Gözlerimi ondan ayırmadan doğruldum, elimdeki bardağı sehpanın üzerine sertçe bıraktım. Cam yüzeyle buluşan kristalin sesi odada yankılandı, Azra irkildi ama bakışlarını benden kaçırmadı. Cesareti mi, yoksa aptallığı mıydı bilmiyorum.
"Baban borcunu ödesin, dua et." Sesim soğuk ve netti. "Yoksa bu misafirlik düşündüğünden uzun sürebilir."
Yutkundu. O mavi gözleri hâlâ bana bakıyordu ama ilk defa içinde belirsiz bir gölge vardı. Korku değildi. Hayal kırıklığı da değildi. Daha çok, çaresizliğin farkına varmanın verdiği bir yenilgi gibi…
Umurumda bile değildi.
Başımı çevirip kapının hemen dışında bekleyen hizmetçiyi işaret ettim. "Al bunu, misafir odalarından birine götür. Karnı açsa yemek verin, ama gözüm üzerinde olsun."
Hizmetçi başını salladı. Azra'ya yaklaşırken o hâlâ yerinde duruyordu, gitmek için hiçbir hamle yapmadı.
"Hadi ama Mavi, direnmenin anlamı yok." Ellerimi cebime sokup ona doğru eğildim. "Burada ne kadar dik durursan dur, şu an senin yerine karar veren kişi benim."
Gözleri kısıldı. Burnundan derin bir nefes aldı ama ağzını açmadı. Sonunda istemeden de olsa hizmetçiyle birlikte kapıya yöneldi.
Tam çıkarken, kapının eşiğinde bir an durdu. Yarıya kadar dönüp bana baktı. "Senin yerinde olsaydım, asıl kimin dua etmesi gerektiğini sorgulardım."
Bir saniyeliğine içimde garip bir şey kıpırdadı. Ama o gitmeden önce, umursamaz bir gülümsemeyle arkamı dönüp tekrar koltuğuma gömüldüm.
Odada onun kokusu kalmıştı. Hafif bir vanilya, biraz da belki çiçeksi bir koku. Ama en çok tedirginliğin, yenilmemeye çalışan bir gururun bıraktığı o ince gerilim vardı havada.
Koltuğuma yaslandım, parmaklarımı çeneme götürüp düşünceli bir şekilde ovdum. Azra'nın sesi hâlâ kulaklarımdaydı. "Asıl kimin dua etmesi gerektiğini sorgulardım."
İlginçti. Bir kadının bana meydan okuması değildi ilginç olan, bunu yaparken korkuya yenilmemesiydi. Genellikle, insanlar benimle konuştuktan sonra iki şeyden birini yapardı: Ya titrerlerdi ya da boyun eğerlerdi. Oysa Azra, korkunun içinden yürüyerek geçmiş ama pes etmemiş gibiydi.
Pencereden dışarı baktım. Gecenin karanlığı malikanenin geniş bahçesine inmişti. Havuzun suyu ay ışığında gri bir yılan gibi parlıyordu. Bahçenin köşesinde devasa çınarın gölgesi, rüzgârla dans eden bir hayalet gibi sallanıyordu. Malikanemde sayısız insan gelip geçmişti ama hiçbiri önem taşımamıştı. Azra da bunlardan biri olmalıydı, öyle değil mi?
Elimi bardağa uzattım, viskiden bir yudum daha aldım. Boğazımdan aşağı inen yanma hissi, zihnimdeki düşünceleri bir anlığına susturdu.
Kapı hafifçe aralandı, içeri giren hizmetçi saygılı bir şekilde eğildi. "Bayan Azra'nın odası hazır, efendim. Dediğiniz gibi yemek servisi yapıldı. Ama..."
Kaşlarımı kaldırdım. "Ama ne?"
Hizmetçi bir an tereddüt etti, sonra başını hafifçe eğerek konuştu. "Yemek yemeyi reddetti. Ve... Kapıyı içeriden kilitledi."
Bir an, dudaklarımın kenarına istemsizce bir gülümseme yerleşti. Tabii ki de bunu yapardı.
Ayağa kalktım, ceketimi düzelttim. "Kilitlemekle özgür olacağını mı sanıyor?" Başımı hafifçe yana eğip alaycı bir sesle ekledim. "Onun için yeni bir anahtar yaptırın. Ve ona de ki.. Burada kilitler sadece ben istediğimde açılır."
Hizmetçi başını sallayıp hızla odadan çıktı. pencerenin önüne yürüdüm, sigaramı yaktım. Dışarıdaki gölgeler hafifçe hareket ediyordu.
Bardağı sehpanın üzerine koyarken başımda hafif bir ağırlık hissettim. Omuzlarım sertti, günün yorgunluğu sinirlerimin arasına ince bir ip gibi dolanmıştı. Derin bir nefes alıp arkamı döndüm.
Adımlarım salonda yankılanırken loş ışık, uzun gölgemi duvara yansıtıyordu. Pencereden süzülen ay ışığı hâlâ odanın ortasına vuruyordu. Bahçedeki gölgeler kıpırdanmaya devam ediyordu. Bu evde her şey benim kontrolümdeydi.
Geniş merdivenlerden yavaşça yukarı çıkarken her basamakta düşüncelerim daha da ağırlaştı. Bütün bunları neden yapıyordum? Elimde yeterince para vardı. Boran VARDAL’ın kim olduğunu herkes biliyordu. Borç veren bendim, alanlarsa sadece birer gölgeydi benim için. Ama itibarım için bunu yapmalıydım.
Koridor sessizdi. Duvarlara yerleştirilmiş ağır tablolar, koyu renkli çerçeveleriyle bana doğru eğiliyormuş gibi görünüyordu. Bir anlığına kendi yalnızlığımı hissettim. Yıllardır bu malikane benimdi, ama burayı bir ev gibi görmeyeli ne kadar zaman geçmişti?
Odamın kapısını açtım, loş ışık içeriyi belli belirsiz aydınlatıyordu. İçeri girip kapıyı ağır bir hareketle kapattım. Kravatımı çözüp yere attım, ceketimi sandalyenin sırtına asarken hafifçe gerildim.
Odadaki sessizlik, düşüncelerimi daha da derinleştiriyordu. Ellerimi gömleğimin düğmelerine götürdüm, ağır ağır çözerken kumaşın hafifçe kaymasını hissettim. Omuzlarımdan aşağı süzülüp yere düştüğünde, tenime değen serin hava bir an irkilmeme neden oldu.
Parmaklarım, kemer tokama uzandı. Metal tokayı açarken hafif bir çıtırtı duyuldu. Her hareketim ağır, her an bilinçliydi. Günün yorgunluğu, sinirlerime ince ince işleyen gerilim, üzerimden birer birer sökülüyordu sanki.
Kemerimi bir kenara bırakıp yatağa yöneldim. Yavaşça kendimi bıraktığımda, içimde biriken tüm ağırlık yatağa gömüldü.
Tavandaki gölgeler birbirine karışıyor, loş ışık odanın içinde sessizce yankılanıyordu. Derin bir nefes aldım, gözlerimi kapattım.
Azra’nın yüzü zihnimin içinde bir hayalet gibi dolaşıyordu. O inatçı bakışları, kendini küçültmemeye çalışan duruşu…
Bir hafta.
Babası borcunu getirmezse, ne olacağını biliyordu. Ve ben… Ben onun bu işin sonunu getirmeye nasıl bir tepki vereceğini merak ediyordum.
Gözlerimi kapattım ama uyku gelmedi. Zihnimde bir gölge vardı. Gitmeyen, beni rahat bırakmayan bir gölge.
Öfkeli bir nefes verip yatağın içinde doğruldum. Ellerimi yüzüme sürüp saçlarımı geriye doğru taradım. Böyle olmayacaktı.
Ayağa kalktım, adımlarım ağır ve kararlıydı. Balkona çıktığımda gece serindi. Şehir ışıkları uzakta titreşiyor, gökyüzünde solgun bir ay asılı duruyordu.
Ceketimi almamıştım ama umurumda değildi. Cebimden bir sigara çıkardım, dudaklarımın arasına yerleştirip çakmağı çaktım. Alevin küçük dansı, gecenin karanlığında tek canlı şey gibi görünüyordu.
Derin bir nefes çektim. Nikotin ciğerlerime dolarken başımı geriye yasladım.
Azra…
O gözler… Mavi. Derin, gökyüzü gibi. Ama içinde fırtına vardı.
Bu fırtına nereye kadar sürecekti? Kim kazanacaktı?
Dumanı yavaşça üfledim. İçimde bir huzursuzluk vardı. Daha önce hissetmediğim türden bir huzursuzluk.
Ama ben Boran Saygın’dım. Her işin sonunda her şey benim istediğim gibi olacaktı.
Serin gece, ciğerlerime çektiğim sigaranın sıcaklığını bile söndürüyordu sanki. Yüzümü gökyüzüne kaldırdım. Ay bulutların arasına saklanmıştı. Tam annem gibi.
Gözlerimi kapattım ve zihnimin en karanlık köşesinde, yıllardır üzerine basıp geçtiğim bir hatıra canlandı.
Annemin gözleri de maviydi.
Ama öyle durgun, sessiz bir mavi değil. Fırtına öncesi bir deniz gibi. Uzaklardan bakınca güzel, ama içine dalınca insanı yutmaya hazır bir karanlık. Saçlarıysa siyah… Karanlığın içindeki tek tanıdık şeydi belki de. Sıcak, yumuşak ve tehlikeli.
Onu en son o gün öyle görmüştüm. Kanlı.
Babamın ellerinde, boğazı sımsıkı kavranmış halde… O gece yaşananlar gözlerimin önünde yeniden canlanıyordu.
Sekiz yaşındaydım. Küçüktüm, ama ne olduğunu anlayamayacak kadar küçük değildim. Babamın sesi kulaklarımı tırmalıyordu. “Sana kaç kere söyledim, ha?” diye bağırıyordu. “Sözümü dinleyeceksin!”
Annem sessizdi. Hep öyleydi. O susarken gözleri konuşurdu. Ama o gece, gözleri bile bir şey anlatmıyordu.
Babam onu duvara yaslamış, yüzüne ardı ardına darbeler indiriyordu. Bense koridorda, karanlıkta dikiliyordum. Ellerim yumruk olmuş, nefesimi tutmuş, hiçbir şey yapamadan izliyordum.
Sonra...
Babam belinden silahını çekti.
Annem dehşetle bakmadı ona. Çığlık atmadı. Ağlamadı. Sadece derin bir nefes aldı. O an ne düşündüğünü bilmiyordum. Ama yıllar sonra, bir adamı öldürmeden hemen önce o nefesi ben de aldım.
Beni odaya kilitlediğinde kapıya vurup haykırdım. "Anne! Anne!"
Sonra bir silah sesi.
Ve her şey sustu.
Dünya, o an benim için durdu.
Ben… O an büyüdüm.
Ama asıl hatırladığım, asıl aklımdan çıkmayan an, ondan sonra olandı.
Babam, annemi öldürdü. Ama çok sürmedi. Annem öldüğü an, babam da ölü bir adamdı zaten.
Çünkü ertesi gün, o silahı ben elime aldım.
Babamın masasının önünde dikiliyordum. Küçük ellerim silahı tutarken bile titremiyordu. O da titremedi. Beni gördüğünde bir an bile korkmadı. Gülümsedi hatta.
"Boran," dedi sakince. "Ne yapıyorsun?"
Silahı kaldırdım. Gözlerimi gözlerine diktim. Babamın gözleri siyahtı. Hiçbir şey anlatmayan, dipsiz bir karanlık.
Beni küçümseyerek başını iki yana salladı.
"Sen benim oğlumsun," dedi. "Beni öldüremezsin."
Tetiği çektim.
Ve bir daha asla o küçük çocuk olmadım.
Gözlerimi açtım. Ellerimi korkuluğun üzerine yaslamış, nefesimi tutmuş haldeydim. Gökyüzü hâlâ kapalıydı. Annem gibi.
Sigaramın külleri avucuma düştü, farkında bile değildim. Çünkü bir anlığına, Azra’nın gözleriyle annemin gözleri üst üste binmişti.
Derin bir nefes aldım. Annem öldüğünde o yaşta bir çocuktum. Ama artık bir çocuk değildim.
Ve Azra, annem değildi.
Olamazdı.
Malikanemin geniş bahçesi, gece karanlığında sessiz ve tehditkârdı. Burası benim krallığımdı. Her şey benim kontrolümdeydi. Öyle olmalıydı.
Ama şimdi içeride, misafir odalarından birinde, o kız vardı. Azra.
Başımı iki yana salladım, sigaramın külünü silkeleyerek içeri adım attım. Kafamı meşgul edecek daha önemli işlerim vardı. Ama o an, odadan da çıktığımı fark ettim.koridorda ilerlerken fark ettim ki adımlarım farkında olmadan misafir odalarının olduğu tarafa yönelmişti.
Ne halt ediyorsun, Boran?
Duraksadım. Bu kadar zayıf olamazdım.
Dudaklarımı sıktım, yumruklarımı cebime gömdüm ve kendi odamın kapısından tekrar içeri girdim. Kapıyı kapattım, sırtımı ahşaba yasladım. Derin bir nefes aldım.
Geçmişimden kaçmak için çok geç, Azra'dan kaçmak için ise erken bir zamandı.
Şimdi tek yapmam gereken, sabahı beklemekti.
Gece, bana huzur vermemeye yemin etmiş gibiydi. Yarım yamalak bir uykuyla sabaha vardığımda, göz kapaklarımın ağırlığı tüm geceyi tek bir kesit hâline getirmişti. Sadece karanlık, sigara kokusu ve geçmişin sesi…
Yavaşça doğruldum, başımı ellerimin arasına aldım. Hâlâ zihnimde yankılanan anıları silmek için soğuk bir duş fena olmazdı.
Ayağa kalkıp banyoya yürüdüm. Su, vücuduma çarptığında, içimde biriken tüm o ağırlığı akıtacağını sandım. Ama bazı şeyler derine işlemişti. Sabunla temizlenmezdi, suyla akıp gitmezdi.
Duştan çıktığımda, aynaya kısa bir bakış attım. Tanıdık ama tanımak istemediğim bir yüz.
Siyah bir gömlek seçtim. Kollarını düğmelemeden bıraktım. Altına ütülü siyah bir kumaş pantolon giydim. Bileğime saatimi takarken, parfüm şişesini aldım ve boynuma birkaç fıs sıktım.
Son olarak saçlarımı el yordamıyla düzeltirken gözüm kapıya takıldı. Bir sabah daha. Bir karar daha.
Salona indiğimde, evin sessizliği hâlâ hüküm sürüyordu. Ama ben, evde nefes alan bir yabancının farkındaydım.
Gözlerimle etrafı tarayıp hizmetçiyi bulduğumda, duraksadım. Soğukkanlı ve kısa bir sesle sordum:
"Uyanmadı mı hâlâ?"
Hizmetçi başını hafifçe eğerek, "Hayır, hâlâ uyanmadı efendim," dedi.
Kaşlarımı çatmadan dinledim. Geceyi burada geçirmeye alışkın değildi, korkudan ya da yorgunluktan derin bir uykuya dalmış olmalıydı.
Ellerimi cebime sokup ağır adımlarla salonun ortasındaki geniş, deri koltuğa oturdum. Sessizliği, içimde hafifçe kıpırdanan huzursuzlukla dinledim.
"Bir kahve getir," dedim hizmetçiye, gözlerimi önemsiz bir noktaya sabitleyerek.
Birkaç dakika sonra, kahvenin keskin kokusu havaya karışırken bardağı elime aldım. Sıcak porseleni avucumda hissettim, bir yudum alırken düşüncelerimi susturmaya çalıştım.
Ama sessizliği ağır adımlarla bölen biri vardı.
Kapının eşiğinde, güçlü bir duruşla bekleyen adamı görünce, kahvemi masaya bıraktım.
"Geldin mi, Rauf?"
Rauf Sinan Aslan. Yaverim. Sağ kolum. Ve bu hayatta sırtımı dönebileceğim nadir adamlardan biri.
Sesi tok ve netti.
"Holdinglerin son durumu hakkında konuşmamız lazım, Boran."
Başımı salladım. "Anlat bakalım," diyerek bardağıma uzanırken, iş dünyasının keskin bıçağına nasıl hükmetmem gerektiğini düşünerek onu dinlemeye başladım.
Rauf adımlarını ağırlaştırarak ilerledi, gözlerinde kararlı bir ifadeyle oturdu karşıma. "Holdinglerin genel durumu gayet stabil," dedi, "Ama bazı bölgelerde yerel yatırımlarımız beklenenin çok altında kaldı. Şirketlerin bir kısmı, özellikle inşaat sektöründeki projeler, hızla eriyor."
Gözlerimi kısmadan, "Erimekten kastettiğin nedir?" diye sordum. "Ne tür kayıplardan bahsediyoruz?"
Rauf derin bir nefes aldı, "Kayıplar ciddi, Boran. Devlet destekli bazı projelerde geri ödeme vadeleri uzatıldı. Ve bu da finansal gücümüzü zorluyor."
Kafamı salladım. "Bu işte sadece paranın devreye girmesi yetmez," dedim, "İnşaat sektöründeki hızlı çöküşü engellemek için yerel güçlerle daha yakın temas kurmalıyız. Hangi projelerin öncelikli olduğunu belirleyip ona göre adım atmalıyız."
Rauf gözlerimi dikkatle inceledi. "Evet, ama bazı projelerde siyasi bir engel de var. Şehir yönetiminden bazı kişilerle görüşme yapman lazım."
"Kimler?"
"Birkaç belediye başkanı var, ancak özellikle Yılmaz Çelik ile olan ilişkilerimiz zayıf."
Bir an sessizlik oldu. Yılmaz Çelik, benim en çok istemediğim adamlardan biriydi. Ama bir zamanlar onunla çok güçlü bir ilişkim vardı ve o ilişkiyi yeniden kurmak, bu sektördeki yerimi sağlamlaştırmanın tek yoluydu.
"Onunla yüzleşmeye hazırım." Cevabım kesindi. "Yılmaz'ı halledeceğiz, Rauf. Bizim istediğimiz parayı alacak."
Rauf başını sallayarak, "Peki," dedi. "O zaman en kısa zamanda harekete geçelim. Holdingler için hiçbir şey kaybetmemeliyiz."
Bir süre daha, işin detaylarına girip çıkarken, gözlerim bir anlık olarak pencereye yöneldi. Dışarıda, ışıklar loştu, ama ben her zaman karanlıkta daha net görebilirdim.
İşin detaylarına dalarken, gözlerim istemsizce saate kaydı. Saat on bir olmuştu. Azra hâlâ uyanmamıştı. Dün geceyi, etrafındaki huzursuzlukla geçirdiği için belki de uyuyakalmıştı. Ama bu kadar geç kalması…
"Neyin var abi?" Rauf’un sorusu, düşüncelerimi yarıda kesti.
Başımı kaldırıp ona kısa bir bakış attım. "Yok bir şey," dedim. İçimdeki rahatsızlıkla sesimi kısmadan geçiştirmeye çalıştım. "söylediklerini düşünüyorum, o kadar."
Rauf, suratını ekşitmeden önce gözlerimi inceledi. "Aklına yatmayan bir şey var mı?" dedi, biraz da şüpheyle. "Yok," dedim anında, Kendi düşüncelerimi tartarken. Azra'nın uykusu beni bu kadar endişelendirecek kadar önemli miydi? Sonuçta, sadece bir misafirdi. Ama bu his, içimdeki o derin bozuklukla kesişiyor gibiydi. Bunu kendime açıklayamıyordum.
"Neyse," dedim sonunda, ellerimi masanın üzerine koyarak, "İşimize bakalım."
Rauf, gözlerimden hâlâ tam anlamadığım bir huzursuzluk okuyarak başını salladı. "Tamam o halde, ben gidiyorum." Dedi, ve hiç daha fazla vakit kaybetmeden yerinden kalkıp salonu terk etti.
Geriye yalnız kalmıştım. Bir an, derin bir iç çekişle koltuğuma yaslandım. Saatin hışırtısı ve evin derin sessizliği, içimdeki rahatsızlığı iyice derinleştiriyordu. Azra'nın hâlâ uyanmamış olması... Bu kadar önemli olmayan bir şeyin, ruhumu nasıl işgal ettiğini anlamaya çalışırken, birden kararımı verdim.
Dışarıdaki seslerden bağımsız, hızla ayağa kalktım.
Azra'nın odasına doğru adımlarımı hızlandırdım. Kalbimdeki tuhaf çalkantıyı bir an bile unutamayarak kapısına geldim. Kapı tamamen kapalıydı. Bir saniye tereddüt ettikten sonra, ellerimi sertçe kapının koluna yerleştirdim.
Kilidi döndürmeye çalışırken, fark ettim ki kapı gerçekten kilitli. Gözlerim odanın içindeki sessizliğe kaydı. Gözlerimde bir anlık soğukkanlılık kayboldu.
Ellerim yeniden kapının kolunda, sertçe bastırdım. "Azra..." diye fısıldadım. Yavaşça, yavaşça hissettim içimde bir şeyin farklı olduğunu. Kapıyı biraz daha sertçe çevirip, içerideki sessizliğe karşı duyduğum bu garip kaygıyı hissederek birkaç defa daha kapıya vurdum. Sinirim giderek artıyordu. Azra'nın hâlâ uyanmamış olmasına dayanamıyordum. Kapının ardından birkaç saniyelik sessizlik geçti. Sonra, yavaşça açıldı.
Azra, gözleri yarı açık, uykulu bir şekilde karşımdaydı. Saçları dağılmış, yüzünde uykuya dair bir yorgunluk vardı. Hızla ona baktım, neredeyse şaşkın bir şekilde.
"Ne oldu?" dedi, sesi çatlak ve uyku doluydu.
Ağzımdan çıkan kelimeler, biraz da sinirli bir şekilde döküldü: "Uyuyor musun?" Bu kadar geç saatte hâlâ uykuda olmasına, inanamıyordum!
Azra bir an bana bakarak, garip bir şekilde gülümsedi. Ve sonra, sanki her şey normalmiş gibi, "Yok, astral seyahat yapıyordum," diye cevap verdi. Sesindeki alaycı ton, tüm gerilimi bir anda başka bir noktaya taşıdı.
Bir saniye, gözlerimdeki şaşkınlık belirdi. "Astral seyahat mi?!" Ne demekti bu? Ama bu yüzüme karşı soğuk ve meydan okur bir gülümseme takındığı gerçeği, beni bir adım geriye çekmeye zorladı.
Benimle dalga mı geçiyordu?
"Öğlen oldu." Söylediğim cümle, odada yankılandı. Gözlerim Azra'nın yüzünde hâlâ şaşkın bir ifadeyle dolaşırken, o sakin bir şekilde, "Ne olmuş?" diyerek bana bakıp, yavaşça yatağa doğru yöneldi. Bir an bile tereddüt etmeden yatak örtüsünü çekip geri uzandı.
Gözlerim, hafifçe gülümseyen yüzü ve hala uykulu bakışlarını izlerken, sinirlerim tekrar gerilmeye başladı. Odaya girmemdeki sebep her ne kadar odayı kontrol etmek olsa da, gözlerim Azra'nın hareketsiz bedeni üzerinde kayarken aklımda sadece bir soru vardı. Bu nasıl bir rahatlık?
Daha fazla duramadım, odanın kapısını ardımdan kapatıp içeri girdim.
Hayretle gözlerim onun üzerine kayarken, ne kadar rahat uyuduğuna, ne kadar kayıtsız olduğuna, ne kadar umursamaz olduğuna dair bir şeyler hissettim. Bedeninin rahatlığı, zihin dünyasının karmaşasından çok farklıydı. Yatakta düşüncelerinden uzak, hiç kaygı taşımayan bir şekilde yatan Azra, sanki her şeyin içinde olmak istemeyen bir insana benziyordu.
Ve o an, o yavaşça açılmış gözleriyle bana bakarken, tekrar kafamda bir soru dönmeye başladı. Buna daha ne kadar dayanabilirim?
Bir adım daha atıp yaklaştım, o yatakta rahatça yatan kız, bir an bile endişelenmeden, gözlerini bile kaldırmadan bana döndü. Bunu kaldıramazdım.
"Seni babanın evinden alıkoyarak buraya getirdim," dedim, sesimdeki sertlik belirginleşiyordu. "Şu an bir esirden farksızsın benim evimde. Ve sen sadece uyuyor musun?"
Sözlerim ağır bir gölge gibi odada yankılandı. Ama Azra... Azra'nın verdiği tepki beni adeta çıldırmaya itti.
"Ben burada uykumu bölecek bir sorun görmüyorum," dedi rahatça, yüzünde en ufak bir panik bile yoktu. Gözlerinde alaycı bir ışıltı vardı. Sanki her şey normaldi. Sanki hiçbir şey değişmemişti.
Hıçkırık gibi çıkacak olan bir sinir dalgası içimde yayıldı. Rahatlığı, tavrı beni deliye döndürüyordu. Bu kadar kayıtsız, bu kadar umursamaz biri nasıl olabilirdi?
"Ne diyorsun sen?" Diye bağırmak istedim ama, sesim titrer diye sustum.
Gözlerimi ondan ayıramadım. Yavaşça, derin bir nefes aldım ve birkaç adım attım. Birkaç saniye sessiz kaldım, sonra sesimi çıkardım. "Uyanmayacak mısın?" dedim, gözlerimdeki kararlılık ve sertlik, her kelimenin her hareketimin etkisini daha da arttırıyordu.
Azra, başını hafifçe sallayarak gözlerimle buluştu. Bir an gözlerinde bir alay vardı, ama ses tonu da o kadar rahat, o kadar soğuk ki, içimi bir çığlık gibi sarstı."hayır,'' dedi keskin bir sesle. Sonra beni dumura uğratacak o cümleyi kurdu. "İstersen sen de bana eşlik edebilirsin," diyerek yorganın ucunu kaldırarak beni davet etti.
Bununla birlikte içimdeki her şey bir anda kayboldu ve başka bir his yerleşti. Bir tuhaflık vardı. O rahatlık, alaycı tavır, beni hem rahatsız etti hem de aynı zamanda çekti.
Ona bu baskınlığı bırakamazdım. Yine de , ısrarla her şey kendi kontrolümdeydi. Bir adım geri attım ve sertçe bir şekilde cevap verdim. "Ben gelirsem, seni uyutacağımı mı düşünüyorsun?" dedim, gözlerimde bir parıltı vardı. Fesata kaçmak. Hala sakin ama özellikle ona yönelik bir hiddet vardı.
Sonra bir an boşluğa daldım. Kendimle bile savaşıyordum. Bu anı yönetmek istiyordum, her şey kontrolümdeydi. Ama o, bir an daha yaklaşıp, bana davetkar bir şekilde bakarken, bütün duygularım birbirine karıştı.
"Boran," dedi, az ama net. "Tabii yorganın altına girmeye cesaretin varsa, bana eşlik edebilirsin." Gözlerim ona tartışmasız, güçlü bir bakışla takılmıştı.
Bu kadın beni deli edecekti!
"Cesaret..." Dedim kısık bir sesle. Bedenimde arsızca dolaşan elektriklenme kontrol altına alınamaz gibiydi. Şuan bir sınavdaydım!
"Seni uyutmam." Dedim baskın bir sesle. Göz bebeklerinin parladığını gördüm. "Uyutmanı isteyen kim?"
İçimde biriken nefesi bırakırken kalbim hızla atıyordu. Şuan bu anı yaşıyor olmak çok garipti.
Gittikçe çok garip bir hal alıyordu. İçimdeki kalp hızla atıyor, nefesim derinleşiyordu. Ama bir adım bile atamıyordum. Donmuş gibiydim. Yavaşça, bunu fark ettiğini düşündüm.
O an bir adım atıp ona yaklaşmak, her şeyin dengesini değiştirebilirdi. Ama yapmadım. Bana ne olduğunu anlamadım bile. Bir yere takıldım.
Beni gerçekten delirtecek biri varmış, işte o da sen oluyorsun, Azra!
bu kadar ileri gideceğini düşünmemiştim. Gözlerim, her kelimesini yavaşça anlamaya çalışırken, bunu daha önce hissetmemiştim. Bir kadın, bir adım geri gitmektense, nasıl böyle bir meydan okuma yapabiliyordu?
Ve ben hâlâ bir adım bile atamıyordum. Hemen, o odanın kapısının dışındaki boşluğu, yavaşça içime çekmek istedim. Ama Azra'nın bakışlarındaki o çıplak cesaretle her şey daha karışıktı.
Ona baktım, gözleri parıldıyordu. Ne yapmalıyım? İçimdeki ses, her geçen saniye daha da güçlü bir hale geliyordu.
"Sadece bir adım atacağım..." diyordum içimden ama gerçekten atmak ister miydim? Bunu, her geçen saniyede, daha da net bir şekilde anlıyordum.
Azra'nın sesini tekrar duyduğumda, bir an ne yapacağımı bilemedim. "Geleceksen gel, gelmeyeceksen odadan çık, çünkü uyuyacağım," dedi, soğuk ama kesin bir tonla.
Gözlerim ona odaklanmıştı. Şu an, çok ilginç bir yerdeydim. Ne yapmam gerektiğini bilmemek, beni daha da sinir ediyordu.
"Gerçekten gelmemi mi istiyorsun?" diye sordum, şüpheli bir şekilde.
Ama bir şey hissettim. Gözlerim hala üzerindeydi. Şimdi, şu anki bu durumda bir şey yapmalı mıydım?
Yavaşça içimde bir kıvılcım yandı. Ama o kadar kararlıydı ki, isteğini şimdi daha da fark ediyordum.
Azra, benden hiçbir tepki beklemiyordu. Gözleri, sadece bir oyun oynar gibi bana bakıyordu. Ne de olsa, benim gibi biriyle karşı karşıyaydı ve her hareketimi okuduğunu, her anımı çözdüğünü düşünüyordu. Ama bu sefer, işler farklıydı.
Dudaklarım sıkıca kapandı, ne kadar istersem isteyeyim, bir adım bile atamadım. Sadece gözlerimle onu süzüyor, her geçen saniye içimdeki boşluğu daha da derinleştiriyordum.
Bir adım atmam, bir hamle yapmam gerektiğini biliyordum ama öyle bir his vardı ki, o an bir şeyler kırılacaktı. O kadar büyük bir gücün karşısında duruyordum ki, bunu daha önce hiç hissetmemiştim.
Azra'nın yorganın ucunu kaldırmasıyla bir an daha derinden hissediyordum. Bana meydan okuyor, sınırımı zorluyordu ve ben de ona bir adım daha atmayı çok istiyordum. Ama buna cesaretim yoktu. Hala sınırımı aşmanın ne kadar tehlikeli olduğunu hissediyordum.
"Boran..." diye tekrar seslendi. Gözleri hala pırıltılıydı, ama şimdi gözlerimdeki kararsızlık, cesaretimi daha da zorlaştırıyordu.
"Gel..." dedi, yavaşça, ama bu sefer bir emir gibi. Bir şeyler yapmalıydım, ama içimdeki çelişkiler ve savaş, beni donmuş bir hale getirdi.
Ve o an, bir adım atmak istemediğimi fark ettim. Sadece oradan uzaklaşmak, o güvenli mesafeye gitmek istedim. Ama bir şeyler daha güçlüydü, o an fark etmediğim bir şey vardı. Beni orada tutan o güç... belki de sadece bir cesaret eksikliği değildi.
Kendimi tuhaf bir yere sıkışmış hissediyordum.
"Azra..." diye seslendim, sesim beklediğimden daha sertti. "sana istediğini vermeyeceğim."
Ve sonrasında, sessizliğe büründü. Bir an hiçbir şey söylemeden baktık birbirimize. O an, her şey birbirine karıştı.
Ve sonra, onunla oynamanın ne kadar tehlikeli olduğunu belki de ilk kez fark ettim.