Rüzgar kızı karavanın içine bıraktı. Böylece boyları eşitlendi ve gözleri birbiri ile buluştu. Genç adamın gözleri kahveydi, Güneş'in ise bal rengi. O koyu kahve harelere bal bulaşmış gibi görünüyordu Güneş'in bakış açısından.
Kızın burnunun ucunda kurumuş çamur lekesinin izi, kazağının kolları ile sildiği için çizgi çizgiydi.
Rüzgar gözlerinin hedefini değiştirip çamur lekesi olan kollara yol aldı. Çocukken kendi de böyleydi. Sürekli çamur, kum, toprak olurdu üstü başı. Bazen azılı bir maçın, bazen kavgaların eseriydi o çamurlar. En çokta hayata karşı asi duruşunu temsil ediyordu üzerindeki kirler. Temiz kaldığı tek gün hatırlıyordu.
Babasının onu yıkadığı, tertemiz kıyafetler giydirdiği, dört yaşındaki halini. Nasıl sevinmişti, mutlu olmuştu. Annesi bırakıp gittikten sonra ilk kez sabun kokmuş, üstüne başına dikkat edilmiş, özen gösterilmişti.
İçindeki küçük çocuk bu hazırlıklarını annenin geleceğine yormuştu..
Bilmiyordu ki yeni bir terkedilişin öncesiydi bu hazırlıklar....
Derin bir soluk aldı Rüzgar. Geçmiş, karanlıkların ardında sisli bir havada, pusuda beklemekteydi. Ne zaman azıcık bir mutluluk yaşasa başını çıkarıp varlığını hissettirirdi yalnızlık. Karanlık asla kaybolmazdı. Hatıralar canlandığı zaman ise Rüzgar karanlığın esiri olurdu. .
Güneş ise az önceki neşesini kaybeden yüzün değişimine şahit oluyordu.
Gözleri bir kıvılcımın en derin çığlığı da olabilirdi bir yaşamın başlangıcı da..
Rüzgar'ın keskin hatlı yüzü ve bebeksi teni. Kötülüğün içindeki iyiliğin vücut bulmuş hali gibiydi. Öylesine güzel, öylesine kusursuzdu ki. Bu tezat ona gücünü ölümden alan bir meleği hatırlatıyordu...
Ölüm meleğini...
Namı diğer Azrail'i....
İkisi farklı evrende kaybolurken, rüzgar bir sıcaklığa tutunduğunu hissetti. Rüzgar genç kızın soğuktan katılaşan parmak uçlarını sıcak avuçlarına aldı.
Çamur bulaşmış ellerine sıcacık bir buse kondurdu.
Güneş'in midesi bu temasla kasılıp çalkalanarak bir girdap oluştururdu.
Bilmiyordu belki ama Rüzgar çocukluğundan öpüyordu onu...
Az çok sızlayan yarasından, sevgiye en çok muhtaç olduğu zamanlardan...
Güneş bilseydi o da öperdi o çocuğu, kir içinde kalmış bedeninin altında yatan temiz ruhu... Tek tek tamir ederdi kırık parçalarını...
Rüzgar'ın içini ısıtan soğuk parmaklar, uyuyan bir masumiyeti de uyandırmaya başladı. En son ne zaman böylesine mutlu olduğunu hatırladı. Hatıralar silik bir buğunun ardında canlandı...Bilinç bir bıçak gibi saplandı, soğuk bir yel kendi kasırgasına kattı bedenini.
Çünkü; her mutluluk, en acı günlerin habercisiydi...
Ne kadar çok mutlu olursan o kadar çok üzülürdün.... Aksini yaşamamıştı Rüzgar...
Vücudu soğuk bir betonu andırırcasına katılaştı. Soğuk rüzgar yüzüne çarptı ve beyninde, düşüncelerinin arasından gerçeklikleri çıkardı. Soluğu bir boğum olup düğümlendi boğazında, ciğerleri istediğini alamayınca kalbinin üzerine baskıyı oluşturmak için canlanıyordu ki zorla yutkundu.
Sanki bir kıvılcımdan kaçışın bir parçasıydı onun ki..
Ya da bir ateşin en derin çizgisi...
Bedeni buzların ardında kalmış bir ateşti. Çelik gibi kenetlenen ellerinin soğukluğu en keskin soğuğu bile bıçacak kadar yıkıcıydı. Güneş, parmaklarını kenetleyen soğuk parmakları hissedebiliyordu Rüzgar'ın ne kadar soğuk olabileceğini, nasıl bir fırtınaya dönüşeceğini hissediyordu.
Ne zaman elini tutsa ısınan o parmaklar biranda soğuğun en keskin tonuna bürünmüştü. Güneş sebebini bilmese de kalbinden yayılan şefkatin yoğunluğunu hissediyordu.
Üç yaşındaki tombul çocuğun sıska bir bedene dönüşüşünü göremese de saklı kapılar ardının ne kadar karanlık olduğunu sezebiliyordu..
"RüZGAR!" dedi çocuğunu uyandıran bir anne şefkati ve tıpkı okula geç kalması endişesini barındıran sesi ile.. Onu sıkıştığı mengeneden çıkarmak için.
Etkili de oldu, endişeli sesi, Rüzgar'ın çatlaklıkları ardından sızarak algılarına ulaştı ve boş bir ifadede buluştu. Rüzgar kaybolduğu anlardan sıyrılmayı başardığında belli belirsiz kafasını salladı ve geri çekildi.
Ellerini kızın ellerinden sıyırarak arka cebine soktu. Gözleri ise odak noktasını bulmak için fütursuzca sağa sola kaydı ve etrafta gezindi, ormanın gri görüntüsü kendini yaşadığı ana çekerken, zorla bulduğu kelimeleri dudaklarına iliştirdi.
"Üzerini değiştir."
Güneş verdiği tepkilerden dolayı afallamıştı ama sebebini bilmiyordu. Bilmek de istemiyordu. Yüzünde ise Rüzgar'ın hastalıklı tarafı ile yüzleşmenin esamesi geziniyordu. Beyni bir ağırlıkta savruldu...
Keskin dönemeçler yoktu onların hayatında. Ani değişimler, güzel sürprizler, bir ateş yansa lav olurdu, bir kıvılcım düşse yangın, bir yel çıksa kasırgaya dönüşürdü, bir şehir olsa deprem vururdu, asla tamir olunamaz denilen kırık dökük viraneler şehriydi onların dünyası.
Sendeleyerek yatağına ulaştı ve bazayı kaldırıp eline geçen temiz çamaşırları yatağına bıraktı. Titreyen parmaklarının farkında değildi, soğuktan mı ya da duygusal bir dışa vurum muydu hiçbir fikri yoktu.
Tek düşündüğü Rüzgar'ın gözlerinde gördüğü o boşluktu...
******
Hayat, bir avuç pembe gül yaprağının avuç içinden savrularak yaşama bulaşmasından ibaretti...
Son gül yaprağı rüzgara kapılıp yere düştüğünde yaşam sona ererdi...
Rüzgar derin soluklarının ardında hayatı arıyordu. Güneş'e nasıl kapıldığına ona nasıl sarılma içgüdüsüne ulaştığını ve onu kaybetme korkusunun üzerinde bıraktığı etki de kayboldu.
O artık küçük bir çocuk değildi. Hayat onu istediği gibi oradan oraya savuramazdı. Güçlüydü, başarılıydı, savunmasız ya da çaresiz değildi...
Bu defa her şey güzel olacaktı.
Kendi kendine söz verdi.
Ne olursa olsun asla kötü bir şeyin olmasına izin vermemeye...
Gözüne odunlar ilişti ve biraz ileride duran teneke. Güneş üşümüştü, kendi de üşüyordu, birkaç odun parçasını tenekeye doldurdu ve ateş yaktı. Alevler markette aldıkları yakıt sayesinde hızla güçlenip tenekenin dışından taşmaya başladı.
Güneş üzerini değiştirmiş ve küçük pencereden Rüzgar'ın ateş yakmasını izledi. Her şey normal görünüyordu. Saçlarını toplayıp bileğindeki toka ile alelade bir topuz yaptı. Lavaboda eline ve yüzüne bulaşan çamurları temizledi.
Rüzgar'ın aslında öyle kolay bir çocukluk geçirmediğine artık emindi. Yaşadıkları beyninde travma etkisi yaratıyordu. İçini rahatlatan tek şey ise korkutucu bir duygu hissetmediğiydi. Sanki bütün kötülükleri tecrübe etmişte hiç birine dokunmamış gibiydi adamın ruhu. Bütün o hengameden tertemiz çıkmanın gururu vardı bakışlarında ve davranışlarında. Güven veriyordu.
Yüzünü kuruladığı havluyu askıya asıp soluk yüzü ile konuşmayı bıraktı. Kapıya ulaştığında Rüzgar önünde arkası dönük olarak dikiliyordu. Ani bir fikirle üzerine atladı ve boynuna kollarını kenetledi, Rüzgar ona dolanan parmak ve ayak bileklerini sıkıca kavradı.
"Ne yapıyorsun bücürük?" diye çıkıştı.
"Bilmem sen öyle durunca üzerine atlamak geçti içimden."
"Üzerime atlamak için fırsat kolluyorsun yani?" dedi Rüzgar alayla.
Güneş kollarını çözerek gevşeyen tutuştan kendini yere bıraktı. Az önce yaşadıkları karanlıktan ikisi de sıyrılmıştı. Bir birlerinin iç dünyasını bilmiyorlardı. Bazen alelade söyledikleri kelimeler bir birlerinin yarasına basılan birer tuz oluyordu.
"Aslında yalan değil üzerine zıplamak hoş oluyor."
Rüzgar burnuna bir fiske vurdu.
"Oyun yaşın geçmedi mi senin?"
"Ben hiç çocuk olmadım." dedi Güneş ve kocaman sırıttı.
Rüzgar yarım ağız güldü ve şüphe ile tek kaşını kaldırdı.
"Uydurma, eminim sıcak bir evde pembe bir odada oyuncaklar arasında yüzüyordun."
Güneş içtenlikle gülümsedi ve dudağının kenarını kemirip tatlı tatlı baktı.
"Aslında evet pembe bir odam vardı, sonra beyaz bir karyolam ve kenarlarından sarkan beyaz tüller.." sonra söyleyip söylememede karasız bir ikilemde gitti geldi.
"Hastaydım." deyip gülümsedi. Sıcak evlerini çok az görmüştü acılı ve soğuk hastane odalarını düşününce.
Gözlerini Rüzgar'ın şaşkın bakışlarına dokundurarak.
"Yani sürekli hastaydım, denize havuza giremedim ve bisiklete binemedim. Okula da yarım yamalak. Özel derslerle bitirmek zorunda kaldım."
Rüzgar hiç birine takılmamıştı, onun odağı kızın hasta olmasıydı...
"Hasta mısın?"
Güneş derin bir soluk verdi.
Ne diyeceğini aradı boşlukların arasından.
"Bağışıklık sistemim zayıftı ve sürekli hasta oluyordum." dedi sonra. Yalan söylemenin verdiği rahatsızlıkla gözlerini kaçırdı. "O yüzden soluk bir tenim var."
Rüzgar'ın rahatlayan nefesini de bu arada kaçırdı. Rüzgar biran kızın ciddi bir hastalığı olması düşüncesi ile ürpermişti.
"Yemek." dedi Rüzgar.
Güneş ellerini midesine götürüp ovaladı.
"Kurt gibi açım."
Rüzgar ona alayla gülümsedi.
"Tazmanya canavarı." diye mırıldandı.
Güneş de Tazmanya Canavarını taklit etmeye koyuldu.
"Vırrrrrr yemek olmadıysa seni kemirebilirim."
"Bu kadar fazla fırsat kollama bücürük." dediğinde Rüzgar karnından bir enik gibi kavrayarak koltuğunun altına sıkıştırıp karavana götürmeye koyulmuştu Güneş'i.
İkisi de kahkaha atıyordu. Güneş masayı hazırlamaya geçti. Rüzgar elini yüzünü yıkadı ve az önce Güneş'in kullandığı havluyu ellerinin arasına aldı. Pamuk ipliklerinden kızın kokusu geldi burnuna, havlu bu karavan Güneş'in kokusundan oluşuyordu. Limon çiçeği gibi, ferah ve rahatlatıcıydı kokusu...
Elini yüzünü kuruladı zaten iki adımdan ibaret olan karavanda Güneş'in arkasında kaldı ve elinde tabakla dönen Güneş'te onu fark edemediği için çarptı. Tabaktaki makarna olduğu gibi üzerine boca oldu. Güneş çığlık atarken Rüzgar üzerindeki kazaktan kurtulmuştu bile.
Güneş bir an dondu kaldı. Rüzgar kalıplı bir vücuda sahip değildi ama gördükleri görünen beklenenin ötesindeydi, ince bedeni bir fırça darbesinin eseri gibi görünen baklavaları kastan oluşuyordu. Kavruk teni ile kusursuz bir bütün oluşturuyordu.
Güneş, balık gibi açılmış ağzını öyle bırakıp gözlerini sımsıkı kapatarak gördüklerini silmeye, kaybetmeye odakladı.
Öylece göz kapaklarının arasına sıkışan görüntüyle. Rüzgar'ın kazağı çıkarırken oluşan elektriklenmeden dolayı dağınık saçları biraz daha dağıldığı anlarda çivilendi beyninin ön sırasına.
Rüzgar küçük el valizinden çıkardığı siyah kazağını geçirdi üzerine. Geri döndüğünde Rüzgar kızı bıraktığı gibi buldu.
"Ağzını kapatabilirsin fok balığı." dedi alayla ve ekledi. " Salyalarını da temizle."
Güneş gözlerini öfke ile açtı ama Rüzgar çoktan yere dökülenleri toplamak için eğilmişti ve dağınık saçları görüş alanındaydı.
"Kıpırdama." diye homurdandı. "Bir yerini keseceksin sakar kurbağa."
Güneş ise öylece olduğu yerde şaşkın şaşkın Rüzgar'ı izliyordu.
"Bana hayvan lakapları takmasan nasıl olur?" dedi sıkıntı ile.
Rüzgar elinde ki kırık tabak parçaları ile kalkınca dip dibe kaldılar. Rüzgar gayet ukala söylendi.
"İnan hiç zorlanmıyorum, ördek."
Güneş ona gözlerini baydı abartı ile. Rüzgar bundan hiç etkilenmemişti tam aksine kızın yanından geçip tezgaha kırık parçaları bıraktı. Ellerini yıkadı ve kendini izleyen Güneş'i kucaklayıp çığlığına aldırmadan tabureye bıraktı.
"Ne yapıyorsun?" diye ciyaklamıştı Güneş.
"Burada kıpırdamadan otur, sakar şey."
Rüzgar etrafı toplarken Güneş onu izledi. Pratik hızlı ve marifetli parmaklar. Makarna tabağı önüne konduğu süre çok hızlıydı.
"Ye!" dedi Rüzgar.
Güneş ona dümdüz baktı.
"Kafama geçirseydin."
"O işi sen hallettin."
Güneş ters ters Rüzgar'a baktı.
"Neyin var?" dedi ona sinirle.
"Yok bir şey." deyip kestirip attı Rüzgar. Güneş de üzerine söz koymadı.
Rüzgar'ı çözemiyordu. Bir bakıyordu şefkat sarmalı bir bakıyordu aralarında duvarlar vardı. Adamın garip tavırlarını anlamlandırmaya çalışıyordu ama bu oldukça zor gibi görünüyordu. Belki ona ait bir şeyler bilse hareketlerinin sebebini çözebilirdi ki er ya da geç bir birlerini tanıyacaklardı. Peki gerçeklerle yüzleşmek kimin canını daha çok yakacaktı orası belirsizdi.
Düşüncelerin daldığı çatal ve tabak seslerinin konuştuğu bir yemek yiyorlardı.
Ta ki bir sinek vızıldayarak uçarak gelip Rüzgar'ın tabağına düşünceye kadar. Rüzgar sineğin sesinden ve tabağında ki kanat çırpınışına tiksinti dolu bakışlarına öğürme son verdi.
Kendini karavanın dışına en yakın ağacın arkasına attığında Güneş de arkasındaydı.
"İyi misin?" dedi endişe ile. Tamam bir sinek mide bulandırıcı olabilirdi ama birilerini kusturmazdı. Tabağa düşmüş olsa bile. Yemediği sürece.
Cevap gelmeyince Güneş, karavana dönüp bir şişe su getirdi ve Rüzgar'a uzattı.
Rüzgar suyu kafasına dikip bir tur ağzını çalkaladı ve tükürdü. Keskin hatlı yüzü matlaşıp donuklaşmıştı.
"İyi misin?" diye sordu Güneş tekrar.
Rüzgar kafasını salladı.
"Evet, sadece sinekler midemi bulandırıyor."
Güneş başını salladı, ama üzülmüştü iştahla yiyordu oysa.
Rüzgar ona kaşlarını kaldırarak bakıyordu.
"Sen ye ben ateşin başında olacağım." dedi ve kızın yanından uzaklaştı.
Güneş'in de iştahı kapanmıştı. Karavana dönüp masayı topladı. Bulaşık olarak da üç dört tabak vardı ve etraf tertemizdi Rüzgar temiz çalışıyordu ocağın üstü bile tertemizdi.
Güneş'e mümkün oldukça az iş bırakıyordu. Belki huyu böyleydi titiz bir yapısı olduğu belli diye düşündü Güneş. Ama Rüzgar kızın beceriksiz halinin ve hasta ve çelimsiz yapısının farkındaydı. Oysa kimi kandırıyordu ki, bal gibi kıyamıyordu Anka'ya.
Güneş de kıyamadı...
Su ısıtıcısını çalıştırıp masadaki ekmeği yarıya böldü. Mini dolaptan peynir çıkardı. Sebzelere etlerden yer kalmamıştı havada soğuk olunca kenarda ki sepete koymuştu Rüzgar. Bir salatalık ve domates alıp yıkadı ve kuruladı. İnce olmasa da kalın kalın doğrayıp gelişi güzel ekmeğin arasına sıkıştırdı, peynir dilimler ile birlikte.
Fincanlara kahve koyup suyu da üzerine ekledikten sonra tepsiye yerleştirdi ve sakarlık yapmamayı dileyerek ateşi eşeleyen Rüzgar'a yol aldı.
Rüzgar tıpırtıyı sezince arkasına döndü, Güneş yavaşça ona ulaştı.
"Sana sandviç yaptım." diye mırıldandı.
Rüzgar yüzüne alevler vuran Güneş'e baktı.
Geceye Güneş düşmüştü sanki....
Güneş gözlerindeki tuhaf bakışlarından bir şey anlamadığı Rüzgar'a bakıyordu. Onun da yüzünü alevler aydınlatıyordu ama o alevin gölgesi, elmacık kemiklerine kıvrılan uzun kirpiklerin gölgesi düşüyordu.
Muazzam bir görüntüydü.
Rüzgar tepsiyi çekip almasa orada o anda kalabilirdi...
Güneş de sandalyeye oturdu ve üşüyen parmaklıklarını ateşe uzattı. Bakışlarını Rüzgar'ın kirpiklerine.
Rüzgar kalın kalın doğranmış tuzsuz sandviçi afiyetle yemeye koyuldu.
"Şey biraz doğrayamadım." dedi Güneş. Beceriksiz olmaktan nefret ederek. Rüzgar gibi elinden her türlü beceri akan bir erkeğin yanında beceriksiz olmak ise ayrı sinir bozucuydu.
"Çok lezzetli olmuş." dedi Rüzgar ona gülümseyerek. Hayatında ilk kez birisi onu düşünerek bir yemek hazırlamıştı. Lezzet oradan geliyordu. Kızın inanmamış gibi kalkan kaşlarına baktı.
"Daha kötü öğünlerim olmuştu."
"Sineklerle ilgili niye hassassın o zaman. Yanlış anlama ama tam tersi alışkın olman gerekmiyor mu?"
Rüzgar sandviçin son parçasını da yutup ellerini silkeledi ve bir yudum kahve içti. Ateşe baktı.
"İlk okuldayız zil çalmıştı yeni. Hoca geldi, sınıfın içinde gözlerini gezdirdi sonra benim üzerimde durdu bakışları. yanına çağırdı pencereye çarpıp ölen birkaç tane sineği gösterdi. Onları al ve çöpe at dedi. oldum olası nefret ederim haşerelerden. Yurtta onlara karşı bir toz geliştirmiştim bütün çocuklar deliklere dağıtıp korunuyordu. Midem bulanarak aldım o ölmüş sinekleri. Çöpe attım." dediğinde alayla gülümsedi Rüzgar.
Güneş öylece onu izliyordu gözlerinde o günlerin yarasını taşıyordu Rüzgar. Ateşin bile eritemediği bir buz kütlesi gibiydi duruşu.
"Aslında sinekler değil de, öğretmenin o pis işe seni layık görmesi kötüydü. Bütün öğrenciler iğrenerek sana ve elinde ki sineklere bakıyor. Elimi yıkamaya bile göndermemişti." diye ekledi Rüzgar.
Güneş'in çok derinlerinde bir yerlere dokundu bu hikaye.
"Nasıl eğitimciler var anlayamıyorum." dedi öfke ile.
Rüzgar ona dönmüştü.
"İnsanların çoğu böyle Anka, zayıf gördükleri herkesi ezmenin peşinde. Sokakta bir kağıt toplayıcısı görse öyle bir bakıyorlar ki insanlara o adamın yaptığı iş iğrençmiş gibi. Oysa o adam evine ekmek götürüyor. Normal bir insanın yanından geçiyor gibi davranmak zor mu yani?"
Güneş'e çok uzaktı sokaklar. O özel araçlarla en güzel alışveriş merkezine bırakılır insanlardan hep uzak tutulurdu. Tam tersi karşısında ki adam ise tamamen hayatın içinde büyümüştü. Narinlik özen üstüne titreme ne demek bilmeden büyümüştü. Tüm bunlara rağmen vicdanı gelişmiş bir birey olmuştu. Bunun en büyük etkeni belki de sokak hayvanları idi. Rüzgar sokak hayvanları ile büyümüştü. Kediler ve köpeklerle…