SESSİZLİĞİN İÇİNDE BİR BEN
Evin içi her zaman aynı sessizlikle uyanırdı.
Ne bir telaşın ayak sesi yankılanırdı mermer zeminde, ne mutfaktan yükselen bir kahvaltı kokusu dolardı koridorlara. Duvarlar, pahalı tablolarla süslüydü; avizeler kristal gibi parlıyordu ama o ışığın içinde yaşayan bir sıcaklık yoktu. Her şey kusursuzdu. Fazla kusursuz.
Eylül Aydemir, odasının kapısını araladığında karşısına çıkan manzara her sabah olduğu gibiydi: uzun, geniş ve bomboş bir koridor. Bu evin her köşesi büyük, her detayı özenliydi ama nedense içinde yaşamak değil de, sadece sergilenmek için yapılmış gibiydi. Sanki biri gelip buraya “mutlu bir aile” yerleştirecekmiş ama sonra vazgeçmişti.
Yavaş adımlarla yürüdü. Ayak sesleri yankılandı. Kendi varlığı bile bu evde fazlalık gibi duyuluyordu bazen.
Merdivenlerden inerken eli istemsizce korkuluğa dokundu. Soğuktu. Her zaman olduğu gibi.
Salona geçtiğinde, koca koltuklar yerli yerinde duruyordu. Kimsenin oturmadığı, kimsenin dağınıklık bırakmadığı bir düzen… Televizyon kapalıydı. Perdeler yarı açıktı. Gün ışığı içeri giriyor ama içeriye hayat getiremiyordu.
Bir an durdu Eylül. Derin bir nefes aldı.
Bu evin büyüklüğü küçüklüğünden beri hep gözünü korkutmuştu. Küçük bir çocukken kaybolacak gibi hissederdi. Sonra büyüdü… ama his değişmedi. Sadece adı değişti.
Kaybolmak yerine, yalnızlık dedi artık buna.
Mutfağa doğru yürüdü. Kapının eşiğinde durduğunda tanıdık bir sesle karşılaştı.
“Uyandın mı güzel kızım?”
Hafsa’nın sesi, bu evdeki tek sıcak şeydi. Eylül’ün dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. İçeri girdi.
“Uyandım Hafsa…”
Hafsa ocağın başındaydı. Üzerinde her zamanki sade elbisesi, saçları toparlanmış, yüzünde yılların yorgunluğu ama gözlerinde hâlâ o yumuşak ifade vardı. Eylül’e baktı, dikkatlice.
“Aç mısın? Sana bir şeyler hazırlayayım.”
Eylül başını hafifçe iki yana salladı. Sandalyeye oturdu.
“İstemiyorum…”
Hafsa kaşlarını çattı ama bir şey demedi. Yavaşça yanına geldi, elini Eylül’ün omzuna koydu.
“Yine mi bir şey yok içinde?”
Eylül gözlerini masanın üzerine sabitledi. Parmaklarıyla görünmez bir çizgi çizmeye başladı.
“İçimde bir şey yok ki zaten…”
Hafsa’nın içi burkuldu. Bu cümleye alışmıştı belki ama her duyduğunda ilk kez duyuyormuş gibi canı yanıyordu.
“Öyle deme kızım… İnsan boş olmaz.”
Eylül başını kaldırdı. Gözlerinde ne öfke vardı ne de gözyaşı. Sadece yorgunluk.
“Oluyormuş demek ki.”
Kısa bir sessizlik oldu. Evin o tanıdık sessizliği yine aralarına oturdu.
Hafsa konuyu değiştirmek ister gibi mutfağa döndü.
“Bugün okulun var değil mi?”
Eylül sakinlikle başını salladı. “Var.”
“Saat kaçta çıkacaksın?”
Eylül omuzlarını kaldırırken “Bilmem…” dedi.
Eylül’ün cevapları kısa, kopuktu. Sanki kelimeleri bile fazla geliyordu.
Bir süre sonra sandalyesinden kalktı. Pencereden dışarı baktı. Bahçe düzenliydi, çimler kusursuz kesilmişti. Ağaçlar yerli yerinde duruyordu. Her şey olması gerektiği gibiydi.
Bir tek o, olması gereken yerde değildi.
“Onlar gitti mi?”
Hafsa duraksadı. Bu soru her sabah sorulurdu. Ve cevabı hep aynıydı.
“Gittiler kızım. Sabah erkenden çıktılar.”
Eylül hafifçe başını salladı. Şaşırmamıştı. Zaten beklemiyordu.
“Tabii…”
Sesinde kırgınlık yoktu artık. Çünkü kırılacak bir yer bırakmamıştı içinde.
Yavaşça mutfaktan çıktı. Tekrar o uzun koridora yürüdü. Duvarlarda asılı aile fotoğraflarının önünden geçti. Birinde küçük bir kız çocuğu vardı. Gülümsüyordu. Yanında annesi ve babası… hepsi birlikteydi.
Eylül bir an durdu.
O fotoğrafa baktı.
Sonra kendine.
Aynı kişi değillerdi.
Usulca fısıldadı:
“Ne zaman bu kadar uzaklaştım ben…”
Cevap yoktu.
Zaten bu evde hiçbir sorunun cevabı yoktu.
Eylül odasına geri döndü. Kapıyı kapattı. Sırtını kapıya yasladı ve gözlerini kapattı.
Dışarıda kocaman bir dünya vardı.
Ama onun dünyası, dört duvar arasında sıkışıp kalmış gibiydi.
Ve en kötüsü…
Kimse bunun farkında bile değildi.
Eylül odasının kapısını kapattığında, dışarıdaki o büyük ve soğuk ev bir anda daha da uzaklaştı sanki. Odanın içi, evin geri kalanına göre daha küçüktü belki ama yine de fazlasıyla düzenliydi. Her şey yerli yerindeydi. Dağınıklık yoktu. Yaşanmışlık hissi yoktu. Sanki biri gelip her gün her şeyi düzeltiyor, Eylül’den geriye kalan izleri silip götürüyordu.
Perdenin arasından sızan solgun gün ışığı, odanın ortasına ince bir çizgi gibi düşüyordu. Ankara’nın sabahı kendini daha ilk saatten belli ediyordu; gri bir gökyüzü, keskin bir ayaz ve camın ardından bile hissedilen o kuru soğuk…
Eylül derin bir nefes aldı. Soğuk, sanki sadece dışarıda değildi.
Dolabına doğru yürüdü. Kapaklarını açtığında karşısına dizilmiş kıyafetler, renklerine göre ayrılmış, ütülü ve kusursuz bir şekilde sıralanmıştı. Eli bir süre askıların arasında gezindi. İnce bir kazak seçti önce, sonra vazgeçip daha kalın olanı aldı. Üzerine uzun, koyu renkli bir kaban ekledi. Ankara’nın soğuğunu hafife almak gibi bir lüksü yoktu.
Aynanın karşısına geçtiğinde bir an durdu.
Yüzüne baktı.
Ne eksikti, bilmiyordu.
Ama bir şeyler eksikti.
Saçlarını toparladı, hafifçe düzeltti. Ne fazla özenli ne de tamamen umursamaz bir hâl… Tam ortası. Tıpkı hayatı gibi.
Çantasını yatağın üzerinden aldı. Fermuarını açtı. Bugünün derslerini düşündü kısa bir an. Hukuk fakültesinin ağır kitapları, kalın kapaklı defterler… Hepsi birer zorunluluk gibi dizildi çantasının içine. Her kitap, biraz daha ağırlık ekliyordu sanki omzuna. Sadece fiziksel değil.
Bir an durdu.
Elini çantanın içinde tuttu.
Başka bir hayat mümkün müydü?
Cevap yine yoktu.
Fermuarı kapattı.
Omzuna astı.
Ayakkabılığa yöneldi. Topuklu botlarını eline aldı. Derisi soğuktu. Ayağına geçirirken hafifçe titredi. Soğuktan mıydı, alışkanlıktan mıydı… o da bilmiyordu.
Hazırdı.
Ya da en azından dışarıdan bakıldığında öyle görünüyordu.
Kapıyı açtı. Koridora adım attığında o tanıdık sessizlik yine onu karşıladı. Ama bu sefer uzun sürmedi. Merdivenlerden inmeye başladığında aşağıda birinin varlığını hissetti.
Hafsa…
Kapının önünde duruyordu. Üzerinde kalın bir hırka, başında her zamanki örtüsü… Ama en çok da yüzündeki o sıcak gülümseme dikkat çekiyordu. Sanki bu evde sadece Eylül’ü bekleyen tek şey oydu.
Eylül’ün dudakları istemsizce yumuşadı.
Adımlarını hızlandırdı.
Yanına geldiğinde hafifçe eğilip yanağından öptü.
“Soğuk şeyler içme. Arabayı dikkatli kullan.”
Eylül başını salladı. Gözleri bir an kapıya, sonra tekrar Hafsa’ya döndü. İçinde küçük, neredeyse çocukça bir istek kıpırdadı.
“Akşama… kız gecesi yapalım mı Hafsa?”
Sesi bu kez biraz daha yumuşaktı. İçinde sakladığı o küçük heyecan, kelimelere fark ettirmeden sızmıştı.
Hafsa önce şaşırdı, sonra yüzünde özlediği bir ifade belirdi.
“Ne zamandır yapmıyorduk… yapalım kuzum. Hem ben senin sevdiğin ne varsa hazırlarım.”
Eylül’ün gözlerinde ilk kez o sabah hafif bir ışık parladı.
“Gerçekten mi?”
Hafsa gülümsedi.
“Gerçekten.”
Eylül başını hafifçe eğdi. Sanki o an, günün en güzel haberini almış gibiydi. Çünkü biliyordu… bu akşam o koca evde yine sadece ikisi olacaktı.
Ve bu artık canını acıtmıyordu.
Alışmıştı.
Kapıya yöneldi. Elini kapı koluna attığında bir an durdu. Arkasına bakmadan sordu:
“Onlar… akşam gelmez değil mi?”
Hafsa’nın sesi yumuşaktı. Alışılmış bir gerçeği söyler gibi.
“Geç gelirler kuzum… Sen bizim kız gecemizi düşün sadece.”
Eylül başını salladı.
Beklemek…
O kelimeye çoktan yabancılaşmıştı.
Kapıyı açtı. Dışarıdan içeri keskin bir soğuk doldu. Ankara sabahı yüzüne çarptı. Gözlerini hafifçe kıstı.
Sonra adımını dışarı attı.
Arkasında kocaman bir ev bıraktı.
Ama aslında…
Hiçbir şey bırakmamış gibiydi.
Kapı arkasından kapanırken çıkan o tok ses, Eylül’ün içindeki boşlukla garip bir uyum yakaladı. Bir an durdu merdivenlerin başında. Soğuk hava yüzüne çarpmaya devam ediyordu ama o, sanki buna alışkınmış gibi derin bir nefes alıp ilerledi.
Bahçedeki taş yolun üzerinden geçerken topuklu botlarının çıkardığı ses, sabahın sessizliğini ince ince bölüyordu. Arabasına ulaştı. Anahtarı çantasından çıkarırken parmakları hafifçe üşümüştü. Kapıyı açtı, içine geçti ve hemen ardından dış dünyanın o keskin ayazını kapının dışında bıraktı.
Arabanın içi, kısa sürede nefesiyle ısınmaya başladı. Kontağı çevirdiğinde motorun sesi duyuldu. Ardından radyodan gelen hafif bir cızırtı… ve birkaç saniye sonra bir şarkı doldu arabanın içine.
Eylül direksiyona yaslandı. Şarkıyı tanıyordu.
İlk notalarla birlikte dudakları farkında olmadan kıpırdadı.
“Bir yol var önümde ama ben nereye aitim bilmiyorum…”
Sesi çok yüksek değildi. Hatta neredeyse fısıltı gibiydi. Ama o an, kendini en çok duyduğu yer tam da burasıydı. Ne evdeydi ne okulda… sadece arabasının içinde, kendi küçük dünyasında.
Yola çıktı.
Ankara sabahı her zamanki gibiydi. Trafik ağırdı. Araçlar birbirine yakın ilerliyor, kırmızı ışıklar ardı ardına uzuyordu. İnsanlar aceleyle bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Kornalar, ani frenler, sabırsız bakışlar…
Zaman yavaş ilerliyordu.
Eylül bir süre sonra başını hafifçe koltuğa yasladı. Şarkının nakaratına geldiğinde sesi biraz daha belirginleşti. Gözleri kısa anlık kapanıp açıldı.
“Belki bir gün… biri duyar beni…”
O an dudaklarında küçük bir tebessüm oluştu. Gerçek değildi belki, ama o an için yeterliydi.
Trafik ağır ağır açıldı. Yol uzundu ama artık o kadar da rahatsız etmiyordu. Çünkü o birkaç dakika, kendine aitti. Kimsenin karışmadığı, kimsenin susturmadığı bir alan…
Şarkı bittiğinde araba sessizliğe gömüldü. Eylül de sustu.
Okulun kapısına yaklaştığında gerçeklik kendini yeniden hatırlattı.
Direksiyonu kırdı, otoparka yöneldi. Arabasını boş bir yere park etti. Motoru kapattıktan sonra birkaç saniye olduğu yerde kaldı. Ellerini direksiyonun üzerinde tuttu.
Sonra derin bir nefes aldı.
Ve indi.
Soğuk yine yüzüne çarptı. Bu sefer daha sertti. Kabanına biraz daha sarıldı. Çantasını omzuna düzeltti ve okulun kalabalığına doğru yürümeye başladı.
Kampüs her zamanki gibi hareketliydi. Gruplar hâlinde yürüyen öğrenciler, kahkaha atanlar, bir şeyleri heyecanla anlatanlar… herkesin bir yeri, birileri vardı.
Eylül adımlarını hızlandırdı. Kalabalığın içinden geçerken kimseyle göz göze gelmemeye çalıştı. Sanki görünmez olmak daha kolaydı.
Binaya girdiğinde sıcak hava onu karşıladı. Ama içindeki soğuk değişmedi.
Merdivenleri çıktı. Koridorlar doluydu. Sınıfların önünde bekleyen öğrenciler, birbirine yaslanmış sohbet edenler… bazıları notlarına bakıyor, bazıları sadece gülüyordu.
Eylül sınıfın kapısına geldiğinde kısa bir an durdu.
İçeriden gelen sesleri dinledi.
Sonra kapıyı açtı.
Sınıf yarı doluydu. Herkes birileriyle konuşuyordu. Sıralar dolmuştu ama aralarda hâlâ boşluklar vardı. Eylül gözleriyle hızlıca etrafı taradı ve en arkaya yakın, köşede kalan boş bir yeri seçti.
Sessizce yürüdü.
Kimse fark etmedi.
Çantasını bıraktı, oturdu.
Etrafındaki sesler devam ediyordu.
“Bunu dün gece çalıştın mı?”
“Hoca kesin buradan soracak ya!”
“Akşam buluşalım mı?”
Kelimeler havada uçuşuyordu. Ama hiçbiri ona değmiyordu.
Eylül ellerini masanın üzerine koydu. Parmaklarını birbirine geçirdi. Gözleri istemsizce sınıfın içine kaydı.
İnsanlar…
Gülüyorlardı.
Konuşuyorlardı.
Birbirlerine dokunuyorlardı.
Birbirlerini tanıyorlardı.
Üç yıl…
Üç koca yıl geçmişti bu okulda.
Ama Eylül hâlâ bir yabancıydı.
Bir an boğazı düğümlendi. Gözlerini kaçırdı. Camdan dışarı baktı.
İçinden sessiz bir cümle geçti:
“Ben neden kimsenin hayatına dahil olamıyorum…”
Cevap yine yoktu.
Sınıfta kahkaha yükseldi o sırada. Bir grup bir şeye gülüyordu. Eylül başını hafifçe o yöne çevirdi. Bir an onları izledi.
Sonra bakışlarını geri çekti.
Özendi.
Ama belli etmedi.
Çünkü bazı duygular, insanın içinde sessizce büyür.
Ve kimse duymasın diye…
İnsan en çok kendine susar.