MAFİA BORAN VARDAL

2113 Kelimeler
Okuma tarihlerini alayım, Beğeni ve yorumlarınızı eksik etmeyin Bölümler kısa ama etkili olacaktır, Öpüldünüz, sevildiniz... MAFİA BORAN VARDAL Gece çökmüştü. Şehrin arka sokaklarında, gölgeler gibi süzülen siyah arabalar, sessizce bir malikanenin önünde durdu. Motorlar sustu, kapılar açıldı. İçlerinden çıkan adamlar, gecenin karanlığında avını bulmuş kurtlar gibi harekete geçti. Boran Vardal, ağır adımlarla grubunun ortasında yürüyordu. Siyah paltosunun yakasını kaldırmıştı, gözleri ölümcül bir soğukluk taşıyordu. Adamları, Rıza Saygın'ın kapısına dayanmış, içeri girmek için hazır bekliyordu. Günler önce Boran, parasını istemişti. Cevap netti: "Ödeyemem, bana biraz daha zaman verin." Ama Boran Vardal zamanla pazarlık yapmazdı. O, borcun vadesini kendi belirlerdi, başkası değil. Adamlarından biri ona yaklaşarak başını hafifçe eğdi. "Abi, paranı veremedi. Süre istedi. Ne yapalım?" Boran kısa bir kahkaha attı. Kahkaha, sokakta yankılanan metalik bir çınlama gibiydi-soğuk, ruhsuz ve alaycı. Başını kaldırıp gözlerini Rıza Saygın'ın evine dikti. "Madem verecek parası yok... Biz de kendimizce hallederiz." Eliyle bir işaret yaptı. Adamları silahlarını yokladı, kapının önünde sıralandı. O gece, Boran Vardal yalnızca parasını değil, gücünü de hatırlatacaktı. Kapı çalınmayacaktı. Kırılacaktı. * Bu hatta tek bir kuralım vardı; kural basittir. Aldığın borç, namusundur. Ödeyemiyorsan, bedelini ödersin. Evin kapısına baktım. Büyük, gösterişli... Ama benim için hiçbir şey ifade etmiyordu. Bir adam, borcunu ödeyemiyorsa, sahip olduğu her şey sadece bir yanılsamaydı. Güç, para, saygı... Hepsi borcunla birlikte çürür gider. Başımı yana çevirdim. "Kapıyı çalmayın." dedim, sesim soğuktu. "Misafirliğe gelmedik." Adamlarım, dediklerimi sorgulamazdı. Biri omuz atarak kapıyı kırdı, ahşap gürültüyle içeriye savruldu. Evdekiler panikle ayağa fırladı, çığlık sesleri yükseldi. Ama ben sadece içeri adım attım, ağır ve kendinden emin... Sanki buraya aitmişim gibi. Rıza Saygın, merdivenin başında belirdi. Gözleri kısık, yüzü gergin. Eski bir kurt, ama dişleri artık körelmiş. Birkaç yıl önce ona borç verdiğimde, hâlâ bu şehirde adı geçen adamlardandı. Ama zaman, insana ihanet eder. Gücün varsa korumalısın. Koruyamıyorsan, senden alınır. Yavaşça başımı kaldırdım, gözlerimi onunkilere kilitledim. "Bana bir şey söylemek istiyorsun sanırım, Rıza?" Sessizlik. Korkuyla nefesini tutmuştu. Şimdi ne olacağını merak ediyordu. Ama ben biliyordum. Çünkü bu oyunda sadece bir kural vardı: Borcun, senin zincirindi. Rıza'nın eli titredi, merdivenden ağır adımlarla inmeye başladı. "Boran... Dinle, bak. Biraz daha zaman ver, paranı getirip avuçlarına satacağım, yemin ederim." Gülümsedim. Ama bu, içten bir gülümseme değildi. Daha çok, ölümcül bir sabrın son anlarıydı. Bir adım daha attım ona doğru. "Sana zaman verdim, Rıza. İki yıl... İKİ YIL boyunca sesimi çıkarmadım. Şimdi bana kalkıp 'biraz daha zaman' mı diyorsun?" Gözleri kaçamak bakıyordu. Yalan söylemeye niyetlenmişti ama söyleyemedi. Doğruyu bilmek, insanın dilini bağlar. Benim de doğru bildiğim bir şey vardı: Borcunu ödeyemeyen adam, kendi sonunu kendi yazar. Oturma odasına doğru yürüdüm. Adamlarım, evin her yanına yayıldı. İçeriye girdim, kristal bardaklarla dolu bir büfeyi elimle sertçe ittim, bardaklar yere düşüp parçalandı. Sessizliği cam kırıkları ve Rıza'nın hızlanan nefesi bozuyordu. Koltuğa oturdum, bacak bacak üstüne attım. Elimi kaldırıp başparmağımla çenemi sıvazladım. "Şimdi... Bana anlat bakalım, Rıza. Ödeyemediğin borcun yerine neyi feda edebilirsin?" Evin içi buz kesmişti. Rıza Saygın artık bir çıkmazın içindeydi. Ve ben de onun buradan nasıl çıkacağını görmek için bekliyordum. "E-evimi satılığa çıkardım, sadece zaman ver, inan bana çok sürmeyecek bu sefer." Sıkıntılı bir nefes verdim. "Zaman istiyorsun... Satılığa koyduğun bir evle beni oyalıyorsun. Ama ben sabır tüccarı değilim, Rıza." Sırtımı koltuğa yasladım, başımı yana eğdim. Gözlerimi ondan ayırmadan elimle hafifçe dizimi tıklattım. "Beklemek artık bana göre değil." Rıza'nın yüzü gerildi, alnındaki damarlar belirginleşti. "Boran, Ev satılınca paranı kuruşuna kadar alacaksın!" Derin bir nefes aldım, içimde yanan sabırsız ateşi bastırmaya çalışarak. "Ev satılınca mı?" dedim, sesimde ince bir alay vardı. "Yani birileri keyfi yerindeyken, ben senin borcun için mi bekleyeceğim?" Ayağa kalktım, etrafa kısa bir bakış attım. Şatafatlı mobilyalar, pahalı tablolar, gösterişli bir hayatın izleri... Ve borcunu ödeyemeyen bir adam. "Bu evin duvarları para kokuyor, Rıza." Parmağımla duvara vurdum. "Ama benim istediğim para değil, benim istediğim saygı. O saygıyı kaybetmemek için, zaman isteyen adamlara yüz veremem. Eğer bunu yaparsam, yarın herkes borcunu erteletmek için kapıma gelir." Tam o anda, merdivenin başında bir hareket hissettim. Rıza'nın omzunun ardında bir siluet belirdi. Genç bir kadın. Uzun saçları dağınıktı, gözleri biraz uykulu ama tedirgin. İnce bir hırka giymişti, belli ki gecenin bu vaktinde olanları anlamaya çalışıyordu. Ama en önemlisi... Bana bakıyordu. Saniyelik bir boşluk oluştu zihnimde. O bakış... Kısa, ama fazla derin. O an kalbim, mantığımı kandırmaya çalıştı. Ama ben Boran Vardal'dım. Duygularımın hükmü, mantığımın tahtında bir saniyeden fazla süremezdi. Çenemi sıktım, gözlerimi kadından ayırıp Rıza'ya döndüm. "Borcun var, Rıza. Ben de almaya geldim. Evinin satılmasını beklemeyeceğim." Rıza arkasında duran kadına döndü. "Git odana, kızım," sesi titrek, ama kesin kararlıydı. Kızını odaya girmesi için emir verdi ama o gitmedi. Kız, merdivenlerin başında duruyordu. Bir an için gözlerim onun üzerinde yoğunlaştı; belirsiz bir endişe vardı bakışlarında, ama aynı zamanda bir isyan da. Henüz bilmiyordu neyle karşı karşıya olduğunu. Sadece, bu geceki konuşmanın nereye gideceğini hissediyordu. "ne oluyor, baba...?" Rıza'nın gözleri, kızıyla benim gözlerim arasında gidip geliyordu. Hızla derin bir nefes aldı, araya girerek, "Hadi odana, git!" dedi, ancak sesinde korku var gibiydi. Ama o an bir şey değişti. Kızın varlığı, ortamın tensel anlamını bozuyordu. Yavaşça bir fikir aklıma geldi. Çok ama çok netti. Başımı yavaşça kaldırıp Rıza'ya doğru döndüm. Bir anda kararımı verdim. "Boran Vardal asla boşuna zaman harcamaz. Bak, Rıza," dedim soğukkanlılıkla, "Eğer bu parayı bir hafta içinde getirmezsen, o zaman sana şunu söyleyeyim; kızını bir daha göremezsin." Rıza şaşkınlıkla bana baktı, ağzı açıldı ama sesini çıkaramadı. Gözleri korku ile parlıyordu. Ne yapacağını bilemedi. "Ne demek istiyorsun?" dedi, ama cevabını zaten biliyordu. Ben de bir adım öne atıldım, kararlılığım keskinleşmişti. "Kızını alıp, senin parayı getirmeni beklemek zorunda kalmam, yalnızca bir hafta... Paranı getirirsen, kızını görmeye devam edersin. Yoksa..." Elimi işaret ettim, birkaç adamım hemen arkamda sıralandı. Gözleri dikkatle kızın hareketlerini izliyordu. "Bunu anladığını düşünüyorum," dedim soğukkanlı bir sesle. Kızın gözleri daha da büyüdü, korku dolu bakışlarla geriye adım attı. Ama adamlarım hızlıydı. Arka taraftan hızla yürüdüler, kızın bileklerinden kavrayarak onun çabalarına rağmen kaldırıp zorla dışarıya çıkardılar. Çığlık atmaya çalıştı ama kimse onu duymazdı. "Yapma yapma yapma! O benim kızım, bırak onu, bırak!" Rıza'nın gözleri benden kaçtı, ama ne kadar kaçarsa kaçsın, artık ne bir fırsat ne de bir yol vardı. Adamlarıma başımı sallayarak, "Onu arabaya bindirin, uzaklaşın." dedim. İçeri giren her adam, sert ama bir o kadar da profesyonel şekilde hareket etti. Arabanın kapıları açıldı, kız içeriye itildi ve hızla uzaklaştılar. Rıza, kararsız, boşlukta kalmış bir adam gibi kalakaldı. Gözleri kızına, ardından bana kayıyordu ama geç kalmıştı. Boran Vardal'ın kararını kimse geri almazdı. "Ciddiyetimin farkına varmışsındır umarım, Rıza." "Lütfen, Boran! Kızımı bırakın, lütfen!" dedi. Her kelimesi, bir çığlık gibi boşluğa düşerken, gözlerinde acizlik vardı. O eski gücü, o eski özgüveni kaybolmuştu. Ne kadar çaresizleşse de, Boran Vardal'a karşı diz çökme ihtimali, her geçen saniye artıyordu. Ama ben... Ben hiçbir şey hissetmiyordum. "Bunu senin için değil, Rıza," dedim. "Bu, sana öğrettiğim bir ders. Zamanımı boşa harcayamazsın, borçlarını ödeyeceksin." Rıza'nın bakışları kararmıştı, gözlerinden düşen yaşlar hıçkırıklara karıştı. Ama bu, Boran Vardal'a karşı yaşadığı küçük bir hüsranın, ona hiçbir şey kazandırmayacağı anlamına geliyordu. "Bir hafta!" dedim, sert ve kesin bir şekilde. "Bir hafta içinde borcunu getiriyorsun. Getirdiğin vakit kızını alır gidersin. Getirmezsen... Kızını son bir kez görmek, belki de hayatındaki en son fırsat olur." Rıza, yerdeki kırık dökük cam gibi parçalandı, her bir hareketi çaresizlikle doluydu. Ama bu, ona biraz daha vakit vermek için yeterli değildi. Zaten hiçbir şey yeterli değildi. Korku dolu bakan gözleri beni izlerken, ben soğukkanlı bir şekilde evden ayrılıp arabama doğru yürüdüm. "Hadi bakalım." Araba kapısını çarptım, motorun sesi çalıştı. İçimde bir şey kıpırdasa da, mantık ve kararlarım netti. Arabayı çalıştırdım ve öndeki arabalara katıldım. "Her şey yerli yerinde," dedim. Ama bir an, kalbimde o kısa, yoğun yankıyı hissettim. Sadece bir saniyelik bir boşluk vardı, ama çok derindi. Yavaşça içimdeki karmaşayı temizledim ve dikkatimi yola verdim. Artık hiç kimse, geçmişteki hatalarını bana anlatmaya çalışamazdı. Rıza, kızını görmek isterse... parayı getirecekti, yoksa aradaki mesafe bir daha kapanmayacak kadar genişleyecekti. Sonunda evime yetiştim. Malikanemin büyük kapıları sessizce açıldı. Arabalarım, yerleşim alanından uzak, büyük tarlaların ve bahçelerin arasından hızla ilerlerken, dikkatimi toparlamakta zorlandım. O an, kalbimde beklenmedik bir boşluk vardı. Bir anlık bir huzursuzluk. Neden? diye sordum kendi kendime. Arabamı büyük malikanenin önüne çektiğimde, hava soğumuştu ve gece yavaşça çöküyordu. Vardığımda, o tanıdık atmosferin içinde bir şey değişmişti. Her şey gibi, bu da değişiyordu. İçeri adımımı attığımda, salondaki her şeyin normal olduğunu düşündüm. Ama o an gözlerim aniden, kızı gördü. İki adamım, ayakta durmuş sessizce yanındaydılar. Gözleri korku ve kaybolan umutlarla doluydu. Ve gözlerinden akan yaşlar, o yaşlarda kaybolmuş bir dünya gibiydi. Kız, beni gördüğünde kısa bir anlığına durakladı. Gözleri maviydi, çok mavi. O mavi gözlerde, bir karmaşanın derinliğini, bir duygunun kırılgan sınırlarını görebiliyordum. O an, ruhumda bir çatlak gibi bir şey oluştu. Bütün geçmişimle bir an göz göze geldik. O bakışta, bir boşluk, bir acı vardı. Ama bu acı, bana mı aitti, yoksa ona mı? diye sorgulamadan edemedim. Ağlayan kız, karşısında beni bulduğunda oturduğu yerde biraz dikleşti. ona doğru yaklaşıyordum. Yavaş ve ağır adımlarla... Bir adım attım, sonra diğerini. "Neden ağlıyorsun?" dedim, ama sesimde herhangi bir yumuşama yoktu. Beni gözlerimden okumaya çalıştı. Ama o an, sadece ben ne istersem onu yapacak biri olduğunu bilmeliydi. Ve benim kararlılığım, her şeyin önündeydi. "Canını acıttıysak özür dileriz," dedim yumuşamasına izin vermediği sesimle. "Baban borcunu ödeyene kadar burada misafirsin," titrek gözlerini sildi. Kıvırcık olan siyah saçlarını geriye attı. "Borcu ödeyemese ne olur?" İlk defa konuşmuştu. İlk defa duydum o naif ve ince sesini. O an, gözlerimi ondan ayırmadan gülümsedim. Soğuk, mesafeli bir gülümsemeydi bu. Kendi içinde saklı bir tehdit barındırıyordu. "Bunu düşünmek istemezsin, Mavi." Sırtımı ona dönüp ceketimi koltuğa attım, gömleğimin kollarını yukarı doğru sıvarken sessizliği bilerek uzattım. Beni izlediğini hissediyordum. Sadece gözleriyle değil, tüm benliğiyle her hareketimi takip ediyordu. Korkusunu belli etmemeye çalışıyordu ama ben alışkındım buna. İnsanların korkularını saklama çabalarına... "Baban bir seçim yapacak. Ya borcunu ödeyecek ya da..." Duraksadım. Arkamı dönüp ona doğru birkaç adım attım. "...bedelini başka bir şekilde ödeyecek." Sesi titremişti ama pes etmiyordu. Bunu takdir etmeliydim belki de. Çoğu insan karşıma geçtiğinde tek kelime edemezdi, ama o sorular soruyordu. Sanırım, sandığımdan daha inatçıydı. "O başka türlü bedel ne?" diye sordu, dudakları sıkılmış, sesi kontrol altında. Gözlerimi gözlerinden ayırmadım. Onu korkutmak istemedim ama gerçekleri bilmesi gerekiyordu. Bir borcun karşılığı her zaman para olmazdı. Bazıları bunu daha ağır öderdi. "Umarım bunu öğrenmek zorunda kalmazsın." Sesim alçak ve tehditkârdı. "Ama baban ne kadar kıymetli olduğunu biliyordur, değil mi?" Gözlerindeki panik anlık oldu ama ben kaçırmadım. Derin bir nefes aldı ve yüzündeki korkuyu saklamaya çalıştı. Gözlerimin içine dik dik baktı. Küçük bir meydan okuma... "Borcunu vaktinde ödeyemeyecek," dedi. Sesi kısık ve çekingendi. Kaşlarım havalandı, sanki bir gerçeği paylaşıyor gibiydi. "Bu da ne demek şimdi?" Kendime bir kadeh şarap doldurup karşısında koltuğa oturdum. Beni daha dikkatli süzmeye başlamıştı. Kadehimden bir yudum aldım. "Baban hakkında neden bu kadar ümitsiz konuştun ki sen şimdi?" "Parası yok çünkü?" Yutkundu. Bir an olsun gözlerini gözlerimden kaçırmadı. Dimdik, ve asi bir bakış sunuyordu. "Kumarda bütün varlığını kaybetti, son olarak bir evimiz vardı, onu da dolandırıcılara kaptırdı. Geçenlerde sattım diye anlaştığı adamlar onu dolandırmış, evin tapusu bile artık onun üstünde değil, ondan istediğin parayı sana vaktinde getirmesi imkansız." Kadehimden büyük bir yudum daha aldığımda koltuğa biraz daha yayıldım. Elimi dizime yasladığımda başımı eğip maviliklerine baktım. "Ne yapacağız o zaman?" Diye mırıldandığımda, titrek bir nefes aldığını gördüm. "Kızı elimde, bir şeyler yapması gerek." Dediğimi gülerek geçiştirdi. Hatta öyle bir gülmeydi ki bu, bütün kadınları kıskandıracak bir gülüştü. Onun gülüşüne gözlerim takılırken bakışlarımı bir anda çekmek zorunda kaldım. Derin bir nefes alırken başında duran iki korumanın da ona baktığını gördüm. Sanki ensemden aşağı bir sıcaklık dökülürcesine sinirlerim arttarken elimdeki bardağı bilinçsizce sıkıyordum. Sinirle çenemi hafifçe sıktım. Bakışlarını ondan alamayan adamlarıma duyduğum rahatsızlık, içimde bir volkan gibi patlamaya hazırdı. Öylece durmalarına bile tahammül edemiyordum. "Dışarı," dedim, sesimde tek bir duyguya bile yer vermeden. Adamlar önce birbirlerine, sonra bana baktılar. Sert bakışlarımla başları öne eğildi, "çıkın lan dışarı!" Dediğimde hızla salondan çıkıp kapıyı arkalarından kapattılar. Ortamda bir sessizlik hâkim oldu. Mavinin sefesi kesilmişti sanki, gözlerini üzerimden bir saniye bile ayırmıyordu. Koltuğumda biraz daha geriye yaslandım, bardağımı elimde çevirirken yüzüne dikkatlice baktım. O korkuyu belli etmemeye çalışıyordu, ama parmak uçlarının nasıl da hafifçe titrediğini görüyordum. "Tekrar anlat," dedim, kısık bir sesle. Bir an ne demek istediğimi anlamadı. Yüzündeki şaşkınlık, korkusunun önüne geçti. "Neyi?" Bardağımdan bir yudum daha aldım, sonra bardağı sehpanın üzerine bıraktım ve yerimde huzursuzca kıpırdandım. "Her şeyi," dedim gözlerini yakalayarak. "Babanın nasıl battığını, dolandırıldığını, borcumu neden ödeyemeyeceğini. Aynı şeyleri duymak istiyorum." Yutkundu. Dudaklarını araladı, ama kelimeler çıkmadı. Gözleri gözlerime kilitlenmişti, bakışları hafifçe bulanıktı. Ama sonra derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı. "Borcunu ödeyemez," dedi. "Parası yok. Çünkü..." Ve tekrar anlatmaya başladı. Ama bu sefer sesi daha titrek, daha kararsızdı. Bense, onun her kelimesini dikkatle dinlerken kendimi garip bir şekilde gergin hissediyordum. Bu kadın beni, bir hafta içinde mum eder diyordu içimden bir ses. "Siktir lan ordan!" İç sesime cevap verirken Azra şaşkınlıkla bana baktı. Gelde bunu ona açıkla...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE