8. BÖLÜM "ELİNA VE BULUT"
***
Son baharın sarı yaprakları. Her, yere bastığımda çıtırdayarak parçalara ayrılan ölü bir canlıydılar.
Hava hiç olmadığı kadar ürkünç bir sessizlikte, ağaçlar son yapraklarını da dökmeye başlamıştı.
Yanımda yürüyen Şebnem'in yüzüne bakamıyordum. Arkamızdan gelen Bulut'un komutlarıyla yönümüzü değiştiriyorduk. Nereye gittiğimizi bile bilmeden.
Ellerim cebimde kafamı eğmiş bir şekilde kara düşüncelerin havuzuna dalmıştım. Cevabını öğrenmem gereken birçok soru vardı. Lâkin ondan önce, bana kırgın olan bir kalbi tamir etmeliydim.
Şebnem'in kalbini..
Her şeyi öğrenmiş ve 'bana neden söylemedin' diye yakınmıştı. Bir şey diyememiştim. Ben sadece onun daha fazla üzülmesini istemiyordum. Çünkü 89. Sokak'ta yaşananları yeterince kafasına takıyordu zaten.
Omzumun üzerinden Bulut'a bakıp tekrar önüme döndüm. Maalesef yakalanmıştım. Ama bunu umursayacak değildim. Şuan bilmem gereken şey, bizi nereye götürdüğüydü.
Kâhin diye birinden bahsedip her şeyi onun çözebileceğinden bahsetti. İlk başta inanmasam da, sonradan inanmıştım. Çünkü arkamda yürüyen bir canavar varken Kâhin diye bir şeyin olmadığına inanmamak aptallık olurdu.
Şebnem beni yalnız bırakmamak için ve Bulut'a da güvenmediğinden dolayı gelmişti bizimle. Ama hâlâ bana kızgın olduğunu biliyordum. Anneannemin evine döndüğümüzde bütün detayları almak için beni sorguya çekecekti muhtemelen.
"Sağdaki mağaraya girin."
Bakışlarımı tarif ettiği yere çevirdiğimde girişi büyük bir mağara olduğunu gördüm. Ama içini tam göremiyordum.
Kâhin dedikleri kişi burada mı yaşıyordu, cidden?
Gözlerimi Bulut'a çevirdiğimde korktuğumu anlamış gibi önümüze geçip mağaranın girişine adımladı. Şebnem ile kısa bir bakışma yaşamıştık ve bana hâlâ kırgın, öfkeli gözlerle bakıyordu.
Yutkunarak Bulut'un peşine takılıp mağaraya girdim. İçeride, pis bir kokunun aksine güzel ve naif bir koku vardı. Yerler toz, etrafa türlü motifler çizilmiş ve garip cisimler asılmıştı.
Yanımda benimle birlikte etrafı incelemeye başladı Şebnem. Bulut ise ilerideki eski bir masanın yanında bulunan büyük taşa oturdu. Eliyle saçını düzeltip gözlerini üzerime çevirdi.
Sürekli bana bakması garip oluyordu.
"Hoş geldiniz, hanımlar!"
Küçük oyuktan eğilerek, elindeki beyaz pislenmiş bez ile karşımıza dikildi. Bazı telleri beyazlamış saçları ne fazla uzun ne de fazla kısaydı. Beyaz bir teni, siyah parlak gözleri ve siyah gür kaşları vardı. Yüzünde sakala dair hiç bir şey yoktu. Sol gözünün yanında, kaşına doğru uzanan derin bir yara izi vardı. Garip bir adamdı.
Kötü veya ürkünç birine benzemiyordu. Ama tanımadığım için mesafeli davranmam daha iyiydi. Bu nedenle bir adım öne çıkarak ciddi yüz ifademi takındım.
"Merhaba," dedim.
Şebnem sesini çıkarmadan gidip Bulut'un karşısındaki taşa oturdu. Bu rahat tavrı beni sinirlendirmişti.
"Elina, sonunda seni canlı bir şekilde görebildim."
Bulut'a baktığımda gözlerini yere diktiğini gördüm. İsmimi o söylemiş olmalıydı. Ama asıl soru şuydu ki, ne zamandır beni tanıyordu da canlı bir şekilde görmek istiyordu?
"Anlamadım?"
"Anlatacağım," dedi gülerek. "Buraya gel lütfen."
Bir kaç adım atıp karşısına dikildim. Masanın arkasında ayakta dikiliyordu. Elindeki bezi masaya bırakıp küçük cam bir tüp aldı.
"Bak şimdi, ben bir çok büyücünün yapabileceği şeyleri yapabilirim. Hatta daha fazlasını. Tabii benden üstün kâhinler de var. Sana anlatacaklarımı iyi dinle." Gözlerini Bulut'a çevirdi. "Sende dinle, tüylü dostum."
Bulut yerdeki bakışlarını kaldırıp kaşlarını çatarak Kâhin'e baktı. Şebnem pür dikkat hepimizde gezdiriyordu gözlerini.
"O olaylı gece gerçekleşmeden önce seni gördüm Elina." Elindeki cam şişeyi çevirip duruyordu. Parmağıyla masanın köşesindeki camdan parlak topa benzer şeyi gösterdi. "Küremden seni gördüm. Geleceğini," Bulut'a baktı. "Geleceğinizi."
Ne saçmalıyordu bu?
"İkinizin kuvvetli bir geleceği var. Eğer 89. Sokak'ta Bulut seni öldürseydi gelecek ortadan kalkacaktı. Bende size büyü yaptım. Daha doğrusu Bulut'a." Kürenin üzerinde gezdirdi parmağını. "Büyü sayesinde Bulut senin zarar görmeni istemiyor ve buna dayanamıyor. Büyünün etkisi elbette geçecek. Lâkin etkisi bittiği gün zaten siz birbirinize ait olacaksınız."
Derin bir nefes alıp duyduklarımı sindirmeye çalıştım. Çok saçmaydı bu. Çok!
"Neden böyle bir şey yaptın?!"
Bulut'un sesi mağarada yankı yapmıştı. Şebnem'in yerinden sıçradığına şahit oldum.
"Sakin ol, Bulut! Başka çarem yoktu. Elina yaşamalı!"
"Neden?" dedim dayanamayarak. "Bıraksaydınız ölseydim. Bu benim için daha iyiydi. Sizin gibi canavarları hayatımda istemiyorum!"
Kâhin anlayışla başını sallayıp "Biliyorum," dedi. "Ama dayanmalısın! Sen bütün kurtları kurtaracaksın. Sen ve Bulut!"
***
Binlerce tilkinin koyverip gezindiği karanlık bir orman. Zihnimin yansıması tam olarak buydu. Her yerden başka fikirler, başka sesler..
Bir yanım başka bir şey söylüyordu, diğer yanım başka bir şey. Zıt fikirler ve düşünceler başımı ağrıtmıştı artık. Düşünmek beni yoruyordu..
Bence kaçıp gitmelisin buralardan, çok uzaklara..
Hayır hayır! Kalıp savaşmalısın..
Sevdiklerin ne olacak Elina?..
Tek çare kendini öldürmek!..
Hızla gözlerimi açıp başımı yasladığım ağacın gövdesinden uzaklaştırdım. Derin derin nefesler almaya başlayıp kendimi sakinleştirmeye çalıştım.
"Tek çare kendini öldürmek.." diye fısıldadım.
Bu söz zihnimde yankılanmamıştı. Bu sözü biri kafamda bağırarak söylemişti. Keskin bir kadın sesiydi. O kadar gerçekçiydi ki bir an gerçekten birinin bana bunu söylediğini zannettim.
Gözlerimi ağaçların üzerinde gezdirip yavaşça ayağa kalktım. İlerideki ince bir ağacın önünde tartışan Şebnem ve Bulut'u görünce onlara doğru hareketlendim. Mağara tam yanımızdaydı.
Gidip beynimdeki fısıltıyı Kâhin'e söylemeli miydim?
Kafamı iki yana sallayıp yürümeye devam ettim. Beni ilk fark eden Şebnem oldu ve boğazını temizledi. Bulut'da bana baktığında sorgular gibi kaşımı kaldırdım.
"Neyi tartışıyorsunuz?"
Şebnem yanıma gelip kulağıma eğildi. Bulut'un duymasını istemiyordu anlaşılan.
"Kâhin'e inanıyor musun? Şahsen ben inanmıyorum. Şu Bulut mudur nedir al şunu yoksa elimden bir kaza çıkacak. Sanki hepsi bizi delirtmeye ant içmiş gibi, Elina. Bir an önce eve gidip sana hesap sormak istiyorum!"
Yaptığı uzun konuşmada Bulut iki de bir kaşlarını çatıp duruyordu. Gözlerimi ondan ayırmadan dinlemiştim Şebnem'i.
"Söylediklerini gayet net duyuyorum."
Bulut'un sözlerinden sonra Şebnem göz devirerek yaprakların üzerine oturup bağdaş kurdu.
"Duyarsan duy. Umurumda bile değil. Şu çatlak Kâhin ne yapıyorsa yapsın da salsın bizi artık!"
Yarım saat önce konuşulanlar düştü birden zihnime. Bulut'a yapılan büyü, benim kurtları kurtaracağım ve daha nicesi. Kâhin kurtları siz kurtaracaksınız dedikten sonra hiç bir bilgi vermeden benden kan istemişti.
Bulut sinirlenmiş ve benim kan falan vermeyeceğimi söylemişti. Ama ben hemen masanın üzerindeki bıçağa yönelip parmağıma kesik atmıştım. Kâhin de hemen elindeki cam şişeye kanımı damlatmıştı. Bulut'un havayı kokladıktan sonra şaşkınca elimde ve gözlerimde gidip gelen bakışlarını hâlâ unutmamıştım.
Şimdi ise Kâhin bizi dışarı kovmuş biraz beklememizi söylemişti. Mağarada kanıma neler yaptığı da cabası.
Bulut ile bir gelecek..
Düşüncesi bile bir garipti. Ben onu tanımıyordum bile. Hem tanısam ne olacaktı ki? O insan değildi.
Ve çok gıcık, sinir bozucu biriydi. Duygusuz bakışlarını görmekten bıkmıştım. Onunla bir saniye bile geçirmek istemiyordum. Eski hayatımı istiyordum..
Kâhin'in istediği kesinlikle olmayacaktı. Çünkü ben böyle bir şey istemiyorum!
"Uluma sesi mi bu?"
Telaş içinde ayağa kalkan Şebnem ile kendime gelip silkelendim. Bulut ile göz göze dalıp gitmiştik. Utancımı yaşamaya vakit bulamadan uluma sesinin kulaklarıma ulaşması gözlerimi büyütmemi sağladı.
"B-bunlar senin arkadaşların mı?"
Gözlerini üzerimden ayırmadan başını salladı. Etrafına bakınıp "Saklanmanız lazım." dedi. Üzerindeki ceketi hızla çıkardı. "Şimdilik burada olduğunuzu bilmesinler." Beni ve Şebnem'i kolundan tutup büyük bir ağacın arkasına sakladı. Çıkardığı ceketi ikimizin omzuna bırakıp bir kaç adım uzaklaştı.
"Kurtların koku alma duyularının çok iyi olduğunu biliyorsunuzdur. Burada benim kokumdan başka bir koku almamaları lazım."
"Hayvan ama zeki." diye fısıldadı Şebnem kulağıma.
Başımı usul usul sallayıp ağaca iyice gömüldüm ve yanımdaki can dostuma sıkıca sarıldım. Bulut bizden uzaklaşıp küçük bir kütüğün üzerine oturdu ve sanki hiçbir şey olmamış gibi kurtların gelmesini bekledi. Kafasını kaldırıp bana güven vermek isteyen bir bakış atmasıyla yüzümü Şebnem'in omzuna gömdüm.
Birazdan burada olacaklardı ve tedirgin olmamak elde değildi. Şebnem her ne kadar korksa da belli etmemeye çalıştığını anlayabiliyordum.
Üzerimdeki ceketin kokusu burun deliklerimi doldurunca gözlerimi açıp Bulut'a baktım. Şebnem nefesini bile tutmuş durumdaydı. Çok geçmeden ağaçların arasından tek tek kurtlar çıkmaya başlamıştı. Korkuyla yutkunmadan edemedim.
En önce gördüğüm kurt çok tanıdık gelmişti. Açık kahve tüyleri vardı ve bakışlarından bile dişi olduğu belliydi. Onun hemen arkasından çıkan kurdu görünce ise kanımın çekildiğini hissettim. Bu oydu!
Bir gece ansızın yemi olarak beni seçen sarı gözlü kurt!
Ve önündeki dişi ise, onu Bulut'un elinden kurtarmaya çalışan kurttu..
Kafamın karışmasına mâni olamadım. O sarı irisli kurt, av için tesadüfen beni seçmiş olamazdı.
"Burada ne işiniz var?"
Bulut'un sesiyle arkalardan bir kurt hırlamıştı. Tamamen hepsi ortaya çıktığında sayıları yaklaşık 7-8 civarıydı.
Bizi fark ettikleri an, neler yaşanır bilemiyordum.
"Bakmaya korkuyorum," dedi Şebnem. "Kaç kişiler, Elina?"
Onun korkuyorum demesi içimde bir şeylerin kopmasını sağladı. Benim yüzümdendi işte! Ne diye duyduğum sesin peşinden gittim ki? Eğer gitmeseydim ne o Bella denen büyücüyle, ne Kâhin ile karşılaşırdım ve şuan da burada olmazdık.
"Sakin ol," diyebildim sadece. "Kâhin'in söylediği büyüyü hatırla. Bulut bize bir şey yapmalarına izin vermeyecektir."
Kafasını kaldırıp bana baktı "Bize değil, sana zarar gelmesini engelleyecektir."
İçimi burkan sözleri yüzünden gözlerim dolmuştu. Başımı iki yana salladım. "Ben korurum seni. Onlara kalmadık."
Sadece tebessüm etti. "Ne söylersen söyle, eve gittiğimizden hesabını soracağım." Tekrar başını omzuma gömdü. "Tabii sağ çıkabilirsek.."
Bir şey diyemedim. Bulut kurtlara Kâhin ile ilgili bir şeyler söylüyordu. Tek tutabildiğim cümle Kâhin sizleri burada görmekten hiç hoşlanmayacak dediğiydi. Kulaklarımı dikip devamını dinlemeye başladım.
"Siz nereye gideceksiniz?"
Bir kaç hışırtı ve o meşhur kemik sesleri. Sanırım aralarından biri dönüşüyordu. Kafamı iyice ağaca çevirdim. Çıplak birini görmek istemiyordum.
"Avlanmaya gidiyoruz," Başka bir erkek sesiydi. "Senin Kâhin ile işlerin var anlaşılan." dedi.
"Kuzey!"
Bulut'un sert sesine sadece güldü. "Tamam Bulut Ateş, sakin ol. Grubun liderisin sonuçta. Sana hesap soracak değiliz."
Bulut Ateş.
"Güzel. Şimdi avlanmaya gidin, akşam toplanma yerinde görüşeceğiz."
"Hey, takım!" diye bağırdı yine o adam. "Gidelim de biraz kendini avcı zannedenleri avlayalım, ha?"
Avcı avlayacağız derken insanlardan bahsediyordu. Bunu anlamamak için aptal olmak lazım.
Kurtlardan hırlamalar yükselince kemik kırılma sesini tekrar duydum ve anladığım kadarıyla o adam tekrar dönüşmüştü. Rüzgâr hızıyla sol taraftaki ağaçların oradan gidip gözden kayboldular. Ama dişi olduğunu düşündüğüm kurt bir süre Bulut'un olduğu yere bakmış ve ardından hızla diğerlerinin peşine takılmıştı.
"Gittiler mi?"
Şebnem'in başını tutup kaldırdım ve "Evet," dedim. "Çok şükür gittiler."
Biz de kurtlar sofrasından kurtulmuş olduk. Şimdilik.
"Bulut!"
Kâhin'in sesi ile ağacın arkasından çıktık. Mağaranın girişinde ayakta dikiliyordu ve yüzünde hiç de memnun olmayan bir ifade vardı. Bulut yanımıza gelip kaşlarını çatarak Kâhin'e baktı.
"Kan ile oyunun bittiyse neler olduğunu söyle artık Kâhin!"
Kâhin başını iki yana salladığında bu sefer kaşlarını çatan bendim. Başka bir şey olduğu kesindi.
"Körsis'ler buraya geliyor!"
Bulut'un şaşkın ve tedirgin bakışlarına bakılırsa gelenler hiç de tekin birileri değildi.
Peki kimdi bu Körsis'ler?
Ben bir bela içindeyken ikinci bir bela daha istemiyordum..
BÖLÜM SONU!
***
S.D.