Gözlerim Azra'ya kilitlenmişti. Yavaşça derin bir nefes aldım, karışan duygularımın ne olduğunu bir türlü çözemedim. Bazen insanın içinde bir şeyler patlayacakmış gibi hissediyor ya... İşte o anın tam içindeydim.
Beni bu kadar çekiştirerek, bu kadar zorlayarak ne istiyordu? Kollarımda, vücudumda hissedebileceğim kadar yoğun bir gerilim vardı. Ama o an, ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Sadece ona bakıyordum. Beni deli ediyordu.
O sözlerini duymak, bu şekilde karşımda durduğunu görmek, o an bile kontrolümü kaybetmeme neden oluyordu. Bir adım daha atsam, bu gece bambaşka bir noktaya giderdi. Ama işte o an, hareketsiz kaldım. Gözlerim, her ne kadar onu istemese de, içimde bir şeyin onu almama engel olmasına izin veriyordu.
"Gel," dedi.
Ama ben, köklerime kadar donakalmıştım.
Azra'nın sakin bakışları beni benden alırken, gözlerim ona ait olmuş gibiydi ve ben... hiçbir şey yapamadım.
Ama o anda, cep telefonum çaldı. Her şey o kadar keskin bir şekilde bana yönelmişti ki, telefonun titreşimi bile, kendi içimdeki çatışmaların bir parçası gibi geliyordu.
Sanki, kendisini dinlemek, bu kadının karşısında, başka bir dünyada kaybolmak çok daha kolay olurdu. Ama hayat beni her zaman başka yollara yönlendirirdi.
Telefonu açtım, sesin karşımdan duyulması bile bana başka bir gerçeklik sunuyordu. Daha önce bilemeyeceğim kadar önemli bir kararın eşiğinde gibiydim. Rauf’un sesi ciddiydi.
“Abi, şirkette bir köstebek yakaladık. Hemen gelmen lazım.”
Bir an duraksadım. Azra'nın bakışları, bakışlarıma saplanmıştı. Odanın içindeki atmosfer hâlâ üzerime sinmişti ama bu konuşma beni hızla gerçek dünyaya çekiyordu.
Sessizce geri adım attım. Azra’nın o kışkırtıcı rahatlığı, beni çekip içine almak isteyen o tavrı… Hepsini odada bırakarak arkamı döndüm ve odadan ayrılarak kapıyı kapattım.
Koridordan geçerken kaşlarımı çatmış, nefesimi dengelemeye çalışıyordum. Merdivenleri ağır adımlarla indim. Kapıya vardığımda şoförü beklemeden direksiyonun başına kendim geçtim.
Motoru çalıştırıp gaza bastığımda, ellerimin hâlâ hafif titrediğini fark ettim. Az önce ne yaşadığımı düşündüğümde istemsizce çenemi sıktım.
Bu kadının oyunları…
Beni bir şekilde olmadığım birine çevirmeye çalışıyordu.
Ama bu oyunu kimin kazanacağını ona gösterecektim.
Ayağımı biraz daha gaz pedalına bastım. Önümde bambaşka bir mesele vardı. Şirkette köstebek?
Şirkete vardığımda, arabayı sert bir frenle durdurdum. Torpidodan silahımı alıp belime koyarken gömleğimin altına sıkıştırdım. Şirket kspısı açılırken hızla açıp içeriye adım attım. Resepsiyondaki çalışanlar gözlerini kaçırırken doğrudan asansöre yöneldim. En üst kat.
Asansör kapıları açılır açılmaz adımlarımı hızlandırarak odamın kapısını açtım. İçeri girdim, ama burada durmadım. Masamın yanındaki kitaplığı hafifçe itip duvara gömülü kapıyı açtım ve içeri adım attım.
Gizli oda…
İçeride Rauf, iki koruma ve sandalyeye bağlı, kan ter içinde kalmış bir adam vardı.
Rauf beni görünce başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. Sakin ama kararlı bir sesle sordum:
“Ne oldu?”
Rauf derin bir nefes alıp adama sert bir bakış attı. “bunu depolarda yakaladık. Gecenin bir yarısı birilerini arıyordu. Mesaj atmış ama son anda yakaladık.”
Kaşlarımı çattım. Sandalyeye bağlanmış adam korkuyla yutkundu.
“Kime mesaj attın?” dedim soğuk bir sesle.
Adam başını iki yana salladı, ter damlaları alnından süzülüyordu. “Yemin ederim, yanlış anladınız! Ben-”
Bir adım yaklaşıp gözlerimi doğrudan onun gözlerine kilitledim.
“Yanlış anladıysak, doğruyu anlat o zaman.”
Adamın yüzü iyice solmuştu. Ama burada kimin yanlış yaptığına ben karar verirdim.
Adamın gözleri sağa sola kaçıyordu, içindeki korkuyu bastırmaya çalışıyordu ama nafile.
“Boran abi, yemin ederim ben kimseye ihanet etmedim! Sadece-”
Elimdeki dosyayı sertçe masaya vurdum. Odanın içinde yankılanan sesle birlikte adam irkildi, nefesi düzensizleşti.
“Sadece ne? Söyle!”
Rauf kaşlarını çatıp adama eğildi. “Telefonunda şifreli mesajlar bulduk. Kimseye ihanet etmediysen bunlar ne?” dedi, cebinden çıkardığı telefonu bana uzatarak.
Ekrana baktım. Mesajlar silinmişti, ama teknolojiyle aram iyiydi. Bunların geri getirilebileceğini biliyordum.
Adam yutkundu, başı önüne düştü.
“Beni zorladılar,” diye fısıldadı. “Ben… istemedim. Ailemi tehdit ettiler.”
Bir kahkaha attım. Soğuk, acımasız, sert bir kahkaha.
“Ne kadar klasik.”
Adam başını kaldırdı, terden sırılsıklam olmuştu. Gözleri korkuyla bana bakıyordu ama ben sadece ona yukarıdan bakan bir yargıçtım.
“İhanetinin bedelini ödeyeceksin,” dedim ve aniden yumruğumu kaldırıp suratına indirdim.
Başını yana savurdu, dişlerinden kan sızdı.
“Lütfen!” diye inledi, “Beni öldürmeyin! Ne isterseniz yaparım!”
Eğildim, ellerimi dizime yaslayarak onun seviyesine indim.
“İhanetin tek cezası vardır,” diye fısıldadım. “Ve sen onu çoktan hak ettin.”
Elim silahıma gitti. Bunu çabucak mı yapacaktım, yoksa biraz daha acı çekmesini mi sağlayacaktım?
Karar vermek üzereydim.
Silahımı Rauf’a uzattım. "Bu fazla temiz olur," dedim, gözlerim suçlunun üzerindeyken. "Ellerimi kirletmek istiyorum."
Sanki ona bir şey fısıldayacakmış gibi yaklaştım.
"Beni aptal yerine koydun," dedim, sesim alçak ama tehditkârdı. "Bunu yaparak ölümü satın aldın. Ama merak etme... Ödemeyi peşin alıyorum."
Sonra yumruğumun kemiğe çarpan tok sesi odaya yayıldı. Adam, kafasını yana savururken kanlı bir öksürükle sarsıldı. İkinci yumruğu attığımda, dişlerinden biri yere düştü. Çenesine bir darbe daha indirdiğimde, dizlerinin üstünden yana devrildi.
Kan tükürdü. "Abi, yapma... Lütfen..."
Bedenine çöken acıyla kıvranırken ben ayağa kalkıp ellerime baktım. Kanın avuç içlerime bulaştığını görmek rahatsız edici değildi. Aksine, ihanetin bedelini kendi ellerimle kesmek her zaman daha tatmin ediciydi.
Ve o an sanki onun canını almaya yemin etmiş gibi yumruklarımı savurdum. Nefes nefese ayrılırken rahatladığımı hissediyordum.
"Cesedini nereye bırakacağınızı biliyorsunuz," dedim, Rauf’a dönerek.
Rauf başını eğdi. "Evet abi."
Arkamı dönüp gizli odadan çıktığımda, içimde ne bir pişmanlık ne de bir tereddüt vardı. İhanetin tek bir bedeli olurdu... Ve ben her seferinde o bedeli tahsil etmekten çekinmezdim.
Şirketin koridorlarında yürürken ellerimi yavaşça sıvadım, üzerimdeki kan lekelerini umursamadan. Asansöre bindiğimde yüzümü görebileceğim parlak metal duvarlarda kendime baktım. Soğukkanlıydım. Öyle olmalıydım.
Asansör asıl odamın katına geldiğinde kapılar açıldı. Sekreterim Ela, masasında oturmuş, bir şeyler yazıyordu. Başını kaldırıp beni gördüğünde gözleri bir anlık büyüdü. Kan lekelerini fark etmişti. Ama tek kelime etmedi.
"Bana kahve getir," dedim sert bir sesle. "Ve kimse rahatsız etmesin."
Başını hızla salladı. Odanın kapısını açıp içeri girdiğimde, geniş pencerelerden şehri izleyen gölgem duvara vuruyordu.
Masama geçip deri koltuğa oturdum. Başımı geriye yaslayıp derin bir nefes aldım.
Son birkaç saatte olanları düşündüm. Azra’nın odasında yaşadıklarımız, onun arsız bakışları, beni kışkırtan sözleri… Sonra Rauf’un telefonu ve köstebeğin çöküşü. Bir adamın hayatına son vermek, benim için bir kahve içmek kadar sıradandı. Ama…
Azra'nın gözleri…
Şirketimde, işimin başında olmam gerekiyordu. Ama zihnim hâlâ onun odasında, onunla baş başaydı.
Öfkeyle gözlerimi açtım. Bir kadının beni böyle düşüncelere sürüklemesine izin veremezdim. Ama ne yaparsam yapayım, aklımdan çıkmıyordu.
Ela, kahvemi getirdiğinde masama bıraktı ve hızla odadan çıktı. Elimi uzatıp bardağı aldım, sıcak seramik parmaklarıma oturdu. Bir yudum aldım ama kahve bile şu an tat vermiyordu.
Sertçe bardağı masaya koydum. Bu kadının beni etkilemesine izin vermeyecektim.
Telefonumu elime aldım ve Rauf’u aradım. İki çalışta açtı.
"Beni eve bırakacak bir şoför yolla," dedim soğuk bir sesle.
"Eve mi gidiyorsun abi?" Sesinde şaşkınlık vardı.
"Evet, Azra'yı kontrol edeceğim."
Asıl gerçek buydu. Onun hâlâ rahatça uyuyup uyumadığını, bana karşı hâlâ o arsız meydan okumasını sürdürüp sürdürmediğini görmek istiyordum.
Ama bu durumun beni bu kadar etkilemesine sinir oluyordum.
"Tamam abi, araç hemen hazır olur."
Telefonu kapattım. Camdan şehre baktım.
Ayağa kalktım. İçimde bir sıkıntı vardı, nereden geldiğini bilmediğim bir huzursuzluk. Azra’nın bakışları hâlâ aklımdaydı.
Lavaboya geçip musluğu açtım. Soğuk suyu avuçlarıma alıp yüzüme çarptım. Buz gibi su, zihnimdeki bulanıklığı bir nebze olsun silmeye yetti. Aynaya baktım. Gözlerimdeki sertlik, kim olduğumu bana tekrar hatırlattı. Boran VARDAL. Mafyanın gölgesi. Oyunları oynayan değil, kuran adam. Bir kadının zihnimi bulandırmasına izin vermeyecektim.
Elimi yüzümü kuruladıktan sonra banyodan çıktım ve kapıya yöneldim. O anda Rauf aradı.
"Abi, araç hazır. Ne zaman çıkıyorsun?"
"Şimdi."
Asansöre bindim. Aşağı inerken dişlerimi sıkıyordum. Azra’nın o rahat tavrı… Beni küçümseyen o bakışları… Onu o kadar kolay teslim alacağını mı sanıyordu?
Bina çıkışında siyah SUV çoktan bekliyordu. Şoför kapıyı açtı, içeri girip koltuğa yayıldım. Şoför aynadan bana kısa bir bakış attı, sonra aracı çalıştırdı. Şehir ışıkları camlara yansıyordu. Dışarısı, içimdeki kadar karışıktı.
"Beni bu kadar etkileyemezsin, Azra." dedim içimden.
Ama ne kadar inandırıcıydım, bilmiyordum.
Eve vardım.
Kapıdan içeri adım attığımda evin içinde hafif bir yemek kokusu vardı. Salona geçerken masada kahvaltı yapan Azra ile göz göze geldim. Üzerinde hâlâ dün geceki kıyafetleri vardı ama saçlarını toplamıştı. Elinde bir çatal, tabaktaki bir meyveye batırırken başını kaldırdı ve gülümser gibi yaptı.
"Sonunda uyanmışsın." dedim, içimdeki tüm karmaşayı dışıma vurmamaya çalışarak.
Omuz silkti. "Senden sonra uyku tutmadı."
Masaya yaklaşıp karşısına oturdum. Bakışlarımdaki sorgulayıcı ifadeyi görünce, sanki yeni bir oyunun perdesini açar gibi başını yana eğdi.
"İsteğimi geri çevirdiğin için kendi kendimi tatmin etmek zorunda kaldım. Ve bu da yeterince uykumu kaçırdı."
Çatalı dişlerinin arasına alırken gözlerimin içine bakıyordu. Bir an beynim, söylediklerini algılamakta zorlandı. Suratımda en ufak bir ifade belirmemesi için kendimi sıktım ama damarlarımdan geçen ateşi kontrol etmek imkânsızdı.
"Sende iş yok Boran." dedi sakince. "Makine çalışmıyor sanırım."
Elime geçen bardağını sıkarken, içimde biriken öfkeyi mi yoksa hayretle karışık şoku mu önce çözmem gerektiğine karar veremedim. Gözlerim onunla oynayan, meydan okuyan o bakışlarına kilitlendi.
Bu kadın…
Gerçekten ölümle oynamayı seviyordu!
O an, her şeyi unutup onun karşısına dikilip ne halt etmeye çalıştığını sormak istedim. Ama içimde kaynayan öfke, aklıma bir şey fısıldıyordu: Sakin ol Boran. Oyun oynuyor. Oynayacaksan, kendi kurallarınla oyna.
Derin bir nefes aldım. bardağı masaya bıraktım ve hafifçe arkama yaslandım. Bakışlarımı gözlerine mıhlayarak, hiç bozmadan. "Beni test mi ediyorsun, Mavi?"
Bir an için gözlerindeki parıltının değiştiğini gördüm ama hemen kendini toparladı. Meyveyi ağzına attı ve sanki bu konuşma hiç olmamış gibi rahatça çiğnemeye başladı. "Test etmek mi?" dedi, umursamaz bir sesle. "Senin gibi bir adamın çizgisine neyin dokunup neyin dokunmayacağını merak ediyorum sadece."
Çatalı tabağına bıraktı, dirseklerini masaya koyup bana doğru eğildi. "Ama itiraf et Boran, istediğim her şeyi yapmana ramak kalmıştı."
O an kahkaha atacaktım neredeyse. Bu kadının cesareti mi, yoksa beni bu kadar açık bir şekilde çözmeye çalışması mı daha sinir bozucuydu bilmiyorum. Ama hoşuma gidiyordu.
Sandalyemi biraz daha geriye çektim, bacak bacak üstüne attım ve kollarımı masaya yasladım. "Senin gibi kadınları çok gördüm, Mavi."
Gözlerini kıstı. "Benim gibi kadınlar derken?"
Başımı yana eğdim, yüzümde hafif bir gülümseme. "Erkekleri peşinden koşturmayı oyun sanan, güçle flört eden kadınlar. Ama bilmediğin bir şey var." dedim, sesimi bir tık alçaltarak. "Bu oyunu sen değil, ben oynarım."
Yüzündeki meydan okuyan ifade anlık olarak soldu ama hemen toparlandı. Elini çenesine yasladı, başını yana eğdi. "Beni tehdit mi ediyorsun?"
Gözlerim onun maviliklerine kilitliydi. "Hayır. Uyarıyorum." dedim kısık bir sesle. "Beni sınama. Çünkü çizgiyi geçtiğin an, geri dönüşün olmaz."
Odaya bir sessizlik çöktü. Sadece saate vurup duran akrep ve yelkovanın sesi duyuluyordu. Azra'nın gözleri bir an için ciddileşti, sanki ne kadar ileri gidebileceğimi tartıyordu.
Sonra hafifçe gülümsedi. "Ne zaman bir çizgi çizerlerse, en merak ettiğim şey onu geçmek olur."
Bu defa ben gülümsedim. "Öyleyse, cezanı da kabullenmeye hazır olursun."
Ve o an, içerideki hava yumuşadı. Azra arsızca gülümsedi, başını hafifçe eğdi. "Kahvaltı ve tehdit… İki güzel şey." Sesinde şehvet vardı.
İkimiz de masanın başına oturduk, sessizce bana da açılan servisle yediğimiz kahvaltıda, odada başka bir hava vardı. Azra'nın arsızlığı devam ediyordu, ama şimdi biraz daha dikkatliydi. Hem ona, hem de kendime bir sınır çizdim. Ama bu çizginin ne kadar geçilebileceği, şimdilik sadece zamanla belli olacaktı.
"Azra," dedim, "Senin o cezbedici bakışlarını daha fazla görmek zorunda değilim. beni bir adım daha ileri gitmeye zorlamadan önce, dikkat etmelisin. Çünkü sonrasında senin de o sınırları geri almak gibi bir şansın olmayacak."
Salona bir sessizlik çöktü. Azra gülümsedi ama bu defa gözlerinde o bilinen arsızlık yoktu. Sadece biraz daha dikkatli bir şekilde bana bakıyordu.
Bakışları bir süre üzerimde gezindi. O gözlerinde hep gördüğüm meydan okuma hâlâ oradaydı ama bu kez içinde ince bir merak da saklıydı. Beni gerçekten ne kadar zorlayabileceğini test ediyordu.
Kahvemi alıp yudumladım, sandalye arkamda hafifçe gıcırdadı. Bu sessizlik, ikimiz arasında ince bir ip gibi gerilmişti. Kimin önce koparacağını görmek için birbirimizi tartıyorduk.
"Öyle bakmayı kes," dedim sonunda, gözlerimi ondan ayırmadan. "İnsan kendini tutmakta zorlanıyor."
Hafifçe başını yana eğdi, dudakları belli belirsiz yukarı kıvrıldı. "Ama tutuyorsun," dedi sakince. "Bu kadar kasılmana gerek var mı?"
Çatalımı yavaşça tabağa bıraktım. "Sen hâlâ farkında değilsin değil mi?"
"Farkında olduğum tek şey," dedi yavaşça, "senin bana tahammül edemediğin kadar ilgini de saklayamadığın."
Güldüm. Kısık, derinden gelen bir gülüş. Onun oyununu oynamama izin vermeyeceğimi göstermek istercesine. "Sanırım kafanda bir senaryo yazdın, Mavi," dedim. "Ama bir şeyi unuttun."
Kaşlarını hafifçe kaldırdı. "Neymiş o?"
Sandalyeden geriye yaslandım, bacak bacak üstüne attım. "Bu senaryonun yazarı ben olacağım."
O an yüzündeki ifade değişti. Bir anlığına afalladı mı, yoksa sadece beni çözemediği için mi sessiz kaldı, emin olamadım. Ama biliyordum, bu kadın kolay kolay pes etmeyecekti.
Kaşığını tabağa bırakıp arkasına yaslandı. "Hazır kalemini oynatıyorsun, yazsana bize böyle ateşli bir sevişme sahnesi."
O an elimdeki çatalı bırakmamam tamamen kendime olan hakimiyetimdi. Azra’nın dudaklarında alaycı bir kıvrım vardı, gözlerindeki parıltı tam olarak beklediği etkiyi alıp almadığını tartıyordu.
Afalladım mı? Hayır. Ama bir anlığına duraksadığımı fark etti. Ve eminim bundan zevk aldı.
Gözlerimi kısmış, onu süzerken kahvesinden bir yudum aldı. “Ne oldu? Yazar sensin, sahneyi yazamayacak mısın?”
Boş kahve fincanını masaya koyarken bardağın porselen sesi odaya yayıldı. Parmağımı dudağıma götürüp hafifçe bastırdım, sinir bozucu bir gülümseme belirdi yüzümde.
“Sen fazla konuşuyorsun,” dedim usulca. Sesimde hafif bir tehdit vardı.
Azra başını yana eğdi, sanki söylediklerimi önemsemiyormuş gibi bir tavır takındı. "Ama senin gibi adamlar konuşmaktan çok, yapmayı sever. Yoksa yanlış mı biliyorum?"
İşte şimdi doğrudan ateşe körükle gidiyordu.
Gözlerimi ondan ayırmadan sandalye bacaklarımı gıcırdatarak geriye yaslandım. Masanın kenarına dirseklerimi koyup ona daha dikkatli baktım.
"Yanlış bildiğin çok şey var, Mavi."
Sonra başımı yana eğip ona daha da yaklaştım. “Ama yanlışlarını düzeltmek gibi bir niyetim yok.”
Gözleri bir an için kısıldı. Kendine güvenen ama içinde ne olduğunu kestiremediği bir adamın karşısında oturduğunun farkındaydı.
Ama ben de onun farkındaydım.
Bu kadın, sınırları geçmeyi seviyordu. Ve ben, sınırları ihlal edenlerin bedel ödemesi gerektiğini öğretmeyi.
Son söylediklerimi duyunca hafifçe gülümsedi. Sandalyeye iyice yayıldı, sanki şu an gerçekten umursadığı tek şey kahvaltısıymış gibi çatalını aldı ve tabağındaki peyniri ağzına götürdü.
Gözlerini benden ayırmadan, çiğnemeyi ağırdan alarak konuştu: "sınırlar hakkında fazla konuşuyorsun. O kadar büyük bir duvar örüyorsan, içerde saklanacak çok şeyin var demektir."
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım. "Ne demeye çalışıyorsun?"
Kaşığını tabağa bıraktı, parmaklarını masanın yüzeyinde gezdirdi. "Sadece diyorum ki… Beni uyarıyorsun, beni dizginlemeye çalışıyorsun ama asıl ihtiyacın olan şey belki de dizginlerini gevşetmektir. Sen hep kendini kontrol eden adamsın, değil mi? kimse de sana sormadı mı, Boran, hiç gerçekten kendini rahatlatmayı denedin mi?"
Sakinliğimi korudum. Yüzümdeki ifadesizliği bozmadan onu izledim. Oynuyordu. Kendi sınırlarımı test etmeye çalışıyordu. Ama ben bu oyunu biliyordum.
Biraz daha eğildi, sesi fısıltıya yakın bir tona düştü. "Yoksa birin seni çözmesinden korkuyor musun, Boran?"
Şimdi kahkaha atmak istiyordum. Cidden buna mı oynuyordu?
Ona doğru eğildim, gözlerini kendi gözlerime hapsettirdim. “Ben korkmam, Azra. Ama sen korkmalısın.”
Gözleri parladı. Bunu duyunca daha çok ilgisini çekmiş gibi duruyordu. Bir parmağını bardağının kenarında gezdirirken arsız bir gülümsemeyle mırıldandı:
"Öyleyse beni korkut, Boran. Ama lütfen ellerinle yap, korkuyu en derinimde hissetmek istiyorum."
İçimde bir şey kıpırdadı. Sinir mi? Şaşkınlık mı? Yoksa Azra'nın bu arsız meydan okumasına verdiğim, istemsiz bir tepki mi? Emin olamadım.
Bana böyle bakmasına alışık değildim. İnsanlar genellikle benden kaçardı, tedirgin olurdu, bana bulaşmamayı seçerdi. Ama o… O resmen üzerime yürüyordu.
Bardağımdan bir yudum aldım, boğazımdan süzülen sıvının yakıcılığına sığındım. Birkaç saniye konuşmadım. Onu göz hapsine aldım.
Azra ise hâlâ o arsız gülümsemeyle bana bakıyordu. Sandalyeye yayılarak, tamamen rahat bir şekilde.
Sonunda bardağımı masaya bıraktım, başımı yana eğdim. "Eğer seninle gerçekten oynarsam, Mavi… Bundan sağ çıkmazsın."
Bir anlık sessizlik oldu. Gözlerini kısıp beni süzdü, sonra başını yana eğip hafifçe güldü. "Öyle mi diyorsun?"
"Öyle diyorum." Sesim derinden ve netti.
Bir parmağını dudaklarına götürüp düşündü. Sonra masanın üzerine eğildi, sesi iyice alçaldı.
"Sanırım asıl soru şu: Oynayabilecek misin?"
Şimdi gerçekten sinirlenmeye başlamıştım.
Ama asıl canımı sıkan şey, oynamak istememdi.
Dişlerimi sıkıp gözlerimi yumdum. İçimde yanan alevi bastırmaya çalışarak derin bir nefes aldım. Sabır, Boran.
Azra'nın arsız gülümsemesi gözlerimin önünde parlıyordu ama ona vereceğim cevabı içimde yutup sakinliğimi korumaya çalıştım.
Tam o sırada salonun kapısı açıldı. Adamlarımdan biri içeriye adım attı, elinde siyah zarif bir davet kartı vardı.
Kartı bana uzatarak, "Bu gece Soykanların kulüp daveti var abi." dedi saygılı bir sesle.
Gözlerimi açıp kaşlarımı hafifçe çattım. Kartı aldım, göz gezdirdim. Gereksiz şeylerle meşgul olacak havamda değildim. "Tamam, çıkabilirsin." dedim soğuk bir sesle.
Adam hafifçe başını eğip sessizce salondan ayrıldı.
Kartı elime alır almaz kaşlarımı çatıp yüzümü buruşturdum. "Siktiğimin davetleri…" diye homurdandım ve zarfı umursamazca masaya attım.
Azra anında meraklandı. Sandalyesinden kalkıp yavaş adımlarla yanıma yaklaştı. Gözleri önce bana, sonra masadaki karta kaydı.
Elini uzatıp kartı aldı, dikkatlice inceledi. "Soykanların kulüp daveti mi?" diye mırıldandı. Kaşlarını hafifçe kaldırıp bana baktı. "Özel bir şey gibi duruyor."
Kollarımı sandalyenin kolçaklarına yaslayarak ona soğuk bir bakış attım. "Özel olan hiçbir şey yok. Aynı tip adamlar, aynı sahte gülüşler, aynı pis işler."
Azra, parmaklarıyla kartın kenarını gezdirirken keyifli bir gülümsemeyle başını kaldırdı. "Ama gideceksin."
Gözlerimi ondan ayırmadan, bir süre sessiz kaldım. Evet, gidecektim. Çünkü bu tür davetlerde dönen oyunları kaçırmak olmazdı. Soykanlar, masum bir kulüp işletmiyordu. Ve orada, benim de bilmem gereken şeyler olacaktı.
"Gitmek zorundayım." dedim sonunda. "Ve sende geliyorsun." Bu dediğime inanamadım. Ne!
Boran vardal artık bozulmaya başlamıştı.
Gözleri pırıl pırıl parladı. Kendi kendine gülümsedi ve zarif bir hareketle masaya yaslandı.
Gözleri bir an büyüdü. "Gerçekten mi?" dedi heyecanla. Yüzüne yayılan o kısa süreli zafer gülümsemesi beni daha da sinirlendirdi. Lan ben ne demiştim!
Sonra, sanki yeni fark etmiş gibi kaşlarını çatıp dudağını büzdü. "Ama benim giyecek hiçbir şeyim yok."
İçimden derin bir nefes aldım.
Elimi çeneme götürüp Azra'yı tepeden tırnağa süzdüm. "Ne giysen olur. Senin o dilin zaten geceye yeterince hareket katar." dedim soğuk bir sesle.
Azra hafifçe kaşlarını kaldırdı, gözlerindeki parıltı biraz daha arttı. "Demek gecede konuşmamı da istiyorsun, Boran?"
Dişlerimi sıktım. "İstemiyorum, Azra. Benimle geliyorsun ama orada hiçbir şeye bulaşmıyorsun." dedim sert bir ifadeyle. "Ve laf dinleyeceksin."
Başını yana eğip bana dikkatlice baktı. Sonra o tanıdık gülümsemesiyle elini çenesine dayadı. "laf dinler miyim bilmiyorum ama, deneyeceğim, Boran?"
İşte yine başlıyorduk. Bu kadın baş belasıydı.
Azra, hala zafer kazanmış gibi gülümsüyordu ama konuyu bırakmaya niyeti yoktu.
"Tamam, ama benim hâlâ giyecek hiçbir şeyim yok." dedi, omzunu silkip.
İçimdeki sabrı son bir kez daha zorlayarak gözlerimi devirdim. Elimi cebime attım ve telefonumu çıkarıp bir tuşa bastım. "Gelin buraya."
Birkaç saniye sonra kapı açıldı ve iki adam içeri girdi. Beni görünce saygıyla başlarını eğdiler. "Emredin, Boran Bey."
Bakışlarımı Azra 'dan çekip adamlara döndüm. "Gidin, kadın elbisesi alın."
Adamlar birbirlerine kısa bir bakış attı, sonra aynı anda şaşkınlıkla tekrar bana döndüler. "Kadın elbisesi mi?"
Sinirle burnumdan soludum. "Mal mısınız oğlum? Gidin, gece kulübünde ne giyiliyorsa ondan alın işte! Kadın ne giyiyorsa, en iyisinden alın!"
Adamlar bir saniye daha duraksadı, sonra aceleyle başlarını sallayıp dışarı çıktılar.
Azra kıkırdayarak dirseğini masaya yasladı ve başını avucuna dayadı. "Demek nasıl görünmem gerektiğini de sen seçiyorsun."
Gözlerimi kısarak ona baktım. "Sana bir kıyafet seçmiyorum, Azra. Sadece geceye uygun görünmeni sağlıyorum."
Parmaklarını masada gezdirerek düşünceli bir ifadeyle bana baktı. "Hadi diyelim ki kıyafet işini hallettik..." dedi usulca. "Peki ya sen? Sen ne giyeceksin?"
Kaşımı kaldırıp ona küçümseyen bir bakış attım. "Benim ne giyeceğimi merak etmen hoş, ama ben bu seni ilgilendiren bir şey değil."
Azra yavaşça gülümsedi, gözleri yine o tehlikeli ışıltıyı yakalamıştı. "Öyle mi? O zaman kimi ilgilendiriyor?"
"Azra!"
İçimden bir küfür savurup sandalye geri yaslandım. Bu kadın gerçekten başımın belasıydı.
Azra'nın gözlerindeki parıltı, bana sırf sinirlerimle oynamak için burada olduğunu hatırlattı.
"Beni az önce azarladın, farkında mısın?" dedi yumuşak bir sesle. "Ve ben hâlâ gitmedim."
Başımı kaldırıp ona baktım. Yüzüme fazla yakındı, nefesi yanağıma çarpıyordu. "Azra, başımın belası olmaktan vazgeç."
O ise aldırmaz bir gülümsemeyle başını hafifçe eğdi. "Ama bu kadar eğlenceliyken neden vazgeçeyim?"
Elini sandalyemin sırtına koydu, bedenini bana daha da yaklaştırdı. Üstümde bir oyun oynuyordu, bunu biliyordum. Ama esas sinir bozucu olan şey, bu oyunun içine çekilmemdi.
"Azra." Sesim uyarıcıydı. "Bu geceyi mahvetmek istemiyorsan, benden uzak dur."
O an, gülümsedi. "Uzak durmak mı?" diye mırıldandı, başını hafif yana eğerek. "Boran, seni daha fazla kışkırtmazsam, eğlenceyi kim sağlayacak?"
Sertçe ayağa kalktım, o da istemsizce bir adım geri çekildi. Gözlerim onun maviliklerine kilitliydi, sesimi alçaltarak konuştum:
"Azra, seninle oyun oynamıyorum."
Gülümsemesi soldu ama gözlerindeki ışık kaybolmadı. "Biliyorum." dedi usulca. "Ve bu yüzden daha çok ilgimi çekiyorsun."
Dişlerimi sıktım, derin bir nefes aldım ve arkamı dönüp yanından birkaç adım uzaklaştım. Ama henüz gitmeyecektim.
Arkamı dönüp birkaç adım uzaklaşsam da, Azra’nın bakışlarının sırtımda gezindiğini hissediyordum. Bu kadının sınırları yoktu. Veya daha doğrusu, sınırları kendisi belirliyordu.
Gömleğimin kollarını sıvazladım, derin bir nefes aldım ve içimde kaynayan bu belirsiz duyguyu bastırmaya çalıştım. Bu geceyi mahvetmeyecektim. Oynadığı oyuna düşmeyecektim.
Ama tam kapıya doğru yönelmiştim ki, Azra’nın sesi tekrar yükseldi.
"Boran?"
Duraksadım. Dönmedim. Sadece bekledim.
"Ne oldu, benden mi kaçıyorsun?"
Başımı yana eğip hafifçe gülümsedim. "Kaçmak mı? kendini çok önemsiyorsun bazen?"
Odaya yavaşça yürüyerek geri döndüm, ellerimi ceplerime soktum ve gözlerimi ona kilitledim. "Sana bir şey söyleyeyim mi, Mavi?"
Bir kaşını kaldırdı, dudaklarında hâlâ o alaycı kıvrım vardı.
"Baban parayı getirmediğinde de böyle arsızca davranacak mısın, merak ediyorum."
O an, o küstah gülümsemesi hafifçe silindi. Ama gözlerindeki meydan okuma hâlâ oradaydı.
Bir adım attı, tam karşımda durdu. Parmak uçlarıyla gömleğimin düğmelerine dokunacakmış gibi elini kaldırdı ama dokunmadı. Gözlerini gözlerime dikti, başını hafifçe yana eğdi.
"Boran Vardal." diye fısıldadı. "Beni korkutacağını mı sanıyorsun?"
Öne eğildim, yüzümü onun yüzüne biraz daha yaklaştırdım. "Hayır," dedim sessizce. "Sadece uyarıyorum. yanımda emanet olarak kalmıyorsun, bir bedel, bir karşılık olarak burdasın, dikkat et diyorum."
Bir süre sessizlik oldu. İkimiz de geri adım atmadık. O ilk kimin gözlerini kaçıracağını görmek istiyordu, ama ben bu oyunda ustaydım.
Sonunda Azra hafifçe güldü ve geriye çekildi, "seni kazdığın kuyuya düşüreceğim." dedi usulca. "bu laflarını hatırlatacağım."
"Öyle mi?" Dediğimde başını salladı. Ona aynı tepkiyle cevap verirken
Başımla kapıyı işaret ettim. "Elbiselerin yolda. Bekle, giyin ve hazır ol." Nefesi yüzüme çarparken onun etkisinden çıkarak arkamı döndüm.
Sonra kapıyı açıp dışarı adım attım. Ama tam kapıyı çekerken, Azra’nın fısıltısı arkadan ulaştı:
"Sana ayak uyduramayacağımı sanıyorsan, çok yanılıyorsun." Dedi.
Gülümsedim.
onunla oynamak, güzeldi aslında...