8. Bölüm

1736 Kelimeler
"Çekici uzatır mısın?" Güneş şaşkın şaşkın etrafa bakındı. Karanlık sadece ateşin aydınlığından ibaretken Rüzgar'ın istediği çekici göremedi. "Orada bak!" diye başı ile ileriyi işaret etti Rüzgar. Rüzgar için çadır kuruyorlardı ve Rüzgar'ın çırağı olmuştu Güneş. Annesini takip eden yavru ördek gibi onu takip ediyor istediklerini getiriyordu. Rüzgar onun böyle meraklı ve şaşkın şaşkın etrafa bakınmasından, sakarlıklarından ve renkli kafasından acayip keyif oluyordu. Kız çok sevimliydi. Güneş ise yeni yeni şeyler yapmak, bir işe yaramaktan acayip mutluydu. Hem böylece rahat rahat Rüzgar'ı dikizleyebiliyordu. Gözleri Rüzgar'ın dikkatle yaptığı işte, üşüyen parmakları da bol hırkasındaydı. Hava iyice soğumuştu artık. "Gerçekten üşümeden uyuyabilecek misin?" dedi Güneş. Emin değildi hatta sabah ayazının soğukluğunu düşününce hırkasını biraz daha sıktı. Rüzgar kazığı kontrol edip sağlam olduğuna emin olunca doğruldu. Ayağa kalkınca da fazla yakın oldular. Kıpırdamaları halinde bedenleri temas edecek kadar dip dibeydiler. Güneş hep Rüzgar'a en yakın mesafede durduğunun farkında değildi ama Rüzgar kızın kedi gibi ona sokulmasından ayrı bir huzur duyuyordu. Kızın nefesinden çıkan buhar göğsüne çarparak yüzeyin altından derinliğe sızıyordu. Kırılan, sızlayan yerlerden geçip en karanlıklara yerleşiyordu sıcaklığı ile. Aşk her nefeste biraz daha içine işleyip sarmaşık gibi sarıyordu genç adamı. Yüreğine bal dökülüyordu. "Niye öyle bakıyorsun?" dedi Güneş. Rüzgar'ın kısılan kirpiklerinin arasındaki tebessüm eden hareler sızan bakışlarına. "Hiç, sadece benim için birisinin endişelenmesi alışık olduğum bir şey değil." dedi kuruyan kelimelerle. Hafifçe gülümsedi ve kafasını salladı. Yaşadığı anın kaybolmasını ya da hayal olmasını bekledi ama olmadı. Gerçek ilk kez güzeldi, üzmüyordu, acıtmıyordu. Rüzgar kalbini sıkan bu şefkatin varlığını tatmaktan aldığı keyifle Anka'nın soğuktan ve hırkayı sıkmaktan beyazlaşmış ellerini avuç içlerine aldı. "Soğuktan titrerken beni düşünmen..." dedi minnetle. Gerisi gelmedi, kelimeler sislerin arkasına saklandı. Anlatmak istenen duyguyu tarif edemeyeceklerdi ve biliyorlardı ki defalarca bunun için bir araya gelemeyeceklerdi. Kelimeler ürkekti, çekingendi... Aşkı anlatmakta, yazmakta hep eksiklik barındırırdı... Sadece hissetmek gerekirdi... Öyle ki hisleri anlatmaya yetemezdi... Hele ki güçlüyse... Hele ki kırıksa... Ve biliyorsak sonu acıyı davet ediyorsa... O zaman ölüm meleğinin kanatları geceye asılırdı... Rüzgar, Güneş'in beresinin altından yayılan renkli saçlarına dokundurdu parmak uçlarını bir eli hala kızın ellerindeydi. "Renklerin çok güzel." diye mırıldandı. Güneş Rüzgar'ın parmakları saç uçlarından geçerken yanağına dokununca onlarca kilometre koşmuş da nefessiz kalmış gibi hissetti. "Sadece üşümeyeceğinden emin olmak istiyorum." dedi naifçe. Rüzgar kızın naifliğine kırılganlığına ölecek gibi bakıyordu. Yine de onu ürkütmemek için bakışlarının yönünü değiştirdi. "Ben komandoydum askerde. " deyip kıza bakıp göz kırptı. "Bir şey olmaz bana." dedi. Güneş onunla böyle yakın ve vücudunun sıcaklığını hissederken duyduğu huzurda kaybolmanın etkisindeydi. Ona yakın olmayı planlamıyordu ama bir şekilde onunla dip dibe buluyordu kendini. Yakınlığı fark edince de uzaklaşamayacak kadar orada olmak istiyordu. "Hem burada saraylarda büyüyen ve soğuk görünce pisi eniğine dönen sensin. Hasta olacaksın dikilmeye devam edersen." dedi Rüzgar. "Sen ısıtıyorsun." dedi omuzlarını, aldırmadığını gösterir gibi sallayarak Güneş. Rüzgar'ın yörüngesinde olmanın verdiği keyifle. Rüzgar'ın keyfi yerindeydi. Kızın içtenliği daha da mutlu ediyordu.. "Parmakların da senin gibi fırsatçı." dedi alayla. Avucunda gevşeyip ılıklaşan elleri sıkarak. Güneş hala aldırmazdı. "Olabilir. Fena mı?" dedi. Rüzgar'ın iki kaşı da şaşkınlıkla kalktı. "Bak sen inkar da etmiyor." dedi. Güneş de gülüyordu. "Ben bu yolculuğa çıktığımda bir söz verdim Kirpik. Hiçbir şey içimde kalmayacak." Rüzgar dudağını büktü. "Carpe diem." dedi. "Aynen öyle." dedi Güneş. Parmaklarının üzerine yükselip Rüzgar'ın kirli sakallarının arasından öptü. Geri çekilmeden önce de kulağına fısıldadı. "Anı yaşa!" Rüzgar bu sözleri başka bir kız söylese ayıp ve hoş olmazdı ama Anka'nın hiçbir art niyet taşımadan söylediğine emindi. İç geçirerek Güneş'e bakınca kızın midesinde bir vurgun oluştu. Bir an aklı toparlandı ve çelişkiden aniden çıktı. Ve aniden gelen hapşırıkla başı aşağı doğru düşüp renkli saçları dağıldı. Rüzgar kızın burnuna ufak bir fiske vurdu. "Çok yaşa bücürük." Güneş gülümsemeye çalışarak: "Sağol." deyip ekledi. "Ben yatsam iyi olacak." Rüzgar, Güneş bir adım geri çekilip avucundan elini çekince boşluğa düşecek gibi oldu. Ani bir hareketle kızı kendine çekmemek için bir savaşa tutuldu. Zor da olsa Güneş'i gözleri ile karavanın küçük penceresinin önünden geçinceye kadar izledi. Karavanın ışığı kapandığında çadırın içi de karanlığa büründü. Soğuk ve keskin havaya karanlık tamamen karıştığında gece sessiz bir kuytu oldu. Önce yeşil düştü, kırmızı, sarı, mavi, mor tutamlar döküldü hayatına Rüzgar'ın. Anka Kuşu'nun renkli kanadını taşıyordu saçları. Onunla olmak acayip mutlu hissettiriyordu. Enerjisi, saçları, şaşkın ördeği andıran bakışları.. Yıllardır yanındaymış gibi hissediyordu. Hep eksik olma ve o yalnızlık hissi onunlayken kayboluyordu. Bunu anlamlandırmak o kadar zordu ki. Saç uçlarına dokunduğunda zaman yoğunlaşıp saliseler yıllar gibi gelmeye başlıyordu. Sanki yıllardır onun nefesini, kokusunu, gözlerinden yayılan sıcacık enerjiyle kat etmişler gibi güzelleşiyordu. Oysa yıllar gibi geçen anlar acı çekenler için geçerliydi bilirdi. Soğuk duvarların ardında sabahı olmayan gecelerle bağdaşırdı. Şimdi ise yıllar gibi geçen anlar huzur ve şefkatle besleniyordu onun yanında. Güneş'in de Rüzgar'dan farkı yoktu. Bakışları karavanın tavanında, aklı ise Rüzgar'ın sinek görünce verdiği tepkideydi. Bir öğretmenin öğrencisini öyle aşağılaması ne korkunç bir şeydi? Bir eğitimci bir çocuğa bıraktığı bir travmadan kötü ne verebilirdi ki. Buna rağmen Rüzgar'ın asla okumaya küsmemesi ve mühendis olması şahaneydi. Oysa insanlar genelde bahaneleri fırsat bilip hayatın içinde bozulmayı tercih ederlerdi. Sadece Rüzgar gibileri istiridyenin içindeki inci olabilirlerdi. O küçük kum tanesini sürekli dışlamak ve atmak isteyen istiridye ve denizin bin bir çeşit zorluğunda inciye dönüşebilmesi gibiydi Rüzgar’ın karakteri. Ne de olsa hayat onu düşe kalka büyütecekti herkes gibi ama nasıl bir olduğun oluyordu önemli olan. Tüm bunlardan sonra nasıl bir insana büründüğün. Rüzgar'ın kırık kalbinin yansıttıkları Güneş'in sızısı gibiydi sanki. O anlarda şefkatle sarmalamak geçiyordu onu. Keşke yaşamasaydı çocuklar acılar, insanlar çaresiz kalmasaydı, bir anne bir bebeği bırakamasaydı, terk etmek doğmamış olsaydı, belki de insanlık var olmasaydı tüm bu çelişkiler de olmazdı... *** Güneş uykusunun arasında sızan kokunun güzelliği ile mahmurca göz kapaklarını araladı. Karavanın küçük penceresinden gün ışığı sızıyordu. Kocaman esneyip yerinde gerindi. Dışarının soğuğunu hissetmemek için yorganına sıkıca sarıldı. Perdenin arkasından tıkırtılar ve nefis bir koku da eşlik ediyordu. Kocaman esneyip tembelce yataktan kalktı. Perdeyi hafifçe araladığında Rüzgar'ın, kokunun kaynağı ile ilgileniyordu. Üzerinde siyah eşofman ve  sweat vardı ve saçları da karışıktı. "Günaydın." diye mırıldandı. Sesi pürüzlü çıktı. Rüzgar Güneş'e döndüğünde kızın gri renk pembe ayılı geceliği ve tepesinde topladığı saçlarına baktı. Yüzü solgun görünüyordu. Tam aksine Rüzgar oldukça canlıydı. "Günaydın Anka." dedi. "İyi misin solgun görünüyorsun?" Güneş kocaman esneyip geçiştirdi. "İyiyim sabahları genelde cansız olurum." Bu birlikte geçirecekleri her sabah için önlemliydi. "Bu ne?" diye sordu. "Salçalı ekmek." Güneş kırmızı sosa bulanmış gibi görünen ekmeklere baktı. "Hmmm çok güzel kokuyor." dedi sabırsızca. Rüzgar onun tavaya kayan iştahlı bakışına gülümsedi. "O zaman üstüne bir şey al da gel." Güneş hemen arkasını döndü ve doğruca yüzünü yıkadı. Saçlarını aynanın karşısında elleri ile tarayıp saldı ve kafasına beresini üzerine de kırmızı örgü şalını aldı. Karavanın kapısına geldiğinde gördükleri ile uykusu tamamen açıldı. Rüzgar masayı hazırlamış ve ateş yakmıştı. Ateşin kenarına ise piknik çaydanlığı koymuştu ve kenarları yeni oluşan is lekeleri ile siyahlaşıyordu. Masanın kırmızı örtüsünün üstüne kahvaltılıklar ve tam ortasında da salçalı ekmekler dizilerek tepe gibi duruyordu. "Her şeyi hazırlamışsın." dedi Rüzgar'a doğru yürürken. Rüzgar bir bez yardımı ile çaydanlığı tutarak çayları doldurdu. "Çok acıktım. Temiz hava iştah açıcı." "Böyle hazırcı gibi oluyorum." Rüzgar ona gülümsedi. "Sen de bana akşam sandviç hazırlamıştın." deyip göz kırptı. "Ayrıca hepsini sen toplayacaksın. Benim yapmam gereken işler var." Dumanı üstündeki salçalı ekmeklerden bir tanesini alıp ufak bir parça kopardı. Rüzgar dün bir sürü kablo ve panel falan da almıştı onlardan bahsediyor olmalıydı. "Elektrik mühendisi misin?" dedi. Bir türlü soramamıştı. Rüzgar ağzı dolu olunca hayır anlamında başını salladı. Yutkundu. "Yazılım." dedi. Öylesine söyler gibi. "Her türlü bilgiyi elde edenlerden?" Rüzgar eh işte anlamında kafasını salladı. “O da var tabi ama daha çok kurulum. Yeni sitemler uygulamalar geliştirmek.” Rüzgar süzme peyniri salçalı ekmeğine sürerken: "Sen de dene harika ikili." dedi. Güneş onun lezzetle yemesine keyiflendi. Dün akşam aç kaldığı için üzülmüştü. Aslında kendisi de evdeyken iştahsız oluyordu ama Rüzgar'ın eli değdiği için her şey o kadar lezizdi ki. bu rutini alt üst olmuştu. Rügar'ın dediği gibi salçalı ekmek hem peynirle hem de sade muhteşemdi. Çay bile daha lezzetli geliyordu. İkisi de o kadar çok yemişti ki, Güneş bir daha Rüzgar ekmek yaparken izlemeye ve öğrenmeye karar kılmıştı. Güneş sofrayı toplamaya koyulduğunda Rüzgar da aldığı malzemeleri taşıyordu. Güneş paneli yapmaktan bahsetmişti. Bir de Ankara'ya Rüzgar'ın evine gitmeleri gerekiyordu. Oradan da bir şeyler almaktan bahsetmişti. Güneş işlerini bitirip bulaşıkları yıkadığında yine su içinde kalmıştı. İçeri geçip kıyafetlerini değiştirdi. Hava ılık olduğu için kalın kalın giyinmemişti. Siyah bere ve mürdüm bir kazak giydi. Kafasını uzatıp Rüzgar'a seslendi. "Rüzgar!" "Efendim bücürük." "Türk kahvesi nasıl yapılıyor?" Rüzgar kafasını yanlama uzattığı için önüne gelen saçlarını sinirle ittirmesini izledi. "İki fincan soğuk su, iki tatlı kaşığı kahve iki küp şeker katıp karıştır al gel." "Soğuk mu içeceğiz?" dedi Güneş şaşkın şaşkın. "Közde yapacağız şaşkın!" dedi Rüzgar. Güneş'in kafası içeri gidince arkasından bağırdı. "Fincanları unutma!" Güneş onun bağırmasına gülümsedi. Söylediği şekilde dikkatlice karıştırıp tepsiyi hazırladı. Suları da koyup ateşin başına gitti. Rüzgar "Ben geliyorum." dedi. "Ben yapmak istiyorum." dedi Güneş. "Ateşi eşele demirle ve közlerin üzerine kahveyi koy. O kendi olur." "Tamamdır." "Dikkat et ama yanarsın." Güneş tamam anlamında başını salladı. Ateşi eşeledi ve kahveyi köze koydu sabırla köpürdüğünde bezle tutup yavaşça koydu." Olmuştu işte. Sevinçle Rüzgar'a bağırdı. "Oldu!" Rüzgar onun sevinen haline alayla gülümsedi. "Kedi fareyi yakaladı." Güneş onun esprisine aldırmadı. "Acaba tadı nasıl?" "Bende merak ediyorum." Güneş tepsiye bütün dikkatini vererek yürümeye koyuldu ama bir anda ayağı takılınca dengesini sağlamak için sendeledi ve ileri geri hareket edince kahveler kazağına doğru döküldü. Çığlığı ile Rüzgar da çoktan yanında bitmişti ve daha Güneş ne olduğunu anlamadan karnının üzerinden çıkan buharı tutmaya çalışırken kazağı sıyrılarak başından çıktı. Yani Rüzgar tarafından çıkarıldı. Kızaran göbeği ve sırtına vuran keskin soğuk ile Rüzgar yanığı incelemeye koyulmuştu. "Soğuk su tutalım." dedi. Güneş ise bir anda hem yanmış hem de yarı çıplak kalıp soğuğa atılmış ve Rüzgar'ın göbeğine bakan bakışları ile tarifsiz bir utanca düştü. Aynı anda havalanırken buharlaştığını düşünüyordu ama Rüzgar'ın kucağındaydı. Karavana girdiklerinde Rüzgar ısladığı bir bezi koyup doğrulduğunda kızın renkli saçlarının arasından kızaran yüzü ile karşılaştı. Güneş şu anda kafasını kuma gömen deve kuşu olmak istiyordu. Beceriksizliği ile kendini bir utancın içine attığını düşünürken acıyı bile hissetmiyordu. Omuzlarındaki yumuşaklığı hissedinceye kadar. Kafasını kaldırdığında Rüzgar şalını birleştiriyordu. Bakışları ise yüzündeydi, gözleri kesiştiğinde utanç duvarlarının arkasına devrildi. Soluk teninin artık kırmızıya dönüştüğüne emindi. Ruhundan çıkan alevler bedenini ateşe verdi. "Teşekkür ederim." dedi. Rüzgar eğilip kıza homurdandı. "Dikkatsizsin farecik." Burnunun dibine kadar giren Rüzgar'a gülümsedi. "Beceriksizin tekiyim." diye itiraf etti. "Öylesin." Güneş pufladı. Rüzgar gülümsedi. "Fazla acıdı mı?" Güneş hayır anlamında başını salladı. "Acımadı." diye fısıldadı. Acıyan kalbiydi. Aniden göz yaşları tutunduğu dalları bırakıp akarken Rüzgar'ın boynuna atıldı, şal usulca yeri örterken ölüm meleğinin kanatları karanlığa asıldı... *******  
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE