinirle homurdanıp ondan biraz daha uzaklaştım ve bir ağacın arkasına geçtim. Hâlâ bana bakıyordu.
"Dönsene arkana ya!"
Dudağının kenarı kıvrıldığında arkasını dönüp kollarını göğsünde topladı.
"Biraz ilerle."
İkiletmeden bir kaç adım ilerledi. Gergince işimi halledip yavaş adımlarla yanına doğru adımladım. Ama daha sonra beynimde çakan şimşekle sırıtmıştım.
Kaçmanın tam sıradıydı!
Tam geriye doğru bir adım atmışken sesini işittim.
"Aklından bile geçirme!"
Oflayarak yanına gittim. Bunun kesin arkasında gözü vardı!
Karşısındaki ağaca bakıyordu dikkatlice. Kaşları çatıktı ve odağından ayrılmıyordu gözleri. Bakışlarımı onun baktığı yöne çevirdim. Ağacın üzerinde çizikler vardı. Daha doğrusu, pençe izine benziyordu.
Ah! Burada Bulut'tan başka kurtlar da vardı! Ama ben şimdi hatırlıyordum.
"Ne düşünüyorsun?" diye sorduğumda bana bakmadan aralamıştı dudaklarını.
"Bu iz, bizimkilerden birine ait değil." diye mırıldandı. Kaşlarımı çattım. "Kim bu mağaraya bu kadar yaklaşmış olabilir?" Daha çok kendisine soruyor gibiydi.
"Her kurt sizin arkadaşınız olacak değil ya Bulut Bey." dedim. "Kendinizi bu kadar bilge görmeyin, rica ediyorum. Ayrıca onun sizin arkadaşlarınızdan birine ait olmadığını bilecek kadar tanıyor olamazsınız pençe izlerini."
Gıcık konuşmam ile yüzünü buruşturarak baktı bana.
"Anlaşılan seninle işimiz çok, insancık."
İnsancık?
BÖLÜM SONU!
***
S.D.