❤❤❤❤❤
Bir dalga vurdu kıyıya..
İnce bir parmak piyanonun tuşuna dokundu, tek bir nota çıktı tok bir tonda.
Yeni doğmuş bir bebeğin feryadı inletti duvarları..
Bir sevişmenin iniltileri sızdı kapalı perdelerin aralarından.
Bir kadın at kuyruğu yaptığı siyah saçlarını tokadan sıyırıp omuzlarına bıraktı.
Bir fırtına uğultusu sardı sokakları..
Bir kedi miyavlayarak kaçtı.
Saçlarına gök kuşağını kazıyan bir kadın,
Bir adamın kucağına sığındı.
Bir adam kendine sığınan kadına kucağını açtı.
İpin ucunda bir beden salındı ölüme..
İnsanoğlu her gün yaşarken
Biraz biraz da öldü...
****
Güneş kucağına sokulduğu Rüzgar'ın kokusuna tutundu. Elleri yumruk olup kazağını avuç içlerine buruşturmuştu. Sıkıca tutunmak istiyordu. Rüzgar'a tutunduğu gibi hayata da tutunmak.
İşte şurası, yeni doğan bir bebeğin annesinin kucağındaki şefkati andırıyordu. Tek fark burası hayatın kucağı gibiydi. Sıcacık, güvenli, huzurlu…
Nefes ciğerlerini doldurup göğsünü hareket ettirdikçe, ölmek için biraz daha yaşadı...
Derin bir soluk çekti ve yaşamı hissetti. Avuç içlerinin altında kasılan bedenin duvarlarına vuran ağır tonun yankısını.
Aniden gelen kriz usulca sinir uçlarını bırakıp kıvılcımları yayvanlaştırarak kaybolmaya yüz tuttu. Ölüm geldiği kuyuya geri çekildi.
Nefes biraz daha canlandı, adamın kalp atışları biraz daha hissedilirdi.
"Kalbin çok dingin atıyor." diye fısıldayıp burnunu çekti.
Rüzgar ne olduğunu bilmiyordu ama içinde yara taşıyan bir bedeni kucağında tuttuğuna emindi. Bazen duvarlar yıkılıp sahtelikler kaybolup gerçekliğin açığa çıktığı şeffaflaştığı anlar olurdu. Gerçeklerin gün yüzüne çıktığı zamanlar.
Duygularını sahile vuran bir deniz vardı kollarında. Sahilini Rüzgar yapmış bir ruh taşıyordu. Dalgalarını özgürce rahatça bırakacağı bir yerdi orası. Fırtınaları karşılayan huzuru kucaklayan. Bazı geceler yakamozun aydınlattığı…
"Neyin var?" dedi Rüzgar. Anka'nın çıplak sırtına dökülen renkli saçlarını okşarken.
Yorgun, güçsüz, kaybolmaya yüz tutmuş….
"Hiç." dedi masumca. Tekrar burnunu çekti.
Rüzgar bu hareketine gülümserken tek kaşını havaya kaldırmıştı ama Güneş'in yüzü hala gövdesine bastırılırken görmedi.
"Bir hiç aslında çok şeydir."
Güneş yanağından süzülen yaşları parmak uçları ile sildi.
"Nasıl?" dedi. Hala burnu tıkalı olduğu için boğuktu sesi.
"Neyin var derler sen de hiç dersin. Oysa hiç de öyle değildir. İçinde ağaçlar devrilip fırtınalar savruluyordur.."
Güneş biraz geri çekilip Rüzgar'ın yüzüne baktı.
Kahveleri gülümseyerek Güneş'in yüzüne düşmüştü. İçine ığıl ığıl şefkat dolu ballar akıyor, kılcal damarlar gibi vücuduna yayılıyordu bakışları. Kanının ısındığını hissediyordu damarlarında akan.
Kalbinin ortasında bir melodi tınısı çaldı.
"Ben sadece..." dedi ama gerisi gelmedi. Kim ölümle kol kola gezdiğini kolayca anlatabilirdi ki? Her ne kadar bunu kabullenmiş olsa da unutmak istediği en büyük gerçeği taşıyordu. Hepimiz gibi... Tek fark onun biçilmiş zamanı vardı. Bizim ise belirsiz.
"Çok güzel kokuyorsun." dedi. Sonra eğilip az önce tutunduğu göğse burnunu dayayıp sindirerek yavaşça içine çekti kokusunu.
"Anka?" dedi sorar gibi Rüzgar.
Güneş boğazına vuran düğümün ağırlığını yutkunarak bastıramayınca derin bir soluk yolladı ciğerlerine. Rüzgar'ın kokusu ciğerlerinden çok beyin duvarlarına yayılıyordu.
"Bisiklet sürelim mi?" dedi Rüzgar cevap gelmeyince. Güneş'in kolları belinden ayrılıp omzuna tutunup kucağından sıyrılıp ayağa kalkmasını sağladı.
"Hemen geliyorum." dedi neşe yankısı bırakan sesi ile. Anında toz olmuştu.
***
Güneş üzerine siyah bir kapşon, altına da siyah tayt giymişti. Kırmızı ponponlu beresini de takmıştı. Adım adım Rüzgar'a yaklaşırken bakışlarının hapsinde olduğunu biliyordu. Yerdeki bakışlarını kaldırıp Rüzgar'a tırmandırdı.
Soluk teninde burnu ve göz altları kızarık şekilde gülümsedi. Rüzgar onun bu haline bakıp tebessüm etti. Az önce kız bir duygu kırılması yaşamıştı ve bu basit bir şey değildi. . Sakladığı her ne ise onu içten içe tüketiyor gibiydi. Derin, sancılı ve hissedilir düzeyde belirgindi ama kız anlatmak istemiyordu. Her ne ise bununla büyük savaş içindeydi. Unutmak belki de kaybetmek istiyordu.
Rüzgar alayla gülümsedi içinden bunu asla yapamazdı. Gerçekler ve karanlık asla kaybolmazdı. İçinde köklü zehirli bir ağaç gibi sarardı. Ona ulaşan kızın burnunu sıktı. Güneş'in suratı buruştu bu harekete.
"Sevimli ördek."
Güneş'in sadece gözleri gülümsedi dudakları belli belirsiz kıpırdamakla yetindi sadece.
"Sana sarılmak istiyorum." dedi. İçinden gelenleri kelimelere dökerek.
Rüzgar kollarını açtı.
Güneş ona sokuldu. Boyu Rüzgar'ın kalbinin üzerinde tamamlanıyordu. Kokusu ciğerlerinden önce beyninin kıvrımlarından geçerek onu yatıştırdı. Tümörün yaptığı baskıdan dolayı ani ruh değişimleri yaşayıp kriz ve atak geçiriyordu. Ama beyninin en ücra köşesine kadar yayılan koku yatıştırıcı dinginleştirici ve sakinleştiriciydi. Alevler güçsüzleşip çaresizce sönüyordu. Şimdiye kadar kullandığı bütün ağrı kesicilerden daha etkiliydi.
Bir kavanoza saklayıp şifa diye dağıtılsa yok satardı.
Biraz daha çekti o kokudan... Sonra biraz daha....
Umut, gerçeğe fısıldadı..
Bu hayattaki en soğuk da en sıcak kelime de sensin....
İki çelişkili durumda bir araf yoktu. Gerçekler ya can yakar ya da mutlu ederdi. Güneş'in de Rüzgar'ın da canı yanıyordu... şifa ise birbirlerindeydi.
Rüzgar canı yandığında hep oyun oynardı....
"Oyun oynayalım mı?" dedi yine. Gerçeklerden kaçmak ve can yankısından kurtulmak için.
Güneş geri çekilip elini şortunun cebine sokmadan önce önüne düşen mavi saç tutamını kulağının arkasına sıkıştırdı.
"Ben daha dün öğrendim. Beni her türlü yenersin."
Rüzgar ona gülümsedi. Ellerini kızın omuzlarına bastırıp hafifçe eğildi.
"Bu öyle bir oyun değil."
"Na..nasıl?" diye mırıldandı Güneş.
"Saçlarını Rüzgar'a bırakacaksın. Soğuk iliklerine işlerken canını yakan o şeye meydan okuyacaksın."
"Ben çocuk değilim." diye itiraz etti Güneş.
Rüzgar ona gülümsedi.
"İnsanlar içinde hep bir çocuk taşır bücürük. Büyürler kendi çocukları olur sonra torunları olur ama yine de bir yanları hala çocuk kalır.”
Eğer ölseydi çocukluk yaşamamış insanlarda olurdu bu ki o kişiler daha çok yaşatırdı o çocukluğu bir yerlerde.
Güneş ona tebessüm edip elini Rüzgar'ın kalbinin üzerine bıraktı.
"Senin içindeki çocuk kırık dökük."
Rüzgar kızın cümleleri ile donup kaldı. Ruhunun derinliklerini açıkça ifşa etmişti bu cümle. Kendine bie itiraf edemediği koca bir gerçekti bu. Yaşadığı zorlu bir savaştı
Rüzgar ona ciddiyetle bakıyordu.
"Hayır küçüğüm, benim içimdeki çocuk hepsinden önce çok güçlü." Rüzgar kırık dökük o çocuktan güçlü bir karakter olmayı başarmıştı.
Güneş kendini her zaman zayıf ve çaresiz hissetmişti. Güç, kuvvet o kadar zordu ki kafasında tartıp evirdi çevirdi.
"Şimdi sen bana en büyük sırrını mı verdin." dedi.
Rüzgar'ın kolları hala omzuna baskı uyguluyordu. Eli ise kalp atışlarının üzerindeydi.
"Hayır sadece sana yaşamın en ince ayrıntısının sırrını veriyorum." deyip ellerini baskıdan kurtardı ve geri çekildi. Düşünceli bakışları söyleyeceklerinin ne kadar yoğun olduğunu vurgulamak istercesine gözlerinin içine odaklandı.
"Bak, başına dünyanın en berbat şeyi gelebilir. Benim de geldi, onun da, bir başkasının da.. Bir ucundan tutup bir şekilde kendini bundan kurtarmanın yolunu bulman gerekiyor. Kendini bir umutsuzluğun içine bırakamazsın. Yapabildiğin kadar güçlü olursun, yapman gerektiği kadarı değil. Sınırların ötesine geçtiğin zaman."
"Ya yol kısaysa." dedi Güneş.
"Nasıl yani?"
"Yani yapman gereken zamanın kısıtlı ise."
Rüzgar bir süre kaşlarını çatıp Güneş'in bakışlarından gözlerinden bir şeyler okumaya çalıştı. Güneş daha fazla fırsat vermemek için bakışlarını kaçırdı.
"Nasıl bir oyun?" dedi.
Rüzgar hala ona bakıyordu. Güneş'in hüznün gerisine düşen bakışlarını görünce sorgulamayı bıraktı.
"Pekala o zaman." dedi Rüzgar. Sonra da elini ensesine götürüp düşünürken kaşıdı.
"Bisiklete bineceğiz ve hız yapacağız. Düşmekten korkmadan Rüzgar'ın yüzümüze vuruşunu hissedeceğiz, soğuktan parmak boğumlarımız buz kesip, bacaklarımızdaki güç çekilene, beyninin en ücra köşesindeki düşünceleri donduruncaya kadar."
"Sen öyle mi yapıyordun?" dedi
güneş en kadife sesi ile. Rüzgar'ın çektiği acılara şifa olmak isteyen tarafı kabarıyordu yine. Ona dokunmak, teninde parmaklarını dolaştırmak istiyordu. Varlığını hissetmek. Ellerinin altında atan kalbin nasıl yaşadığını bilmek istiyordu. Bir de.... Bir de nasıl sevdiğini görmek istiyordu....
Beresinin kenarlarını tutup kulaklarını kapattı.
"Hadi o zaman."
*****